"Ona çarpıp geri döndüm. Bu röportaj kasetini bir aksaklık dolayısıyla tam iki kere çözdüm. Ama bu akisten memnun muyum? memnunum. Kainatta görünen umumi bir ahenkin içindeydim çünkü. Deneyci felsefesini kendisi yaratmış, yazarlığını şulelendirmiş, aklından ve algısından bir gram kaybetmemiş insanlardan daha kaç tane olabilirdi ki? Hayal gözünü kapasa, vehim burnunu tutsa aklı yine kendisini terk etmeyecek bir duayenden söz ediyoruz. Onun içindir ki, kuyunun etrafını iyi sarın. Oradan çekeceğiniz herşey altın değerinde....Sevgili Hasan Pulur sizlerle..."
HÜLYA OKUR- HABERX
“İLK HATIRLADIĞIM ŞEY, ORTAKÖY’DÜ”
Boşanmış bir ailenin çocuğusunuz. Bunun dışında Erzulumlu Hasan Pulur’un hayat hikayesi nerede başlıyor?
İlk hatırladığım şey, Ortaköy. Anneannemin Ortaköy setüstü taş merdivende evi vardı. Bahçesi vardı. Orayı hatırlıyorum. Dayılarım gelir giderdi, bekar iki dayım vardı orada kalırdı. Konak gibi bir şeydi. Sonra tabii ilk okul. Şimdi, Ortaköy’de sahildeki ilkokulda(Gaziosmanpaşa ilkokulu) başladım, sonra Kadıköy’e geçtim, ilkokulu Bahariye’deki Moda İlkokulunda okudum.
“TERZİ ÇIRAKLIĞI, BUZ VE BARDAK SATICILIĞI YAPTIM”
Ondan sonra hayat, Kabataş erkek lisesine doğru uzandı.
Nişantaşı Ortaokuluna gitti. Orta II’ye kadar orada okudum, Orta II’den belge aldım. Atmacanın kafa kesitini, renkli tepeşirle kara tahtaya çizememekten ötürü iki sene üstüste Biyoloji dersinden belge aldım. Okuldan çıkarıldım. Ondan sonra babam, “Kendi hayatını kendin kazan artık, ben emekli bir subayım” dedi, o zaman subaylar çok zengin değillerdi, şimdi maşallah ordu evleri vs…bunun üzerine çok çeşitli işler yaptım; terzi çıraklığı, buz satıcılığı yaptım. Talaşların içinde 20’şer kiloluk buz kalıpları var. Bunları testereyle kesip sattık. Özellikle Ramazan günleri, iftara yakın. Ben onu iyi keserdim, onda çalıştım bir sene. Sonra bir arkadaşım, ucuz çay bardağı alıp satalım dedi, çaya suya bardak, sepetin kenarına vuruyorsun, kırılmıyor, ne sağlam bardak diyor herkes. Hayat 3 sene böyle gitti, 3 sene sonra ancak dışarıdan ortaokul bitirme sınavlarına girmem lazım, dayımın durumu iyiydi, dayım dedi ki, “Oğlum ben seni okutacağım, sen ortaokulu bitirme sınavlarına gir” Eylül’de ikmale kaldım, sonra dayım o dönemde iktidara yakın, Halk Partili, CHP’liydi, beni Milli Eğitim Müdürlüğüne yolladı, oradan bir yetkili, Kabataş’a gönderdi, yatılı olarak.
“KABATAŞ LİSESİ BANA KİŞİLİK KAZANDIRDI”
Hayatımın en renkli, en öğretici, bana kişilik kazandıran yıllarını Kabataş’ta 4 sene okuyarak geçirdim. O zaman bize, “Muallim Muavinleri” derlerdi. Etütleri yazılı çocukların etütlerine girerdik. Eksik dersleri biz tamamlardık, onun karşılığında da yer, içer, yatardık. Hukuka gittim, bitiremedim.
