
“Çok asilzade, soylu kişi tanıdım; Başkanlar, Başlar, Reisler, Önderler….Fakat onları bir hizzebin üzerinde yani soylu atının üzerindeyken görüşüm bugüne isabet ediyor. Aslında gerçek bir şovalye ruhu taşıyor olması, siyaset kazanında ne aradığı sorusunu akla getiriyorsa da, ülkenin krallığının prensler tarafından ele geçirilmek istenmesini de anlıyorum. Prens kavramı bana Süleyman Soylu kadar, kökleri bakımından benzediği “her çeşit münakaşanın dışında olan” manasına gelen prensip açısından da çekici geliyor. Onda fark ettiğim bir diğer özellik, karanlığın şimşeği yani gürültüsünün ışığına, ışığının yağmura, yağmurunun güzel, açık bir havaya kendini bırakması gibi, her sözünün hakikatin biraz üstüne ama yine de umuda, iyimserliğe ve pembeliklere çıkarak insana uçuyor hissi vermesi….O yüzden röportajın neresinden tutup okursanız okuyun içinizde oluşacak güzel duygulara engel olamayacaksınız…”
“NAZLI SOKAĞIN NAZLI ÇOCUĞU OLARAK YETİŞTİK”
Demokrat Partili dedeniz Alaybey Soylu ile başlayan önce Adalet Partisi sonra Doğru Yol üyesi olan babanız Hasan Soylu ile devam eden bir siyasi geçmişten geliyorsunuz aileniz. peki siyasetten başka geçmişinizden gelen damarların içini neler dolduruyordu?
İstanbul’un bugünün varoşu Gaziosmanpaşa’da büyüdüm ben. Bayır aşağı futbol oynanılan, altılı maçlarda, altıda bir devre, altıda ikinci devre olan, on iki de biten maçlarda, yarı devreyi aşağıdan yukarıya, yarı devreyi yukarıdan aşağıya oynadığımız bir çocukluk süreci içinde çok samimi Türkiye’nin her tarafından insanların mahallemizde, sokağımızda oturduğu bir mozaiğin içinde büyüdüm. Afyon’undan Türkiye’nin en doğusuna kadar, bütün bölgelerden insanların yaşadığı bir sokakta Nazlı sokak, bizim sokağımızın ismi, Nazlı bir çocuğu olarak yetiştik, bütün çocuklar öyle yetişti. İlkokulda çok başarılı bir çocuktum ben, rahmetli dedem hayatımın her noktasında beni bekliyor olmuş bir insandır yani dedemin öğretisi üzerine yetiştim, iyi bir denizciydi ve bizim mahallemizde çok sayılır, sevilir, hatırı bilinir, sözü geçeri itibar edilir, saygın bir insandı. Memleketimizle irtibatımız hala daha vardır, geçmiş derinliklerimizde köy hayatı, şehir hayatı vardır, onu birbirine mix etmek vardır, yine tabi siyasi bir aileden yetiştik, dedem demokrat partiliydi ama dedemin particiliğiyle ilgili bir şey çok hissetmiş değilim ama babam çok siyaset içindeydi, mesela akşamları ertesi günün Tercüman Gazetesini almak bizim en önemli geleneklerimizden bir tanesiydi, 80’e doğru olan dönemde eve gelen telefonlara dikkat edilirdi, yürürken dikkatli olunurdu, böyle bir sosyolojik ortamda yetiştik. Çok orta halli, dar gelirli diyebileceğimiz bir ekonomik ortamdı yetiştiğimiz ortam, aslında Türkiye bana göre sosyal barışı ve birlikteliği benim yaşadığım Nazlı Sokakta bulmuştu. Ve bizim mahallenin tek telefonu bizim evimizdeydi, herkes bizim telefonu kullanırdı, Almanya’da akrabaları olanlar, şu saatte telefon açacağız gelsinler diye haber gönderirlerdi, bizi gönderirlerdi, karşılıklı dayanışma Anadolu’nun bir çok yerinden gelmiş insanların, göçmenlerin hem batıyı, hem doğuyu, hem Türkiye’yi yaşayan bir atmosferin içinde büyüdük, aslında bu bize çok kültürlüğe bize alıştırdı, bugün Türkiye’de gittiğim bir çok yerde de farklı kültürler bana hiç yabancı gelmiyor.

“SİYASETÇİ TOPLUMUN İÇİNDE YALNIZLAŞMIŞ BİR KİŞİ”
Geçtiğim her yerde dedenizin sizi beklediğini söylediniz, dedenizden sonra eşiniz Hamdiye hanım, oğlunuz Engin Levent siyasette kopan parmaklarınızın yerine mi dikildiler, ailenizin varlığı size hangi açılardan yetiyor?
Siyaset aslında toplumda göz önünde olduğunda dolayı çok acımasızca da eleştiriliyor, düzgün siyasetçiden bahsediyorum, ahlaklı siyasetçiden bahsediyorum, siyasetçi toplumun içinde yalnızlaşmış bir kişi. Sanki ailesinin içinde ama ailesinden kopuk, sanki arkadaşlarının içinde ama arkadaşlarından kopuk, elbetteki ben de çok uzun zamandır siyasetle meşgul bir adamım, çok genç yaşta, il, ilçe bakanlığı yaptım, bunlar da çok uzun süreler oldu. Birisi 3,5, birisi 4,5..toplam 7-8 yıllık bir süreç. 1995’ten, 2002’nin sonuna kadar devam eden, bir zaman dilimi.
“BEN HAYATIMIN HER DÖNEMİNİ KENDİ ADIMA YOĞUN YAŞIYORUM”
1995 yılında Gaziosmanpaşa’nın DYP il başkanı oldunuz. Yani 25 yaşında Türkiye’nin en genç ilçe başkanı unvanını aldınız. Sizde tecrübeden de önce davranan şey ne idi?
