Van’daki depreme ait iki fotoğraf karesi etkilemiş Başbakanımızı. Birisi yabancı basına deprem yüzü olarak yansıyan Yunus, diğeri annesinin tükrüğü ile minicik hayatı bir çoklarımıza ibret olsun diye bağışlanan Azra. Fakat benim için bu fotoların da önüne koyacağım bir kare var. Belki her şeyin başladığı ve bitmesi için son noktayı bekleyen o resim!

Amerika’nın ya da Avrupa’nın merkezine gitsek; oradan doğu yönüne yönelsek ne gibi farklar görürüz acaba? Şehrin göbeğindeki evle, köy evinin yapısal veya estetiksel görünüm farkına rastlayabilir miyiz? Bizim ülkemizin de coğrafi yapısına göre değişiklik gösteren bu bölgelerinin eşitlenme vakti gelmedi mi? Fakat düşünüyorum da, dış görünümünü baştan yapmak isterken, insanımız bu modernizasyona ayak uydurabilir mi? Yoksa Markar Esayan’ın o müthiş benzetmesi;“Paris bile, Napolyon’u kurşundan bir manto gibi bunaltmıştı ve bu 10 milyon insanın hayatına mal oldu” sözlerinde olduğu gibi kurşundan bir manto giymek istemez mi doğudaki vatandaşımız? En azından biz, kurşun mantonun düğmesini çözdüğümüz zaman yakamızdan denizin görünmesine sığınıyoruz, ya onlar? Oradaki gölü, depremin kırmızı kuşağı sarmış, paraları uyuşturucu sinsarlarının elinde, terör bütün oyunlarını o masada oynuyor. Orayı GAP projesiyle değil, Olağanüstü hal bölgesiyle anar olduk. Güneşin doğduğu yönle aramızı açan, ülkemizin fay haritasını bu olguya göre çizdiğimiz bugünlerde, çatlak daha derinleşmeden bir şeyler yapabilmeliyiz..
Aşağıdaki resim, battaniye ve çadırdan daha elzem bir tabloya dikkat çekiyor. Geçici çözümlerden çok, bu toprak parçamızı zenginleştirmek ve cennetin doğusu yapmak için neyi beklediğimizi sorgulayacağımız bir fotoğraf....Çaresizliği, öyle bir çare yapmış ki insanlar, o kadar benimsemişler ki acıyı, fukaralığı…deprem bile sıradanlaşmış hatta belki yaşadığı en hafif sorun haline gelmiş…İşsizliğin döndürdüğü başını bir yere yaslayabilmesi kafi, çünkü uyumazsa, enkazdan sağ kurtulmanın en büyük formülü olarak sunulan, kalbi yormaması için önerilen şeyi yapmayarak, sorunların enkazının altından hiç çıkamayacağını biliyor.
Orada yaşamak, giderek zorlaşmamalı, tercihlerimizin başında yer almalı. Radikal Gazetesinden çok sevgili arkadaşım Mustafa Gökkılıç, yakın bir zamanda görev icabı Hakkari-Çukurca’ya gitti, birkaç günlük bir haber koşusunun ardından, oradan dönmenin ne kadar zor olduğunu anlattı bana. “Oraları çok güzel buldum Hülya” dedi, ve özellikle açığa çıkarılmayan güzelliklerini sıraladı: “Hakkari özellikle güneydoğu ve doğuanadolu, başında amansız bir hastalık olan, terör bir kanserle mücadele eden bir bölgemiz, bu sorun yenildiği andan itibaren karşımıza yeniden doğan bir bebeği andıran bir toprak parçası çıkacak. Bu çocuğun adı Hakkari, Van, Diyarbakır. Özeline indiğimizde, Hakkari’nin büyük kısmında Akdeniz iklimi görünüyor, büyük yüksek ihtişamlı dağların arasına sıkışmış ovalardaki muhteşem iklimi görüyorsunuz, Çukurca’nın nar bahçeleri karşılıyor sizi, yöresel kıyafetleriyle nar toplayan köylüler, bu meyveleri satıyor. Yer yer muz ağaçları, palmiye ağaçları bile var, dağ armutları var, doğunun gösterilmek istenmeyen yüzü bunlar. Eminim ki terör sorunu bittiği zaman, doğu bölgesi dağcılık ve rafting ile meyilli arazileriyle kayakta turizmin ev sahipliğini yapacak yerler…Vatandaşlar misafir perver, kapılarını çaldığınızda, sorgusuz sualsiz açıyorlar. Dolayısıyla misafirperverliği de terörizmin gölgesinde kalan ve açığa çıkarılamayan güzellikler arasında yer alıyor.”
Ben yanılıyor olamam. Yüzünün karası yıkandığında muhteşem bir güzelliğe sahip olduğunu göreceğimiz, bir taşra kızı duruyor içimizde. Güneşimizi doğmak için zorla başka yönlere kaydırmayalım lütfen. O halinden memnun. Oradaki doğaya aşık. Bizim de bu aşkı gölgelemeye hakkımız yok. Hatta geliniyle damadının elele öldüğü fotoğraflara bakılırsa, doğu bizim mahsun gelinimiz, lütfen gelinle damadı birlikte göreceğimiz yerlere oturalım, nikahta.
Bir de, Doğan Mühendislik’in sahibi İnşaat Mühendisi arkadaşım Muzaffer Doğan, Van depremi ile ilgili yaptığımız sohbette, mesleki açısında şöyle bir değerlendirmede bulundu:
“Teknik elemanların yeterli eğitimi yok, üniversitelerin inşaat mühendisliği bölümünü bitiren genç mühendisler yeterince donanımlı mezun olmuyorlar. Yapıların inşaat aşamasındaki denetimleri yeterli değil. Kalifiye ara eleman ve usta eksikliği uygulama sırasında ortaya çıkan önemli bir durum. Ülkemizde herkes Gazeteci yada Müteahhit. Nasıl tıp eğitimi olmayan birisi ameliyata giremeyecekse müteahhitlik de yapmamalı.
Siyasi baskı yada yandaşlara rant amaçlı imar yolsuzluğu, adam kayırarak ihale verilmesinin önüne geçilmeli. Yapıların tekniğine uygun inşasının temini yanında bakımı ve korunması da gerekli. Aksine kolonlar kesilip, işyeri yapılan zemin katlar oldukça, çok daha fazla bina insanlarımızı öldürecektir. “Başımı sokacak yerim olsun” mantığı değil de sağlam, sosyal yaşamın sürdürülebileceği, güvenli, ses ve ısı yalıtımı olan binalar yapılmalı. TOKİ’lerdeki aksaklıklar giderilmeli. Bir de Van da özel bir durum da var; devlet elektrik faturasını tahsil etmekten aciz. İnşaatların denetimini nasıl yapacak?”
Benim için ilk kez cevaplar, soruların önüne geçti...Yaşasın!