“GAZETECİLİĞİ DÜŞÜNMEMİŞTİM”
Terzi çıraklığından, buz satıcılığından, çaya suya bardaktan gazeteciliğe geçişiniz nasıl oldu?
Şimdi bizde spor servisinin müdürü var, Cem Şengül. Onun babası Kenan Şengül bizim muhitten arkadaşımız, ben işim gücüm yok dolaşıyorum. Bu arada biz lisedeyken Behçet Necatigil edebiyat hocamız, biz Dönüm diye bir dergi çıkartıyoruz. O zaman modaydı, Orhan Velilerin çıkardığı Yaprak gibi bir dergi. Bu arada Son Saat gazetesinde de bizim Dönümü görmüşler, o zaman magazinden daha çok edebiyata, kültüre meraklılardı. Bir kültür sayfası yaparken, bizi yani Dönümcüleri çağırmışlar. Gittik, şiir, hikaye, deneme, eleştiri yapacağız, haftada bir. Böyle ayağımız alıştı, gire çıka. Lisede de bir Eylül takıntısı vardı. Lise bitti, herkes dağıldı. O zaman Son Saat’in Yazı İşleri Müdürü Erol Kayalıoğlu vardı, kardeşi vasıtasıyla haber yollamış bize, gelsinler devam etsinler, demiş. Biz yaz tatilinde devam ettik ama arkadaş yok, yapacak yok, “Sen gazetede çalışmaya başla” dedi. “Ben gazetecilik düşünmedim” dedim. “Çalış, hukuka girmişsin, yaparsın” dediler. Ben orada gazeteciliğe spor ve polis muhabiri olarak başladım. Bu Kenan Şengül söylemişti, yer var diye, öyle başladım 1924’te.

“TÜRKİYE TOPLUMUNDA ÇOK SORUN VAR”
Olaylar ve İnsanlar’ın arka kapağı sizi şöyle tanımlıyor: “Yaşadığımız çağın gerektirdiği, siyasi ve sosyal işlevselliği, başarıyla özünde birleştirmiş, çağdaş ve özgün bir fıkra yazarı!” sağı solu yoktur dediğiniz fıkralarla özdeş hale gelmeniz nasıl oldu?
Bu bir uslüp meselesi, bir tercih meselesi, ben sadece politika demedim. Çünkü Türkiye toplumunda çok sorun var. Sorunu insanlar yaşıyor, sadece politika yaşamıyorlar. Bugün; pazara binen kadının yaşadıkları da var, dolmuşa binen erkeğin yaşadıkları da var, ay başını getiremeyen babaların yaşadıkları var, bunların hepsinin içinde mizah vardır, acı bir ironi vardır, kara mizah vardır ama yani keşfetmedim, mevcut olan bir şeyi uygulamaya koydum. Politikaya bulaşmadım ama bir çok katmanda Hasan Pulur’luk diye bir sıfat bile çıktı.
“BAZILARINI GAZETECİLİĞE BEN TEŞVİK ETTİM”
Onu kim söylüyor, Şükrü Kızılot. Yazdığı ekonomi yazılarında sıklıkla söylüyor. İlginç bir olay ya da konu olduğunda, halk arasında kullanılan bir deyim "Tam Hasan Pulur’luk!.."
Ben bazı insanları haddim olmayarak teşvik ettim, mesela Şükrü Kızılot’u ben yazı yazmaya teşvik ettim. Aydın Boysan’ı ben getirdim. Kitaplarında yazıyor: “Beni bu işe bulaştıran Hasan Pulur’dur” diye.
“TIBBİYE, HEM KENDİM İÇİN HEM OĞULLARIM İÇİN HAYALİMDİ”
Atatürk’ün hayalleri başlıklı bir yazınız var, “Bir, zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. İki, padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç, örtünmek kalkacaktır. Fes kaldırılacak, şapka giyilecektir.” Peki sizinkilerin ne kadarı gerçek oldu?