Samimiyet, çalışkanlık ve içtenlik. Bir de eğer doğru yaparsanız, dünyanın kurucu iradesinin bizimle beraber olduğuna olan inancınızla, milletle beraber olursanız, kendi işinizi layıkıyla yerine getirirseniz…O kurucu iradenin sizinle beraber olabileceğine olan inancınız beni ilçe başkanlığında çok başarılı bir noktaya getirdi, il başkanlığı da bana göre, çok genç yaşta olmasına rağmen bizim ölçülerimize göre başarılı bir il başkanlığı gerçekleştirdik. Her dönemin kendine ait eksikleri vardır, bizim de eksiğimiz, aksağımız vardı, daha doğrusu dönem içinde öğrenebileceklerimiz söz konusu. Ben hayatı şöyle yaşıyorum genelde, her dönemi kendi adına ‘yoğun’ yaşıyorum. Eğer siyasetse çok yoğun yaşıyorum, eğer söz konusu ailemse onu da çok yoğun yaşıyorum, söz konusu işimse onu da çok yoğun yaşıyorum, yani yoğunlaşması kuvvetli olan bir adamım. Beni ben yapan karakterlerimden bir tanesi, yarım yamalak bir iş yapmamaktır. Ve aslında en büyük hesabı da vicdanıma veriyorum. Eğer hesabımı vicdanıma vermiş ve rahatsam gerisi önemli değil.
“KENDİ ADIMA SABIRLI BİR ÇİZGİM VAR”
Bunu başarmaya çalışan insanlar oldu çevrenizde yani vicdanınızı sorgulamaya sizi yönelten şeyler….İl teşkilatından usulsüz görevden alma(Yalçın Akçadağ) nedeniyle uzaklaştırıldınız. Fakat bu durum, Türkiye’nin en eski siyasi geleneklerinden birinin lideri olmanızı engelleyemedi. Azarlanmış bir çocuğun hırsla insanların karşısına geçip büyüdüğünü göstermesi gibi bir ispat duygusu yaşadınız mı?
Çok enteresan bir soru tabi. Böyle bir şey yaşadım desem yanıltmış olurum ama şunu hep içimde hissediyorum, kendim olursam, doğru yerde durursam, sürecin içinde doğru hareket edersem ve istersem sonuca ulaşabileceğimi görüyorum, burada kendi adıma sabırlı bir çizgim var ve her yöneten gibi öngörülerim var, öngörülerimin esiri miyim, bu tartışılabilir ama öngörülerim var, geleceğe ait değerlendirmelerim var, gerek kendimle, gerek içinde bulunduğum toplum, gerek Türkiye ile alakalı, buna yönelik en az kendimle alakalı, ama en fazla benim dışımdaki etkenlerle ilgili doğru kararı vermeye çalışıyorum. Böyle bir hırs beni tarafa götürüyor değil. Bir kere Yüce Allah’la arasında rabıta kuran bir insan hırstan arınması gerekir.
“BENİM KIRATA BİNİŞ KABİLİYETSİZLİĞİM YOKTU”
Peki sonuca ulaşmak dediniz de….Kıratın İkinci Süleyman’ı olarak ayağına çamur bulaşmamasına dikkat ettiğiniz Kıratınızın eyerini doğru yöne çeviremediğiniz söylenebilir mi? Yani biniş kabiliyetinizin bozulduğu yer neresi?
Bana göre problem bizde değil. Ben böyle bir kabiliyetsizlik görmüyorum. Bizim güzel kıratımızın geçmişten gelen çok yükleri vardı, o yüklerle kıratı doğru bir menzile götürmek elbette kolay bir iş değildi, aslında arkadaşlarımızla birlikte kırata yeniden hayat vermeye çalıştık ve onu doğru bir istikamette yapmaya çalıştık, ve egemen güçlere boyun eğmeden ona hayat vermeye çalıştık, kıratı yeniden halkın kıratı yapmaya çalıştık, ruhumuzu da, bedenimizi de, kıratı da kiralamadık sonuca ulaşabilmek için. Sonuççu bir davranışın içinde olmadık çünkü milletin her şeyi takip ettiğine inananlardanım ben, onun sağ duyusunun, terazisinin doğru bir sonuç oluşturacağına inananlardanım. Bulunduğumuz süreç içinde kırat adına yapabileceğimiz her şeyi yaptık, kendi elimizden gelen bütün bileşenleri bir araya getirdik, bence aldığımız oy da çok azımsanacak bir oy değildi, çok zor bir dönemde, aynı kulvarda siyaset yaptığınız iktidar partisi ile mücadele eden bir iklim içinde bana göre çok doğru bir kırat biniciliği gerçekleştirdik, önümüzdeki günler bunu gösterecektir zaten.

“HER İNSANIN KORKULARI VARDIR, BENİM DE KORKULARIM VAR”
Egemen güçlere boyun eğmedik derken…. Bazı konuşmalarınızda, sizin deyiminizle‘derin devlet şapkası taşıyan’ Mehmet Ağar’ın DYP’nin misyonuna uymadığını söylemiştiniz. Hatta 22 Temmuz öncesi yaptığı harcamaları sorgulayınca ‘dilini keserim’gibi tehditlerle karşılaştınız. Korkmak deyiminin yerine neleri koydunuz?
Her insanın korkuları vardır, benim de korkularım var, netice de ben de insanım ama bunun ölçüsüdür önemli olan, haklılık, özgüven ne olursa olsun korkuyu engelleyen unsurlardan bir tanesidir, sonra siyaset korkuları azaltılmış bir toplum oluşturmayı hedefler, korkuları azaltılmış bir toplum olmayı hedefleyen bir siyasetçi de korkmamalıdır, bu kadar basit.
“TANSU ÇİLLER, BENİM YETİŞME SÜRECİMDİ”
DYP teşkilatında biraz amatör kaldığınız söylense de Tansu Çiller’in izinden giderek adımlarınızı büyüttünüz. Çiller’in ellerinde büyüttüğü bu siyasi akıma karıştığınızda takım liderinin dişi olmasının yarattığı etkiler nelerdi?
İlçe Başkanlığında, liderle, ilçe bakanı arasında böyle bir ilişki yoktur, ama il başkanı ile lider arasında bir ilişki vardır, Çiller ile olan il başkanlığı, genel başkanlığı diyalogumuzu tariflerken, bana göre o benim yetişme sürecimdi, orada hem bir genel başkanla çalışmanın avantajını yetişme sürecine kanalize ettik hem o gün yapılan fazlalıkları ve eksikleri, olumlulukları ve olumsuzlukları görerek yetişme sürecimize ilave ettik. Tabi olayların gerisini bilmeden, olaylarla ilgili değerlendirme yapmak o gün de bizim için çok mümkün değildi, ama biz parti mensubiyetine uygun bir şekilde çok cesur davrandık, 28 Şubat sürecinde de netice de bir partinin ilçe başkanısınız daha sonra il başkanısınız, bu kadar cesur olmayabilirsiniz. Olunmayabilir.
