KÖYLÜ KIZIN KALEMİ!
Bir kız çocuğu düşünün! Çocukluğun avantajıyla abuk subuk davranma şansını evlendirilerek yitiren. O küçücük yüzüne boyalar sürüldüğünde dudaklarından taşan ruj, gözlerine ağırlık veren farlar ve kulağına göre büyük kalan altın küpeler, kollarını kaldırtmayan bilezikler. En acı tebessümü ise ayaklarına dolanan gelinliği aldırıyor tabi insana. Kınalı parmakları, bir tek kadın olabileceğine inandırıyor insanı. Çünkü o eller, güğüm taşımıştır çeşmeden, ekin biçmiştir tarladan, kap, kaçak yıkamıştır evye de, çamaşır dövmüştür tokmakla, kardeşlerini sallamıştır salıncakta, inek sağmıştır her sabah ve çok sıkı tutmuştur çalı süpürgesinin başını. Ve o eller artık kocasının çoraplarını çekecek, yemeğini yapacak, sırtını keseleyecek, ceketini tutacak, küllüğünü dökecektir.
Peki değişmeyen tek şey, kadınlığının icapları mı idi? HAYIR. O 14 yaşında ata, sol tarafından binip, eşini sağına almayı başarmanın dışında yastığının altından eksik tutmadığı kalemiyle de bir efsaneydi. O kalem ki , içine kömürü inceltip çubuk yaptığı, ağaçtan aldığı yumuşak dokuyu tütün gibi sardığı…..
Sanki kelimeler, çaydaki taşlar gibi ona bakıyordu. Taşlara bastığında yalın ayaklarını, üzerine üşüşen kafiyeler gibiydi, balıklar..Bir dağa bakar yazar, bir de dağ ona bakar ağlardı. Bir kuşa dalar yazar, bir de kuş ona bakar, konacak yer bulamazdı.
Şimdi o kız, bebeğinin yüzüne yazıyor şiirlerini. Yazılmak için her şey onu bekliyor..Daha kocası gelmeden, ayakları eşiğe değmeden, tahtına oturtmalı sarayın sultanını!
Köyümü balımı, özümü bana geri ver sözüm.
Bir geyik gibi incecik bacaklarının üzerinde kal gerekirse sende.
Yağmur düşerken yere, çıkarttığı sesi kat önüne,
Rüya görürken kıpırdayan gözlerim gibi yaşa ölümümde!