Atatürk’ün kendisine sorsanız, o da hayallerinin gerçekleşmediğini söyleyecektir mutlaka. Ama biz uzaktan bakınca, hayallerini gerçekleştirdiğini düşünüyoruz. Kendisine soralım bakalım. Ben de öyle düşünüyorum, hayallerimin çoğunu gerçekleştirdim ama bazısını gerçekleştiremedim. Mesela tıbbiyeye gitmek isterdim. Cumhuriyet’te, ‘Bir beyaz gömleklinin dramı’ diye bir yazı dizisi vardı, idealist, yokluklar içinde, insanlarının yardımına koşan bir cumhuriyet doktorunun yaşamı beni çok etkilemişti. Tıbbıye’ye çok gitmek istedim, gidemedim. Ben gidemedim, bari oğullarım gitsin dedim, onlar da gidemedi. O tıbbiye hayalimiz bitti.
“CHURCHİLL, CASTRO VE LENİN HAYALLERİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ”
Şimdi Atatürk kadar hayallerini gerçeğe dönüştüren liderler var mı?
Var tabi. Mesela demokrasi konusunda Churchill, sosyalizm konusunda Lenin, belki alay konusu olur ama Castro…bunlar çoğu hayallerini gerçekleştirdiler. Mao Markstirdir, öyle devlet kurdu. Bir başarı zaten hayalin uygulanışıdır. Lenin, bütün uygulamayı yıktı, Marx’tan aldığı bütün reçeteyi Sovyet-Rus halkına uyguladı. O bakımdan onlar da hayallerini gerçekleştirmiş insanlardır. Churchill, İkinci cihan savaşından, İngiltere’yi, demokrasi ile çıkardı. Hitler olamadı mesela, Hitler beceremedi ama Churchill demokrasi konusunda çok beceriklidir.
“TÜRKİYE’DEN FAZLA LİDER ÇIKMADI.”
Türk liderler için pek bir şey söyleyemeyeceğiz galiba?
Türkiye’de fazla lider yok, Türkiye’den fazla lider çıkmadı. Bülent Ecevit mesela hayalinin bir bölümünü, Başbakanken gerçekleştirmek istedi ama o da olmadı, yok yani, Türkiye’de öyle lider yok. Kolay da çıkmıyor yani. Türkiye’de yok derken, dünyanın her yerinde de öyle lider yok. Onun için lideri yok diye Türkiye’yi küçümsemeyelim, dünyanın bir çok yerinde yok.
“ULUSALCILARDAN DAHA DEMOKRATIM”
Kendinizi Kemalist solcu diye tanımlıyorsunuz, sapına kadar laikim, diyorsunuz. Bedii Faik tadında olduğu söylenen yazılarınıza geçmeden önce inancınızı, duruşunuzu belirleyen şeyler nelerdi?
Eğer ona isim konuyorsa, Kemalistim ben. 1923’ten sonra Türkiye’de yapılan bütün devrimlerden yanayım. Yanlışlarıyla da, hatalarıyla da, eleştirisiyle de ama o ilkedeyim, o konuda hiç tavizim yoktur. İnsan olarak, yazar olarak tavizlerim; insanları kırmam, insanlara inançlarından dolayı hakaret etmem, ettirmem, tamamen karşı olduğum bir insanın yazı yazma ve konuşma özgürlüğünü sonuna kadar düşünürüm. Bana ulusalcı diyorlar ama onlardan biraz fazla demokratım.
“HINCAL ULUÇ, KENDİ YAPTIKLARINA BAKSIN”
Kimsenin inancına karışmam, dediniz ama özel hayata karışmışsınız gibi gösterildiniz. 1 Ekim 2006’da yazdığınız, 'Köşe Yazarı Nasıl Olunur' başlıklı yazınız nedeniyle, Hıncal Uluç, “Hasan Pulur'a Yakışmayan Satırlar!..” başlıklı yazısı aracılığıyla Basın Konseyini göreve çağırmıştı.
Ne oldu?
Takipsizlik kararı alındı..