“BEN PARTİM İÇİN TARİHSEL SORUMLULUĞUMU YERİNE GETİRDİM”
Tansu Çiller, DYP’ye vedasında partililere, "Hayatımın en büyük gururu, şerefi, bu büyük ve soylu ailenin, destansı davanın genel başkanı olmak olmuştur" demişti. Sizin vedanızın en dokunaklı sahnesi ne oldu?
Bana göre şu: Kongre bitmişti, oradan ayrılırken ettiğim şu cümleleri hatırlıyorum ve doğru cümlelerdi:”Ben bu partinin evladı olarak tarihsel sorumluluğumu yerine getirdim, hem partime sahip çıktım, hem de bu partinin delegasyonuna doğru yolu göstermeye çalıştım, karar sizindir, ben tarihsel sorumluluğumu bu salonda bırakıyorum”dedim ve ayrıldım. Tarihsel sorumluluk açısından kendi önermelerimin doğru olduğunu, bu önermelerle beraber Demokrat partinin yeni bir döneme açılmak zorunda olduğunu o kongre salonunda ve ondan önce bütün parti kamuoyuna çok açık bir şekilde anlattım.
“TÜRKİYE’Yİ YENİ YÜZYILDA TEMSİL EDECEK ZİHNİYETİN ADIDIR, DEMOKRAT PARTİ. DOĞRU YOL PARTİSİ İSE BİR SÜREÇ PARTİSİDİR”
Siz DP’nin Genel Başkanı olduğunuzda Mehmet Barlas, “Öncelikle “Bugün neden DYP değil de DP’yiz?” sorusuna cevap bulması şart” demişti. Bu davanızın aslını ne kadar taşıyan yada bozan bir seçimdi?
Bir kere öncelikle niye DYP değil de DP? Bir kere DYP ve DP’nin en önemli şanslarından bir tanesi partinin isimlerinin her ne şekilde olursa olsun değişmiş olmasıdır, parti tabanı fark etmeden aslında isim değişikliği ile yeni bir değişimin adresi olmuş. Fakat Türkiye öyle bir noktada ki Demokrat Partinin varlığının ve Demokrat Partinin söylemlerinin, manifestosunun, (50-60 lı yıllar değil toplam olarak bakmak gerekir)Türkiye’nin ihtiyacı olan temel unsu, Demokrat Partidir, buna isterseniz yeni bir parti ismiyle Demokrat Parti deyin, isterseniz eski bir ismiyle Demokrat Parti deyin. Niçin DP, niçin DYP, niçin Adalet Partisi tartışmasından ziyade bütün bunların tamamını toplayan ve yine bana göre Türkiye’yi yeni yüzyılda temsil edecek zihniyetin adıdır, Demokrat Parti. Doğru Yol Partisi bir süreç partisidir, Adalet Partisi de bir süreç partisidir, Demokrat Partinin 1950-60’ları bir süreç bir partisidir, oysa bunların tamamını temsil eden anlayış Demokrat Partidir. Türkiye’nin bugün buna hergünkü gibi daha fazla ihtiyacı var; özüyle ihtiyacı var, içeriği ile, makyajı ile hem de insanıyla ihtiyacı var, ben bunu hissettim ve bunun kuru inat olarak algılanmamasını isterim, DYP’ye de parti tabanında iyi bir teveccüh vardır, Adalet Parti ismine yönelik de iyi bir teveccüh vardır, hem Türkiye’ye yaptıkları hem yapacakları itibariyle Demokrat Parti ismi altın küre gibi bir isimdir.
“DEMOKRAT PARTİYİ ÜÇ JENERASYON ESKİNİN BİR PARTİSİ OLARAK GÖRMEDİM”
Bunun tam aksini düşünenler de şöyle söylüyorlar: DP’nin üzerinden üç jenerasyon geçtiğini, siyasette nostalji olamayacağını söyleyen Rauf Tamer, “Olan DYP’ye oldu, o bir markaydı, istikbalin simgesiydi” demişti. Peki artık DYP’nin çekirdeklerinden olmadık bir yerde bitmesi çok mu zor görünüyor?
Bu tartışma çok özlü bir tartışmadır, elbet ben Doğru Yol Partisi içinde büyümüş bir adamım, herkes o tartışmayı dillendiren cümlelerin sahibi de kendi değerlendirmelerini açmaya yetkindir ama ben Demokrat partiyi üç jenerasyon eskinin bir partisi olarak görmedim. Onu yeni bir marka olarak gördüm. Ve Türkiye’nin yeni döneminin yeni markası olarak gördüm ve hep öyle inşa etmeye çalıştım, elbet kökü var, elbet o kökün sahipleri var, elbet bir mazisi var ama Demokrat Parti yeni bir marka olarak yaşamaya çalıştı yani nasıl 1950 döneminin partisi o dönemde kalmışsa, nasıl 70’lerin partisi Adalet Partisi olarak kalmışsa bunu sağlayan biz değiliz ama 1983 ile 2007 arasındaki Doğru Yol Partisi orada kalmıştır çünkü dünya yenilenmiştir, bu siyasi misyona reenkarnasyon diyebilirsiniz, yeniden ismi Demokrat Parti olmuştur. Şöyle bir saplantı yanlış bir saplantıdır, ‘Bu parti eski bir partidir’ Siyasetin görev, o ismi yenileştirmektir. O gün yaşayan insanlarla bugün temsil edilmiyor ki! Arçelik de eski bir markadır, ama kendini yenileyebilmeyi becerebilmiştir, CHP de öyle. Demokrat Parti ınternational bir partidir, uluslar arası bir markadır, bir Türkiye markasıdır, mesele bunu yenileyebilmektir. Başka zorluklarımız vardı ama onlar günlük siyasetin sorunlarıydı.

“KONGREDE VERİLEN MESAJ YANİ DİRİLİŞ TAM ANLAMIYLA YEREL SEÇİMLERE YANSITILAMADI”
Reenkarnasyon dediniz de acaba sizin yeniden doğuşunuzun hikayesiydi bu? DP’nin 9. Olağan Büyük Kongre’sinde genel başkan seçildiğinizde ’Başbakan Soylu’ sloganlarıyla karşılaştığınızda kürsüde fenalık geçirip dil altı hapı almıştınız. Bu heyecan mı sizin Başbakan olma ideallerinizi elinizden aldı?
