ROMA, 31/07(BYE)--- Tirajı günde 615 bin olan La Repubblica gazetesinin 29 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Ferdinando Salleo imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan makalenin özet çevirisi şöyledir:
Türkiye, Erdoğan'ın gerçek niyeti konusundaki soruları artıran geniş kapsamlı bir dış politikayla harekete geçiyor. ABD'nin tarihî müttefiki ve NATO üyesi Ankara, Irak savaşında, Amerikan askerî güçlerinin geçişine izin vermemişti. Akdeniz'de İsrail ile fiili müttefiklik, Gazze'ye yardım taşıyan Türk gemi filosuna İsrail'in saldırısıyla şiddetli bir şekilde çatıştı: Ancak sekiz ölü, geri çekilen Büyükelçi, Erdoğan'ın öfkesi ve Yahudi devletinin uçakları için Türk hava sahasının kapatılması, İsrail'in insansız uçakları üzerindeki müzakerelerini yarıda kesmedi.
Esat ile sıkı siyasi ilişkiler ve Golan için Türk arabuluculuğunun başlaması, şimdilik durmuş durumda ama Suriye'de ticaret ve Türk yatırımları, tüm bölgede olduğu gibi ekonomik büyümeden ve Türk girişimciliğinden destek görerek ilerliyor. İran'ın tıbbi kullanımlar için düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumunu en zengin yakıtla takas karşılığında Türkiye'de depolaması yönündeki Brezilya ile geliştirilen öneriye Tahran ile iyi ilişkiler neden oldu. Zamanında Putin tarafından yapılan ancak mollalarca reddedilen öneriyi, bugün Amerikalılar kabul etmiyor ama bu durum, Türklerin BM'de yaptırımlara karşı oy kullanmasını engellemedi. Orta Asya, Kafkasya, İran, Irak ve Akdeniz arasında coğrafi ve siyasi bir merkez olan Türkiye, enerji ulaşımını kontrol eden gaz boru hatları için de çok önemli.
Araplar, Osmanlı egemenliğini unutarak gelişimini ve Batılı-Avrupalı modernliğini takdir ettikleri Türkiye'nin, ılımlı İslam'ın esaslı sözcüsü olarak Birliğe katılımına güveniyor. Ancak İslami radikalizme varılmasa da, Erdoğan'ın AK Partisini karakterize eden İslami yol ile Kemalist laiklik arasında çözülmemiş çelişkileri göz ardı ediyor.
Ankara'nın uluslararası aktivizmini, hedeflerini ve dile getirilen Birliğe katılım niyetini değerlendirmek zor. Brüksel'de müzakere yorucu bir şekilde ilerliyor: Berlin'in karşıtlığı ve Fransa'nın referandum tehdidi genel şüphecilik içinde seslerini duyuruyor. Anketlere göre Amerika'nın Türkiye'de popülaritesinin olmamasına ve Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun uluslararası alanda birbirlerinden uzaklaşmalarına rağmen Amerika'nın desteği değişmiyor. Bizzat Obama, Napolitano'nun ziyareti sırasında Roma'nın sempatiyle baktığı Ankara'nın Avrupalı arzularını destekledi. Böylelikle yeni Osmanlı politikasından, Orta Asya'da yenilenen Pantürkizmden, İslam dünyası üzerindeki egemenlikten, Batı ile sivrilen bölgesel güç dünyasından hatta Amerika ile Avrupa arasındaki taktiksel dengeden bahsediliyor.
Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok: Milletlerin siyasi kültürlerinde bir nevi DNA olan kimlik devamlılığı, üstün gelmektedir. Türkiye, tarihinde Atatürk'ten CHP'ye, Demokrat Partiden askerlere kadar her türlü siyasi eğilimdeki yönetici sınıfa aktardığı ve bugün Erdoğan'ın İslamcılarının karmaşık ve orijinal bir taslağa çevirdikleri büyük güç duygusunu hiç kaybetmemiştir. Ankara, "coğrafyasının" politikasını izlemektedir. Bu, Avrupa Akdeniz'i ile Arap Akdeniz'i arasında Kafkasya ile Orta Asya arasında bölgesel alt egemen bir politikadır.
Kararlı ve anlamlı bir aktöre uygun bağımsız bir rolle çok kutuplu senaryodan su yüzüne çıkan dengelerde büyük bir çıkar tasarısı söz konusudur. Bu bağlamda belki paradoksal olarak Ankara, gelecekte birçok araca sahip olabilecek büyük bir ülke tarafından yönetilen milliyetçi bir politikaya karşı Birlik üyelerinin güvensizliğini artırarak AB'ye katılım için bir engel daha yaratıyor. Erdoğan'ın ve Davutoğlu'nun geniş kapsamlı aktivizmden ortaya çıkan modelin Avrupa çalışma ilkeleri içinde yer alabilmesi ihtimal dışıyken, müttefik bir merkezde aktif olarak yoğunlaşmak, istenen alaşımı yaratabilir.