Beni öyle çok şikayet eden vardır. Hıncal Uluç, geçen aylarda bir kadıncağız öldü biliyorsunuz. Defne Joy. “Su testisi kendi yolunda kırılır” diye bir yazı yazdı. Bana bunları söyleyen kendi yaptıklarına baksın. Ben hiçbir satır yazmadım, her insanın başına gelebilir, gelmemesi lazımdı, geldi kızın, dedim. O anladı ne demek istediğimi, o biraz kadın-erkek ilişkilerine girer, onu da anlattım zaten.
“KÖŞELERDE KONUŞTURMUYORLAR”
Kadın-erkek ilişkisi dışında köşe yazarının bir çerçevesi var mı?
Yok. Onun çerçevesi okurudur. Ve de çalıştığı gazetenin yönetimidir. En iyi yazar olsanız da, çalıştığınız gazetenin yazı işleri, yazınızı koymayabilir. Ama bu her yerde böyle. Eski Sovyetlerde her yazı girmiyordu. Herkesin bir çizgisi vardır. Hyde Park değil burası. Orada herkes çıkıyor, bir şeyler konuşuyor. Burada köşelerde konuşturmuyorlar pek fazla.
"GAZETECİLİK, SOSYALİST GAZETEDE KAPİTALİST YAZILAR YAZMAKTIR"
Köşe yazarlarının da bir özgürlüğü yok yani?
Yok tabi. Hiç birimizin özgürlüğü yok. Kurallar var; toplum kuralları var, ahlaki kurallar var, bir de basın kuralları var. kurallara uyacaksın. Sosyalist bir gazetede size kapitalist bir yazı yazdırmazlar. Ben diyorum ki, “Sosyalist olan adam, kapitalist bir gazetede sosyalizmin de, kapitalizmin yanlışını da yazmayı becerebilmek gazeteciliktir, o zaman gazeteci ya da köşe yazarı olunur. Saplanmışsın sadece “Türkiye’yi sosyalizm kurtaracaktır” başka bir şey yazmıyorsun. Ya da Türkiye kapitalizm sayesinde ayağa kalkar, başka bir şey yazmıyorsun. O zaman da okur okumuyor.
“İNTERNETTEN BAZI FIKRALARI ALIYORUM”
Sizin ahlaki kurallar çerçevesinde karşılaştığınız bir şey daha var…Berlin Abentblatt gazetesinde Türkçe yazılar kaleme alan Nazmi Kavasoğlu'nun yazılarından 'aşırma' yaptığınız iddiasıyla Alman Mahkemesi Hamburg Eyalet bir karar almıştı.
Olabilir. Şuydu bu: internette dolaşan hoş olaylar var, fıkralar var, ben onlardan almışımdır onları. Ama o benden önce almış olabilir. O çocuk biraz şöhret ve para meraklısı. Tazminatını da aldı sanıyorum, mesele bitti.
“MİLLİYET DİNDAR OLANA TAVIR KOYMAZ”
Yazılarınız ya da fikirleriniz için hiç icazet aldınız mı?
Yok. Milliyet gazetesinin nasıl bir gazete olduğunu biliyorsun, bir otokontrolü var. Bir yayın politikası var. Ona uygun yazarsın. Milliyet dindar diyorlar ama dindar olana da tavır koymaz. Dine tavır koyamazsınız, her gazetenin kendi ölçüsü vardır.
“VASİYETİM, HİÇBİR YERE ADIMI VERMESİNLER”
Erzurum merkez Yakutiye ilçesi Aliravi Caddesi’nden Karskapı Semti’ne uzanan 2 kilometre uzunluğundaki yeni yola aranan isimlerden biriydiniz.