Siyasetçinin her zaman duyduğu sözlerdir bunlar. O kongre çok görkemli bir kongreydi, hatta kimsenin beklemediği derecede partilinin partiye sahip çıktığı bir kongreydi, ben çok yorgun çıkmıştım o kongreye, gerek kongre öncesi toplantılardan, gerek orada çok doğru bir metini dillendirmek için aldığım sorumluluktan, gerek çok uzun zamandır Anadolu’da biriktirdiğim yorgunluktan kongreye yorgun girdim ve tecrübe. Ve belki o gece uyumalıyken o geceyi uykusuz geçirdim. Kongre salonuna geldiğimde bana göre bünye zayıf düştü, ben başımın döndüğünü hiç hatırlamam, orada fenalaştım fakat dilaltı almadım, orda ağzıma verilen şekerdi, şekerimin düşmüş olabileceğini düşündüler, öyle bir hap da kullanmıyorum zaten. Bir şeker alıp su içince kendime geldim. Ama heyecan olmuyor mu? Oluyor, binlerce insan o salonda, ondan yaklaşık 10 ay önce bu parti ayağa kalkmaz diye düşünce içinde insanlar, dışarıda bir o kadar insan var ve olağanüstü ilgi var partiye, o sorumluluğu Türkiye adına ümit bağlayan insanlara layık olabilecek bir şekilde iyi yönetmek aslında büyük bir heyecan veriyor, hala da veriyor. O kongre unutulur bir kongre değildi, çok anlamlı bir kongreydi, mesajdı Türkiye’ye. Fakat o mesaj yani diriliş tam anlamıyla yerel seçimlere yansıtılamadı.
“BAYRAK YARIŞINI BAŞKASI ALSIN İSTERKEN, KAMERA ŞAKASIYLA KARŞILAŞTIM”
"22 Temmuz’da aldığımız %5.42 oyun herhangi bir şekilde altına düşersem genel başkanlıktan istifa edeceğim."dediğiniz halde Başkanlığa adaylığınızı koymanız, neyin ikna gücüyle gerçekleşti?
Şöyle: Ben o sözümdeydim, o sözün doğru söz olduğuna da inanıyordum, hala bu sözü niye söyledi diyenler var, siyaset oyuncak işi değildir, siyaset iddia işidir, eğer millet iddialıysanız, ortaya bir iddia koymuşsanız sizi izlenebilir kılar. Eğer ülke adına bir iddianız yoksa veya iddianızı farklılaştıramadıysanız burada sizi niye takip etsin, sizi niye onaylasın, size niye kuvvet versin? Her dönemin kendi adına bir iddiası vardır, ben de kendi adıma iddiamı taşımak zorundaydım, seçim, ölçülebilir bir yöntemdir, seçim, -ha bu seçim bir geçsin denilen bir yöntemin adı değildir, ve benim iddiam, biraz önce Demokrat partiyi tanımlarken da söyledim, ‘Yeni Türkiye ve yeni dünyaya yepyeni bir Demokrat Partiyi oryante etmek’ iddiasıydı. Eski siyasetin kendisini temsil edemeyeceğine inanıyorum, temsil eder gibi görünse de sürekli sınıfta kalacağına inanıyorum, yeni ilkelerle yeni sözlerle Türkiye’de yepyeni bir siyaset oluşturulabileceğine inanıyorum, bunu da Demokrat partinin gerçekleştirebileceğini görüyorum. Yani rutinle, mevcut halle devam etmenin partime de çok büyük bir fayda sağlamayacağına inanıyorum. Partimde savunduğum benim; değişimdi, yenilikti. Neden 5,4? Bu Demokrat Partinin yeni siyaset oluşturmasının en önemli basamağıydı, yeni bir yol açacaktı Demokrat parti. Bu senin iddiandı, değildi gibi bir takım kısır tartışmalardan da çok mutlu olmuyorum. Her seçimin kendi adına iddiası var, eğer sizin belediye başkan adayınızı kendi adına yola çıkıyor ve iddia sahibi ise partinin en az o belediye başkanı kadar iddialı olmalıdır. Bundan müşteki değildim, o gün de değildim, yarın da olmayacağım. Eğer Demokrat parti 5,4’ün üzerinde bir oy almış olsaydı, herkesin hoşnut olacağı yepyeni bir Demokrat Partiye şahitlik edecekti, komplekslerinden arınmış, statükolarından arınmış, bir takım bağnazlıklarından arınmış, değişime açılan, dünyayı iyi algılayan, gençlerle örtüşmüş, demokrasinin, özgürlüğün ne olduğunu algılayan, komşularla ilişkilerin ne olduğunu algılayan, Türkiye’deki meseleleri açık yüreklilikle ortaya koyup tartışacak ve buna uygun politikaları izleyebilecek, paranoyalardan kurtulmuş, prangalardan kurtulmuş yepyeni bir Demokrat Partiyi ortaya koyacaktık. Onun için 504 benim için toplum nezdinde bir barajdı. Neden aday oldum tekrar, aday olmak benim kişisel tercihim değildi ama 16 aydır mücadele ettiğim statüko partinin yeniden yönetimine geçmek isteyince ve benim dışımda başka bir aday yani bizim düşüncelerimizi, ana misyonunu, felsefesini algılayacak başka bir düşünce de ortaya çıkmayınca yaptığız bir tek şey vardı, bize gelen teklifleri tekrar değerlendirmek ve aday olmak. Ben kongreye de gitmeyebilirdim, 2 yıl vardı benim kongreme ama Demokrat Parti ve tabanının bir şeye karar vermesi lazımdı, ya eski siyaset alışkanlıkları devam edecekti ya da Demokrat parti 21’nci yüzyıla yeken açacaktı, ben Demokrat Partinin önüne bu tercihi koymak için kongreye gittim ve aday olmamamın temel sebebi de aslında, benim dışında ikinci bir kişinin yeni bir hak elde ederek bu ortaya koymuş olduğumuz misyonu devam ettirmesi ve bizim de ona yardımcı olmamızdı. Bu bir bayrak yarışıydı, benim bayrak yarışı olarak getirdiğim nokta o kadardı, bunun için elimden geleni yapmıştım, vicdanen rahattık, bundan sonra bu bayrak yarışını aynı açıklıkla bir başka arkadaşımın devam etmesini düşünüyor idim ama kamera şakası gibi bir başka meselelerle karşı karşıya kalınca ben de üzerime düşeni yaptım.
“KİMSEDEN MEDYA DESTEĞİ İSTEMEDİM, ZATEN BANA MEDYA DESTEĞİ VEREBİLECEKLER, VERSELERDİ SEÇİMDE VERİRLERDİ”
Son Genel Başkanlık yarışında, Cindoruk’un adaylığından korkup, AKP medyasına sığındığınız, bu nedenle kendi elinizle seçtiğiniz delegenin sizi yıkmasına izin verdiğiniz konuşulmuştu. Sebep bu değilse de mızrağın size bakan ucu nereye isabet etmeye hazırlanıyordu?
