KURTULUŞ SAVAŞINI BUNUN İÇİN Mİ YAPTIK!
Ortalık bir hayli karışık... Tabi kafalar da karışık.
Tuncay Güney diye biri çıktı, binlerce kilometre uzaktan televizyon ekranlarında ağzına geleni söylüyor, önüne gelene çamur atıyor…
Söyledikleri her ne hikmetse, dikkate alınarak savcılıkça ifadelere başvuruluyor, kimileri hakkında davalar açılıyor.
Öbür yandan, kısa süre önce, ülkede önemli mevkilerde bulunmuş değerli bir hukuk adamı ve yargıç Yargıtay Onursal Başkanı Sayın Sami Selçuk;
“20 yıllık yargıçlık (hukukçuluk) dönemimde böyle bir iddianame görmedim diyor.”
Ne için diyor? Ergenekon davası için düzenlenen iddianame için…
DENİZ FENERİ olayı daha doğrusu yolsuzluğu yani FACİASI; tüm haşmetiyle olduğu yerde duruyor.
İktidarın, olaya yönelik tıkanmış, işlemeyen hukuk mekanizmasını hareketlendirmeye, hızlandırmaya en küçük girişimi yok.
Hatta dosyanın Almanya’dan Türkiye Cumhuriyeti savcılarına intikalindeki gecikme ne kadar uzarsa, o kadar memnun olacak görünüyor… Almanya’dan Türkiye’ye 135 gün oldu her ne hikmetse hala dosya gelemedi(!) Toplum beklenti halinde…
Sevgili okurlar:
Güzelim ülkemiz ne durumlara geldi daha doğrusu getirildi görüyor musunuz? İçimiz acıyor.
Her şeyin her gün daha iyiye gitmesini beklerken, sırtına “ılımlı İslâm” elbisesi giydirilmiş bir iktidarın, intikam duygularına yenik düşmüş hırssıyla, beş altı yılda ülkenin geldiği noktaya bakın.
Toplum ikiye bölündü.
Ülkede tarikat ve şeriat söylemleri neredeyse günlük yaşamın ayrılmaz parçası oldu.
Cumhuriyet’e ve Ulu Önder Atatürk’e, laikliğe saldılar görülmemiş biçimde arttı.
Türk kadını, ekonomik, sosyolojik baskılar altında tutularak gittikçe, “dini simge” “türban”a (başörtüsünü kastetmiyoruz) çaresiz yenik düşer duruma geldi.
Devlet kadroları dincilik peşinde koşan ve bu ideolojiyi dava edinmiş militan kadrolarla dolduruldu.
Kurtuluş savaşı kahramanlarının (önderlerinin) mezarlarında kemikleri sızlıyor.
Ülkede korku, panik, nereye gidiyoruz endişesi, almış başını gidiyor.
Yarınlardan umut yok.
İşsizlik, aşsızlık, çaresizlik halkı pençesine almış, yerden yere vuruyor…
Ekonomik kriz, giderek ocak söndürmeye, can almaya doğru şiddetleniyor…
Bütün olanlara karşın; ne yazık ki; “hâlâ durun hele bu işin sonu nereye varacak” diye merak ve aymazlık içindeyiz(!)
X
Ülkeyi Türk düşmanı emperyalistlerin pençesinden kurtarıp, bizlere emanet eden, Kurtuluş Savaşı’ mızın değerli komutanlarının, insanüstü çabaları, kahraman ecdadımızın toprak olan kanları boşuna mıydı?
TARİHTEN BİR YAPRAK
Cumhuriyetin kurucusu, Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’ni yaptıktan sonra 18 Aralık 1919’da, dava arkadaşlarıyla Sivas’tan hareketle Ankara’ya gelmek üzere yola çıkmıştır.
Yolda Kayseri’ye uğramış burada bir gün kadar kalmıştır.
Halkın Mustafa Kemal’e sevgisi doruk noktadır.
Alkışlar durmuyor, sürekli paşaya halk tarafından sevgi gösterisi yapılıyor.
Yanında emir çavuşu Ali Metin’de vardır.
Ali Çavuş Erzurum Kongresi’nden başlayarak 1925 yılına kadar Paşa’nın yanından hiç ayrılmayan güvendiği askeridir.
Mustafa Kemal, o gece pek istirahat edememiştir.
Neredeyse bütün Kayseri Paşayı görmek, onun ağzından tek “kurtuluş” kelimesini duymak için akın akın eve gelmiştir.
Yaşlı nineler ağlayarak eve geliyor, huzur ve güven içerisinde evden ayrılıyorlardı.
Ali Çavuş, O geceyi hiç unutamaz ve kurtuluş günlerinde yeri geldiğinde şöyle anlatırdı:
“Unutamadığım o Kayseri gecesinde Paşa, pek az denecek kadar istirahata çekildiler. Ve hayret edilecek bir dinamizmle sabahın erken saatlerinde beni çağırarak, yol hazırlığının tamam olup olmadığını sordular.
İnsan gücünün üstünde, ender yaratıkların gösterebileceği bir mucizeyle, günlerce uykusuz, gıdasız kalabilecek bir varlıkla karşı karşıyaydım.
O bence Allah’ın Türklüğe armağan ettiği ilahi bir kudretti.
Bu kudreti onunla yatıp onunla kalkmayanlar anlayamaz.
Bugün gaflet ve dalalet içinde olanlar, ona kafir, dinsiz, deccal diyenlere acıyorum. Onların mutlaka cezasını verecektir” (*)
Son Söz:
Mustafa Kemal’in dava arkadaşlarından Kazım Özalp Paşa;
1950 ‘de Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinden dönüp evine girdikten sonra, cenazeye katılan yobaz, irticacı güçlerin yaptıkları akıl almaz taşkınlıklar karşısında aile efradına der ki; o zaman oğlu Teoman Özalp’da delikanlı olarak yanındadır. Babasının söylediklerini duyar
“Biz bunun için mi kurtuluş savaşını yaptık…”
Aradan 80-90 yıl geçtikten sonra günümüzde olanlara ve olacaklara baktığımızda, ayni sözlerin dillerden dökülmemesi mümkün mü?
“Kurtuluş Savaşı bugünler için mi yapıldı?
Nur içinde yatın gönlümüzün, milletimizin, varlığımızın gerçek kahramanları!
BURHAN ÖZBEY
(*) Ali Çavuş – Zeynel Lüle – Sayfa 64-65 – Baskı Kasım 2008 – Doğan Kitap