Öyleymiş, anket yazmışlar. Recep Akdağ birinciliği kazanmış. Onunki politik, benimki sevgi. Benim vasiyetim o, hiçbir yere benim adımı vermesinler. Diyelim o zaman o sokağın bir adı var, yıllardır Yakut Sokak diye geçiyor, bir kararla değiştiriyorlar, Hasan Pulur sokağı. Olur mu ya? ben isim verilmesini sevmiyorum, sonra bunlar politik oluyor, devir değiştikçe isimleri değiştiriyorlar. Abdi İpekçi öldürüldüğü zaman her yerde, Abdi İpekçi caddesi, meydanı, çıkmazı…şimdi kalmadı galiba bir tek Nişantaşı’nda var. kalmıyor, zorlama şeyler bunlar.
"ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİNDEN BİR ÇOCUK OKUTTUM"
İki oğlunuz var ama Korkut Beyin ölümüne yakın evlendiği Cavidan isimli hayat arkadaşına sahip çıktınız, evlenmelerini sağladınız. Hayatınızda sorumluluğunu aldığınız başka insanlar oldu mu?
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinde bir çocuk okuttum, eczacı oldu ama kim bilmiyorum, anlaşmamız öyleydi zaten. O kimden olduğunu bilmeyecek, ben kim olduğunu bilmeyeceğim. Sonra bitirdi, eczacı oldu dediler, ismini bilmiyorum.
Korkut bey ile karakteristik olarak çok benzeyen Meral Hanım, sizi kör kuyularda merdivensiz bıraktığında, yaşadığınız girdabı biliyorum. Peki Hasan Pulur’un Hasan Pulur olmasında Meral hanımın katkısı neydi?
En azından ben sabah kapıyı çekip çıktığım zaman, evin normal koşullarda yangın çıkmazsa, deprem olmazsa nasıl yürüyeceğini düşünmüyordum. Çocukların okulu var, evin girdisi çıktısı var, hepsini ben devretmiştim. Meral yapardı. O bakımdan çok büyük desteği vardı.
“SEVGİLİMİN OLMAMASI BİR EKSİKLİK”
Meral hanım hayatınızda iken bile eksikliğini duyduğunuz bir şey oldu mu?
Çok renkli hayat yaşamadım. Daha çok mazbut bir aile hayatı yaşadım. O bakımda eksikliği odur. Yani sevgilim olmadı, metresim olmadı. Ha ilgi duyduğum insanlar olmuştur ama bunlar yuva yıkacak, aile birliğini bozacak ölçüde olmadı. Bunlar bazıları için bir eksiklik ve bende bu eksiklik var. Eksiklik ise…ama öyle olanlara da niye yaptın demiyorum.
“SİYASİ AKIM OLARAK YANLIŞLIKLARIM OLDU”
Emre Kongar, sizin için, “O bir duayendir. Yahya Kemal konusunda bana büyük haksızlık yaptı ama olsun. Bana haksızlık yapmış olması Hasan Pulur'un değerini azaltmaz.” demişti. Size değerinizden kaybettirecek olan şeyler neler olabilir?
Haksız bir eleştiri, gereksiz, aşırı sağ-sol dinlemeden eleştirmek, bir davranışıyla bir insanın tümü hakkında karar vermek. Bunlar insanı üzer. Beni de üzmüştür. Böyle şeyler yapmışımdır. Ben de kişi olarak da, siyasi akım olarak da yanlışlıklar yapmışımdır. Mesela TÖS’ü(Türkiye Öğretmenler Sendikası)çok tutardım ama sonradan onun bazı yanlışları çıktı, biz onu fark etmemişiz, değerlendirememişiz daha doğrusu. Şimdi kolay kolay kanmıyorum artık.
“GAZETECİLİKTE HİÇ BİR SORUMLULUK YOK”
Gazeteciliğinizin ilk yılları. Yazı İşleri Müdürü'yken, Alparslan Türkeş, Hindistan'a sürülmüş. Abdi İpekçi ‘‘Bulun onu, konuşun’’ demiş. Ama o yıllarda telefon numarasını yazdırıp, sonra beklemekten başka çare yokken “kendisine ulaşamadık” diye bir dip not düşülmüş. Bugün gazetecilikte şartlar iyileşse de, başarılı habercilikten neden söz edilemiyor?