Bazen özgüven insanı açıkta bırakabiliyor, ben kendimi bilen bir adamım, nasıl bir siyaset kurgusu yaptığımı da biliyorum, o söylediğiniz işin bahanesiydi. Bu kongrenin sonucunu nelerin belirlediğini kamuoyunda bizim partiyi takip edenler çok iyi biliyorlar. Kongrede aslında nelerin mücadelesi yapıldığını da ben net bir şekilde söyledim, -“Ben partiye kendi rengimi vermeyeceğim”dedim, bu şu: Kendi adıma delegasyon oluşturmadım. Parti zaten zor günler geçiriyordu, bir de kendi adıma delegasyon oluşturup da partiyi bir daha travmatik bir döneme sokmanın bana göre bir anlamı yoktu, ben ahlaklı davrandım ve delegasyonun kamuoyunun talebine göre belirlenebileceğine inandım. Benim siyaset bilgim de budur, bunun için delegasyon değiştirmenin, aslında bir partinin kendi damarlarını sıkıntıya sokmanın ötesinde başka bir şey olmadığını, hakla ilgili olan kanallarını yok ettiğini ve milletle olan bağını tükettiğini düşündüm onun için bu meselelerle uğraşmak yerine yüksek siyasetle partiye yeni bir rota çizmenin daha doğru olacağına inandım. Bir kere kimseden medya desteği istemedim, zaten bana medya desteği verebilecekler verselerdi seçimde verirlerdi,
“BENİM ZAMANIMDA AKP YÜZDE 47’YE ÇIKMADI. BEN AKP’Yİ DOĞURMADIM”
Hatta o zaman ciddi bir medya blokajı olduğunu söylüyordunuz.
Evet. Ama elbetteki bizim ortaya koyduğumuz demokratik düşüncelerin, Türkiye’nin içinde bulunduğu Ergenekon gibi meselelerin taraflısı, basının bir bölümü oluyorsa ben bundan da müşteki olmam. Eğer Sabah Gazetesi, Zaman Gazetesi, Türkiye Gazetesi benim düşüncelerimi olumlu bir şekilde değerlendiriyorsa ben bundan mutlu olurum. Benim taraflarım var, düşüncelerim var, benim karşı karşıya kaldığım bir takım düşünceleri ser eden bir takım basın organları da benim düşüncelerime karşıysa kendi adıma doğru yolda olduğumu görürüm, sonra korkularla strateji değiştirmem, zaten öyle bir korkumuz olsa kongreye gitmezdik. Bugüne kadar laf söylenmemiş, iki yüzlü siyasetleriyle beraber yıllarını geçirmiş insanlara, direk olarak laf söylemezlik etmezdim, hiç öyle korkum olmadı. Ben kendi ayakkabılarımla yürürüm. Doğrularımızı ortaya koyarız ama bu şu demek değildir, -Aslında benim statükocu, ergenekonist olarak nitelendirdiğim tavır bu tavırdır, şu medya verdi, bu medya verdi…Benim zamanımda AKP yüzde 47’ye çıkmadı. Ben AKP’yi doğurmadım, AKP’yi 28 Şubat doğurdu, AKP’yi Güriz Sokakta oturanlar doğurdu, “baş örtülü kızlar Arabistan’a gitsinler diyenler” doğurdu, baş örtüsünü bir öcü gibi görenler doğurdu, AKP’yi darbecilerle beraber 28 Şubat sürecini yürütenler doğurdu. AKP’yi Türkiye’yi yanlış okuyanlar ve istedikleri istikamette gitsinler diyenler doğurdu. Şimdi onların kimileri tövbe etmeye çalışıyor, kimileri AKP’ye yanaşmaya çalışıyorlar, o gün sahiplendiği 367 olsun diyenler, e-bildiri yapanlar doğurdu, onlar hala ortadalar. Kimileri de eski kalıntı akıllarıyla beraber bir yerlere tutunmaya çalışıyorlar, oysa siyaset milletle yapılır, millet, siyaset yapmak isteyenlere çok akılcı yolu gösterir. Ben dün de aynı yerdeydim, 28 Şubat günü de aynı yerdeydim, 12 Eylül günü de ben ve benim ailem aynı yerdeydi bugün de aynı yerde. Yani bizim yolumuz demokrasi, çağdaşlık, bu ülkenin değerleriyle beraber bu ülkenin zenginleşmesi ve dünyayla bütünleşmesi yoludur, bizim yolumuz Türkiye’nin yarınlarına daha ümitle bakabilme yoludur.

“BİZ, TÜRKİYE’DE ÇOK DERİN BİR SİYASİ KAVGANIN ORTASINA DÜŞTÜK”
“Benim zamanımda AKP yüzde 47’ye çıkmadı”dediniz ama “Eğer ben olmasaydım, demokratik söylemlerim olmasaydı, AKP’nin oyu %42 olacaktı” sözü de size ait. Peki AKP’yi istemeyenler için neden tek umut olmayı başaramadınız?
Tabi %39’lara düşmezdi, ben %7’yi düşüren taraftayım, ben oranın siyasi aktörüyüm, ben öbür tarafın siyasi aktörü değilim. Bu süreç(16 aylık) bunun için yeterli bir zaman değildir. İki, ben yeni bir siyasi aktörüm, rol modelim. Bunun hemen olabilmesi mümkün değil, çünkü parti o kadar dejenere edilmiş ki, o kadar yorulmuş ki partili, milletin gözünde parti, onu yeniden millete sunmak için 16 ay yeterli bir zaman değil. Bir çok eksikliklerden sonra genel başkan oldum ben, elinde mızrak olup, başarılı olmamamız için sağa sola batıran parti babalarının varlığı içinde genel başkanlık yürüttük veya kurucu babalar diyelim. Üç, Türkiye gerek AKP’nin kapatılma tartışmaları, gerek ergenekon, gerek ekonomik kriz..öyle bir çatışma içinde genel seçime gitti ki elbetteki bir önceki genel seçimde Demokrat Partiye kredi verenler, bu kredilerini arttırmalarının veya azaltmalarının bir gereği yoktu, onlar saflarını bir önceki genel seçime göre üç aşağı beş yukarı ayarlamışlardı ve öyle kaldılar. Belki medya ilişkileri noktasında eksiklerimiz oldu ama bir medya blokajını görmemekte söz konusu değildi, bizim etkimiz olabilir . Türkiye’de çok derin bir siyasi kavganın ortasına düştük, bana göre bu aldığımız oy çok yüksek bir başarıdır, bu kavga 1800’lerin başından itibaren gerçekleşen kavganın final yeridir. Belki 600 yıllık bir kavganın final yeridir, biz tam onun ortasına düştük. Ve halk AKP’den henüz ümidini kesmediği, karşısındaki muhalefetin de AKP’ye karşı bloklanma isteği duyduğu bir döneme geldik. Zayıflatılmış bir siyasi parti, düşünün 5000 metre koşusuna çıkacaksınız, 2-3 ay içinde çok büyük bir hastalıktan çıktınız, bir taraftan antrenere olacaksınız, bir taraftan kendi vücudunuzu toplayacaksınız, biz hepsini bir arada yapmaya çalıştık, 16 ayda ancak bu kadar yapabildik.
“BENİM DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİMİN DÖNEMİ FETRET DEVRİDİR”,
”GÜREŞSİZ SOYUNDULAR, BİR GÜREŞ TUTSUNLAR DA GÖRELİM BAKALIM. “
Peki o finali bırakırsak, 600 yıllık bir finalin tekrar başladığını düşünürsek, Demokrat Partiyi boynu bükük bırakmamak gibi bir niyetiniz var mı çünkü ‘Kullanılmış malzemeden yeni bina olmaz’da diyerek, Cindoruk’un başkanlığından hiç heyecan duymadığını yazanlar olmuştu. Size göre Demokrat Parti’nin defterinin dürülü kalmaması için ne yapacaksınız?
Bir kere ben Demokrat Partinin evladıyım, bunu ne bugünkü yönetim, ne yarın gelecek yönetim sağlamıştır, ben kendi özümün sahip olduğu bir şeydir, bunun için ikinci bir iradeye de ihtiyacım yok, bu benim kendi irade beyanım. Ben Türkiye’de siyasetin bizim söylediğimiz doğrular çerçevesinde şekilleneceğine inanıyorum. Ve Türkiye’deki önümüzdeki dönemin siyasi geleceğini bizim şekillendireceğimize de inanıyorum. Benim partimizin yani düşünce sistematiğimizin içinde bulunduğu bu dönemi de bir fetret devri olarak nitelendiriyorum. Onun için bugün partiyi yöneten iradenin, yani partiyi anonim iradenin de kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Benim zihnim berrak, düşüncelerimizin bir çoğu dün de uymuyordu, bugün de uymuyor, uymasını beklemiyorum. Bir güreşsiz soyundular, bir güreş tutsunlar da görelim bakalım.
“BİZ, AKP’DEN NET BİR ŞEKİLDE OY ALABİLECEK FORMÜLÜ BULMUŞTUK”
“AKP bizim siyasal tabanımıza oynayarak alanımızı daralttı”, ‘Siyasi akıl AKP’ye bırakılmamalıdır’ gibi söylemlerden sonra geri çekilenlerden olmanızın karşınızdaki balığın büyüklüğüyle ilgisi var mı?
Hiç yok. Bana göre hiç yok, biz bugünkü iktidar partisini iyi yerinden yakaladık, AKP yüzde 47’ler oy alıyorsa bunu niçin aldığı tartışılmalı. Hesap eğer Demokrat Parti, AKP’nin oylarını almaya talip ise ki AKP’nin aldığı oylara talip olarak bulunduğumuz yerde yeniden kuvvetlenme şansına sahip olabiliriz. Bir kere benim bıraktığım parti, bir Türkiye partisiydi, bölge partisi değil. Aslında 2007 seçimlerine bakıldığında partinin aldığı oy, 1 milyon 836 bin civarında bir oy. Şimdikine bakıldığı zaman da 1,530 bin, 280 bin de ANAP aldı, aynı oyu aldı aslında. 2007’nin aynı oyunu aldı, azalan kim, azalan AKP. Peki bizden nereye oy gitti? Bizden CHP’ye ve MHP’ye oy gitti. Oysa partinin içinde herkes biliyor ki bu seçimde CHP’ye oy verdirmek için elinden geleni yaptı, biz nereden oy aldık, bizim aldığımız yer, AKP. Aslında biz AKP’den oy devşirdik. Biz Yalova Belediyesini AKP’den aldık. Bodrum Belediyesini CHP’den aldık ama AKP’lilerin oylarıyla aldık yani AKP’lilerin desteği ile aldık çünkü CHP karşımızda taş gibi durdu. Islahiye’yi AKP’den aldık. Bir çok belediyeyi AKP’den aldık, kendi sahip olduklarımızın önemli bir bölümünü de CHP ve MHP’ye kaptırdık. Tablo çok net ve biz AKP’den net bir şekilde oy alabilecek formülü bulmuştuk:Milletle beraber olacaksınız, demokratik olacaksınız, samimi olacaksınız, geleceğe yönelik de siyaset inşa edeceksiniz, doğrusu da buydu.
“DEMOKRAT PARTİ KENDİSİNİ KORUR”
Son delege konuşmanızda, AKP’ye yakın politikalar ortaya koymanız konusunda AKP’nin Güneydoğu’da aldığı oylara dikkat çekmiş, “Bizim bahçemize geldi oturdu, o bahçeden onu atmaya çalışıyoruz” demiştiniz. Bugün bahçenizi kargalardan koruyan bir politika görebiliyor musunuz?
Yok, Demokrat Partinin kendisini koruma gücü her zaman vardır, Demokrat Parti bir varlıktır ve çok önemli bir varlıktır. Yani öyle kişilerin dönemsel politikalarının esiri olmaz. O kendisini muhafaza eder, kendisini korur ve o kendisini biçimlendirir, yani dün mangalda kül bırakmayanların kendilerini genç olarak tarif ettikleri için nasıl uslu çocuk oldukları da ortadadır.
“TAYYİP ERDOĞAN 2008’E KADAR UYGULADIĞI POLİTİKALARLA DEMİRELVARİ BİR SİYASETÇİ.”
Bu uslu çocuklar size bir konu da da ters geliyor…“Ben Menderes’in varisiyim”derken, aynı yürekliliği sizin tabirinizle Aydın’a gidince Menderesçi, Yozgat’a gidince Türkeşçi, ekonomide sıkışınca, Turgut Özalcı olan Tayyip Erdoğan’ın siyaset dersi aldığı Erbakan için neden gösteremediğini düşünüyorsunuz?