Hayır bu bir anlayış. Biz, Alparslan Türkeş’i bulamayacağımızı biliyorduk. Ama kendisinin bir görüşünü almamız lazımdı. Batı gazeteciliğinde genellikle yapıyoruz, double check the, çift kontrol. Hülya Hanım şunu dedi diye birisi bir yazı yazacaksa, Hülya Hanıma sormalıyım ben. Ne diyorsun, diye. Alparslan Türkeş’e de soracaktık, 14’lere sürüldü o, darbeyi yaptıktan sonra. Soramadık onun için de dürüst bir gazetecilik yaptığımız için haberin altına not koyduk, “Şu saate kadar aradık, gazetemizde makineler dönüyordu ve bulamadık”diye. Yani demek istedik ki, “Kardeşim biz seni iyi niyetle aradık, bulamadık, bilesin.” Şimdi hiçbir sorumluluk yok, karşılıklı sormak yok, herkes her duyduğunu yazıyor.
Hiç bıkmadan... Hiç üşenmeden... On yıllardır... İnatla… yazıyorsunuz. Başka bir ifade yolu bulamadığınızdan mı, yazılı basının kaleminize duyduğu ihtiyaçtan mı yazım hayatınız sonlanmadı?Bu ısrar niye?
Siz bana bir iş bulur musunuz? bu işi seçtim hayatta. Çok iyi hatırlıyordum, Almanya’daydı. Bayern Münih çok büyük bir takım ama o gün ağır bir mağlubiyet aldılar, kalecileri de Maier diye bir adamdı. Akşam televizyonda dedi ki, “Eğer bu işten başka yapacak işim olsa bırakacağım” benim de başka işim olmadığı için bırakamadım.
Başka bir işiniz olmadığı için değil de, emeklilik, dinlenme, kenara çekilme ya da en basitinden yorgunlukta mı hissetmediniz?
“YAZMAYI BIRAKIRSAM ÖLÜRÜM…”
Çok ihtiyaç hissediyorum. Çok yorgunum. Hakikaten bazı günler elim gitmiyor yazı yazmaya, düşünmeye vaktim olmuyor, yaş geçiyor, ben 80 yaşına geliyorum, bazen hakikaten emekliliği arzu ediyorum. Ama olmuyor.
Belki de şartlar sizi sürüklüyor, sanıldığı gibi inattan kaynaklanmıyor?
Yok canım inat olur mu? Yaşamak için seçmişim onu ben. Mesela bana küçük oğlum da söylüyor: ”Aman baba bırakma” “Bıraksam ölürüm ondan korkuyorsun” diyorum.
“İNANÇ KONULARINA GİRMİYORUM”
Olaylar ve İnsanlar, sizin köşe yazılarınızın ismi oldu. Kendinizi herhangi bir olayın dışında hissettiğiniz, insan olarak yazmaya erindiğiniz durumlar da oldu mu?
Genellikle çok politikaya girmiyorum, inançlara girmiyorum, mesela dini konulardaki tartışmaya hiç girmem. İnanmam mümkün değil onun söylediklerine ama o da öyle inanmış. Tartışsam onu ikna mı edeceğim? Veya ben onu yazdım diye vaz mı geçecek dininden? O kendi inancıyla baş başa olsun.
“LAİKLİK GAGALANIYOR”
Alman Papaz Martin Niemöller imzası ile köşenizde, “Önce sosyalistleri topladılar; sesimi çıkarmadım. Çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar; sesimi çıkarmadım. Çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar; sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi değildim... Sonra beni almaya geldiler... Benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”mısralarını yayınladınız. Bu sözlerin hangileri sizin duygu durumunuzu ortaya koyuyor?
O Yahudilerle ilgili bir anıtta yazar. Topluma karşı bilgehanelik. Bir şey olmaz aldırma, deniyor ama pat diye vuruyor. Onun için insan yaşadığı toplumun sorumluluklarını da belirli ölçüde üstlenmek zorunda. Bugün Türkiye’de laiklik bana göre zedeleniyor ama “Gayet iyi gidiyor her şey, laiklik böyledir” dersem, ben sesimi çıkartmazsam sorumluluğu yerine getirmemiş olurum.
Laiklik tehlikede mi yani?
Laiklik çok rahat değil, gagalanıyor.
Demokrasi aynı anlamda zarar mı görüyor?
Valla her milletin kendine özgü bir demokrasi anlayışı var. İngiltere’deki demokrasi, Türkye’de olmaz, Türkiye’deki de, İngiltere’de olmaz. Ama önemli olan şu, her şeye rağmen sandığa gidip oy veriyor musun? en önemlisi sandığa gidip oy vermek, bunun dışındakiler teferruat. Ama çok önemli teferruatlar. Ama önemlisi bence gidip oy vermek, tercihini kullanmak. Doğru mu oy veriliyor? Yok doğru oy vermiyor. Bugün çarşıya, pazara gidin, millet pahalılıktan şikayetçi. Tam çıkışa bir sandık koyun, yine AKP’ye oy veriyor.
“SANDIKTAN ÇIKAN OYDAN MEMNUN DEĞİLİM”,
“TANZİMATTAN BU YANA TÜRK HALKI İKİYE BÖLÜNMÜŞTÜR”
Sandıktan çıkan oydan memnun musunuz?
Hayır, değilim. Türkiye’de Osmanlı’dan, Tanzimat’tan bu yana toplum ikiye ayrılmıştır. Değişebilir ama hep aynıdır. %70 sağcılar, %30 solcular. Dikkat edin hep öyle olmuştur. Bir kere istisna olmuştur. 70’li yıllarda Ecevit’in geldiği zaman. %42 oy aldı, bir daha tarih boyunca alamazlar. Türk halkının yapısı bu. Değişmemiş de, değiştirememişsin de…kulak da vermemiş değişime zaten, aldırmamış. Her gelen bildiğini okumuş. Eğer Ecevit olmasa, maden işçisi, en ağır şartlarda çalıştığı halde gidip oy veriyor Demokrat partiye, sonra da Adalet partisine.
“KEMALİSTLER, ULUSALCILAR BİRAZ JAKOBENİZDİR”,
“TOPLUMLAR HEP GERİ VİTESTE GİTMEZ”
Bu gidişi değiştirecek şey ne?
Bugün, dünden daha iyi, yarın bugünden daha iyi olacak. toplumlar sandığımız kadar hep geri viteste gitmez. Biraz boşa alırsınız, sonra ileri verirsin, ara sıra geri verirsin ama toplumlar hiçbir zaman geri değildir. O dediğimiz %30-70’lerdeki uygulamaların çoğu, halkın doğru, ekonomik tercihidir. Köyüne su gelmiştir, yol gitmiştir, altına köseli ayakkabı giymiştir, baskı rejimi olmamıştır…çünkü bakın, Kemalistler, Ulusalcılar biraz jakobenizdir. Jakobencilik, Fransa İhtilalinde olan bir dernek. O diyor ki, “Yaptığım doğru ama halka rağmen yaparım” işte halka rağmen olmuyor, olunca da böyle olmuyor. Demokrat Parti, Adale Partisi veya bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi, senin gibi düşünmüyorlar.
“DİNCİLER, TAYYİP ERDOĞANDAN ŞİKAYETÇİ”,
“AK PARTİ BATI LİBERALİZMİNİ GETİRMEYE ÇALIŞTI” ,
“EMİNE ERDOĞAN BAŞ ÖRTÜSÜYLE KÖŞKE ÇIKACAK”
Halk zenginleştikçe Ak Parti’de kalmaya devam ediyor yani?