Ya Tayyip Erdoğan kendi adına çok özde bir tabirim var kendisi için ama söylemek doğru olur mu emin değilim. Söylemeyeceğim ama Tayyip Erdoğan 2008’e kadar uyguladığı politikalarla Demirelvari bir siyasetçi. Bu son dönemlerde ondan kurtulmaya çalışıyor. Siyaset yapma biçimi açısından da, siyaset yapma kabiliyeti açısından da öyledir.

“2010 İLE 2050 YILLARI ARASINDA BÜTÜN DÜNYADA TÜRKİYE YILI OLACAK”
Partiden ayrılırken, “Parti içindeki Ergenekoncuları temizleyemedim”demiştiniz, peki bu memleketin bu örgütten temizlenmesi, bu cümleyi hükümetin devlet adına sarfetmesi mümkün müdür?
Hükümetin gücüyle bizim gücümüz aynı değil tabi. Hükümetin gücü farklı bir güçtür, Türkiye ergenekondan temizlenmelidir, daha doğrusu ismine ergenekon da demeyelim, Türkiye bu yasadışı yapılanmalardan, statükoyu değiştirmek isteyen anlayışlardan, darbeci zihniyetlerden bedeli ne olursa olsun temizlenmelidir ve bu konuda adım atan herkese ülkem adına da, geleceğimiz ve çocuklarımız adına da müteşekkir olmak zorundayız. Bunun bir karşı siyaset tasfiyesi olduğunun söylenmesi tamamen aldatmacadır. Yani burada bir yanıltmaca yapılmaya çalışılmaktadır, bu Türkiye’nin belasıdır, Türkiye’nin geri kalmışlığının sebebidir, dünyadan kopuşunun sebebidir, bugün Türkiye’nin yaşadığı karmaşıklıkların sebebidir, bu sebebi ortadan kaldırmak lazım. Bu sebebi ortadan kaldırırsak, gencimizi iyi ölçeriz, iş adamımıza haksızlık yapmamış oluruz, Kürdümüze, Türkümüze haksızlık yapmamış oluruz, ve Türkiye’de bu statükodan beslenenler, dönem dönem çeşitli siyasi partilere çöreklenmişlerdir, hep de bu olmuştur, merkez sağ siyasetini yalnız başına bırakmamışlardır, onu yönlendirmeye ve yöneltmeye çalışmışlardır. Türkiye bu beladan kurtulacaktır, ne kadar direnirlerse dirensinler, ayakta kalmaya çalışırlarsa çalışsınlar, direnişleri de kırılacaktır ve çökeceklerdir, buradaki inancım tamdır. Bunun hükümetle alakası yok. Ben bunu görüyorum 2010 ile 2050 yılları arasında bütün dünyada Türkiye yılı olacak. Türkiye hem kendi konumu itibariyle hem önümüzdeki yıllardaki yönetimiyle önüne çok büyük bir fırsat geldi, ben bunu Türkiye yönetsin istiyorum, karmaşıklığından istifade ederek bu şansın heba olmasına korkuyorum, bu bir Türkiye projesi olması gerekir, Türkiye bugün Ermenistan’la da, Azarbaycanla’da, Avrupa Birliği ile de iyi ve rasyonel ilişkiler kurabilmelidir, Türkiye bu bölgenin en güvenilir ülkesidir, bu fırsatı iyi değerlendirmeli ve iyi yönetmelidir. Türkiye’de kendi iktidarlarının devam eden paralel devlet olarak nitelendirdiğimiz iktidarların ellerinden gideceği korkusuyla hareket edenlerin sonunun geldiğini düşünüyorum. Türkiye; ordusuyla değişmelidir, sanayi yapısıyla, adalet yapısıyla değişmelidir, devlet anlayışı ile değişmelidir, bu değişimi sağlarsa bu bölgeyi yönetebilir.
“BEN ‘GÜÇLÜ ORDU, GÜÇLÜ TÜRKİYE’ DİYENLERDEN DEĞİLİM”
Siz orduda asker yaşının düşürülmesi, daha profesyonel eğitilmeleri konusunda çeşitli teorimler ortaya atmıştınız.
Elbetteki ordu bizimdir, ben ‘Güçlü ordu, güçlü Türkiye’ diyenlerden değilim. Güçlü siyaset, güçlü ekonomi, güçlü ordu olur zaten ve güçlü Türkiye. Yani eğer güçlü siyaset olursa, eğer siyaset kendi adına, Türkiye adına bir akıl yürütebilirse ordunun gücü bir işe yarar aksi takdirde orada ki mantık şudur ki, en güçlü olan organınız bütün vücudunuza hakim olmaya çalışır, bu yanlıştır, ordu görevini yapmalıdır, ama Türkiye’yi siyaset yönetmeli ve idare etmelidir, güçlü ordu mu güçlü siyaset mi, ben güçlü siyaset diyenlerden yanayım.

"KÜRT AÇILIMI DEĞİŞİMİ AKP’Yİ GÖTÜRECEKTİR"
Güçlü ordu deyince…Savaş Ay Kürt açılımı konusunda ordunun söylemlerinden hareketle bir benzetme yapmış: “Balıkçılar, reis olarak ilk seferine çıkacak olan genç kaptanlara nasihat eder: "Minareyi kaybetme!" sizce açılım neyi kaybedeceğimizin göstergesi?
Türkiye komplekslerinden, paranoyalarından, korku istasyonlarından kurtulmalıdır, ben Türkiye’nin tamamını gezdim ve gördüm, Türkiye’nin avantajları var. Bana bugünkü tartışmalara karşı çıkan birisi, oradaki genç nüfusa ne yapacağını söylesin, ben bütün siyasi söylemlerimden vazgeçerim, Güney Doğu da, Doğu da işsiz olarak bekleyen, yarına ümit olmak isteyen bu genç nüfusu ne yapacak bana söylesin. Yani bir devlet düşünün ki, kendi vatandaşının konuştuğu dili ona öğretmez. Bir devlet düşünün ki vatandaşından korkar, biz sadece Kürtlerin meselelerinden konuşuyoruz oysa aynı devlet aynı paranoyayı Türklere karşı da yapmaktadır, meseleler farklıdır, onu Kürtçe konuşturmamaktadır, demokratik haklarını kısıtlamaktadır, onu ötekileştirmektedir, ama öbür taraftan kendi vatandaşı olan baş örtülü kızları üniversiteye sokmamak için gayret sarf etmektedir. Ama tek tipleştirdiği kendi insanını kızlar okusun kampanyası ile de okutmaya yönlendirmektedir. Bir devletin aklı bu kadar karışık olmaz. Bu devletin aklı karışık. Problem bu. Bu akıl karışıklığından kurtulması lazım. Bu şu demek, devlet olan varlığı zayıflatmak değil, bir devlet eğer var olacak ise milletin ve demokrasinin menfaatlerine yönelik anlayışı ortaya koyar. Ona karşı olan husumeti engelleyen devletin adıdır, eğer böyle bir yapılanma varsa, farklılaştığımız yerler buralar. Devletin ana görevi, vatandaşına konuştuğu dili öğretmektir. Bundan korkmamak lazım. Elbette ki bugün yapılan AKP’nin samimiyetle yaptığı konusunda kuşkularım var ama beni ilgilendirmiyor, ben meselenin işlevselliğine bakıyorum. Yani AKP bunu ihtiyaçtan dolayı yapabilir ama Türkiye değişiyor. MHP ve CHP’nin anlamakta zorluk çektiği temel mesele şu: Bu değişim MHP ve CHP’yi götürmez çünkü MHP ve CHP bu değişimin karşısında pozisyon almış durumdalar. Bu değişim tam tersine AKP’yi götürecektir. 1980-90’da dünya değişti, soğuk savaş bitti, Türkiye’nin en değişimci adamı Özal tasfiye oldu, 1960’ların sonunda uzay çağı geldi, yeni bir değişim oldu dünyada, Demirel ve Adalet Partisi tasfiye oldu, İnönü savaş bitti, yeni bir dünya kurulur ve biz yerimizi alırız dedi, İnönü tasfiye oldu ve Demokrat parti geldi. Şimdi yeni bir dünya, yeni bir Türkiye var, bunun icaplarını mecburen iktidar partisi yerine getirmeye çalışıyor, getirebilir, getiremez ama Türkiye’de bu demokratik açılım da ortaya koyulmalı. Buna karşı Türkiye’de halktan bir blokajın olduğunu düşünüyorum ben. Bu yarım bırakılmamalı. Çünkü benim anlamlandıramadığım bir şey var, daha düne kadar’Ya sev ya terk et’ diyen bir anlayışın bugün bu noktaya geldiğine kendi mantığım cevap veremiyor onun için samimiyet kuşkum var ama beni çok ilgilendiriyor değil. Çünkü ben işleve barım, benim için Kürt meselesi, Ermeni meselesi, alevi, azınlık meselesi çok önemli meseledir ve çözülmesi gerekir. Bunlar çözülürse Türkiye’deki ekonomi rayına girecektir, bunlar çözülürse Türkiye’deki toprağa, Türkiye’nin insanı, Türkiye’nin varlığının değerinin kat be kat fazlası olacaktır. Değeri zenginleşen bir Türkiye, Orta Doğu’nun, Avrupa Birliğinin göz bebeği olacaktır. Biz kendi içimizdeki eksiklikleri başkasının avantaja döndürmesini bekleyemeyiz.

“YENİ TÜRKİYE’Yİ İNŞA ETMEK BİZİM ÜZERİMİZE DÜŞER, BUNDAN DA BÜYÜK MUTLULUK DUYARIZ”
Peki bu ülkenin iyi yönetilmesini savunduğunuza göre Numan Kurtulmuş da Türk siyasetinin size ihtiyacı olduğunu açıkça ifade ettiğine göre Sigorta Acentalığı gibi aslında sizi tam olarak yansıtmayan, şu an içinde bulunduğunuz yada başka bir meslek gurubu liderlik vasfınızı susturmakta ne kadar yardımcı oluyor? Sizi ‘senin yerin burası mı’ diyen bir olmuyor mu diye sormak istiyorum…
Estağfirullah, bir kere ben çoluk çocuğumun nafakasını çıkarttığım her işle onur duyarım. Ankara’ya gittim, siyaset yaptım, tekrar kendi özüme döndüm, arabam farklılaşmadı, oturduğum yerler farklılaşmadı, namuslu, onurlu, şerefli işi yaptım, siyaset , siyasetçileri zenginleştirmemelidir, siyaset siyasetçilere sınıf atlatmamalıdır, siyaset siyasetçileri başkalaştırmamalıdır, Sayın Kurtulmuş sağ olsun bana göre siyaset çizgisi içinde özlenen bir siyaset yapma biçimi ortaya koyan nadir şahsiyetlerden bir tanesidir, ben Sayın Kurtulmuş’u çok önemsiyorum. Beraber de görev yaptık, kendi çizgisine sadakatle bağlıdır, davasını bilen onu topluluklara anlatmaya çalışan, inançlı bir kimliği, kişiliği vardır, ben Türk siyasetinin gelecek özen göstereceğim.yüzlerinden bir olacağına inanıyorum. Kendi adıma gelince, bazen günlük siyaset içinde olmazsınız ama yüksek siyaset takip edersiniz, ben bugün o konumdayım, günlük siyasetteki tartışmalara söyleyecek sözümüz var, yüreğimizde hissettiklerimiz var, yaşam standardımızın yükseltilmesi, başka coğrafyadaki insanlara katma değer sunacak zenginlikleri var bu ülkenin. Ben sade bir yaşam sürerim. Yarın Türkiye’nin bize ihtiyacı olacak. bunu görüyorum, o ihtiyacı olduğu dönemde de bu ihtiyaçtan dün nasıl kaçmadıysam herkes bilsin ki bugün de kaçmam. Ben partinin en zor zamanında göreve soyundum, en zor döneminde genel başkanlık yaptım, ileride en ufak bir ümit ışığının olmadığı dönemde siyaset yaptım. Onun için bu ülkeye katkımız olacağını düşünüyorum ama sade bir şekilde bazen minarenin üzerine çıkıp etrafı seyretmek gerekir, şimdi o noktadayız, bir kere hiç kimse Türkiye’nin yarınından ümitsiz olmasın. Türkiye’ye çok büyük fırsat pencereleri açılıyor, penaltı noktasına toplar dikiliyor, mesele o penaltı noktasındaki topları fütursuzca out’a atmamaktır. Kale büyük, kaleye göndermektir. Kaleye gönderildiğinde Türkiye adına ciddi bir sonuç alınacaktır,Yeni Türkiye’yi inşa etmek bizim üzerimize düşer, bundan da büyük mutluluk duyarız. Partimle birbirimize çok önemli görev verdik aldık, Genel Başkanlığı görevi, başarılı da yürüttüğüme, onu iyi temsil ettiğime inanıyorum, o Genel Başkanlık görevini layıkıyla devam ettirecek bir hayat çizgim olacak bundan da vazgeçmemeye özen göstereceğim.