Halk daha çok Batı zenginliği olunca…yoksa bugünkü ekonomik sistemden dinciler de memnun değiller. Tayyip Erdoğan’dan onlar da şikayetçi. Milli Gazeteyi okusanıza, Erbakan’ın eski gazetesi. Fakat bunlar çok akıllı bir şey yaptılar, her tarafı rahatlatacak bir formül buldular. Daha çok batı liberalizmini getirmeye çalıştılar. Bu arada batıda olacağız diye de şeriatın bazı şeylerini getirmeyi denediler. Yapabilir miyiz diye denediler, yapıyorlar.Yakında Çankaya Köşküne de Emine Hanım, baş örtüsü ile çıkacak. Biri çıktı. Hayrünnisa Hanım baş örtüsüyle çıktı. Baş örtüsü onlar için bir simge.
“CHP, DENİZ BAYKAL’I ARAR HALE GELDİ”
CHP, değişime ayak uydurmak konusunda ne durumda?
CHP, değişime hiç ayak uyduramıyor. Çok acı bir halde. Bugün Deniz Baykal’ı arar hale geldi, CHP.
“GAZETECİ HAKLIYSA BİLE KÜÇÜK DÜŞÜRMEMELİ”
23 Ekim 2003 tarihinde yayımlanan “Maliye Bakanı Baltalimanı’nı top sanıyor” başlıklı yazınız dolayısıyla açılan manevi tazminat davası, Yargıtay’ın ‘Gazeteci, haklıysa küçük düşürebilir’ gibi bir kararı ile sonuçlanmıştı. Gazeteci haklıysa kişi ya da kurumları küçük düşürebilir mi?
Ben Yargıtay kararını da tam anlamış değilim, bence küçük düşürmemeli. Küçük düşürmeden insanlar bir derdini anlatamaz mı? Ben orada şunu dedim:” Bizim çocukluğumuzda mahallede top oynardık, topun sahibi olan çocuk takımı kendisi kurardı, top benim diye. Sen Maliye Bakanısın, devlet değilsin” dediğim bu. o gözden düştü zaten bir daha Maliye Bakanı olmadı. Kemal Unakıtan.
Gazetecilerin hükümet devirme planlarını soracağım ama şöyle… Tarihçi İhsan Tayhani, “Bitmeyen Koşu” adını verdiği kitapta, Rauf Denktaş‘ı anlatırken, İhanet Basını yazınızdan bahsetmiş. Mondoros Anlaşması zamanında, gazetecileri, yabancılardan para aldığı için ihanet noktasına taşıyan olgunun bugün başka bir versiyonunu yaşıyor muyuz?
Yaşıyoruz.
“AVRUPA BASINI GAYET RAHAT YAŞIYOR”,
“TÜRKİYE’DE ÇIKAR İÇİN YAZI YAZANLAR VAR”
Gazeteciler hükümet devirme planına karışmış olabilirler mi?
Onu bilemem, o dediğiniz suçtur. Ben suçlar hakkında hüküm verecek durumda değilim. Darbeye karıştılar, karışmadılar ama şu var ki basın-ideolojisi için para aldıkları…İnsanın cebine para konmaz bu meslekte. Bugün Avrupa Basını gayet rahat yaşamıştır. Karen Fogg diye burada Avrupa’nın temsilcisi vardı, o açıkça: “ Şu iyi, şu yazıyı yaz, şu kadar para al” diye yazılar yazdı. Ama yakalandı, Doğu Perinçek yakaladı. Onun için dünyanın her yerinde ve tabi Türkiye’de çıkar için yazı yazanlar vardır.
Ergenekon tutukluların böyle bir şey yaptığını mı ima ediyorsunuz?
Yok tam tersi. Ergenekon tutukluları bunlara karşı çıkıyorlar.
“BUGÜN DE YERLİ ALİ KEMALLER VAR”
Peki gazetecilerin ihanet noktasında aynı olması nasıl oluyor?
Mütarekede, İngiliz İşgalinde, Peyam-ı Sabah’ta, Ali Kemal ne yazıyorsa, bugün yerli Ali Kemaller de onu yazıyorlar. O zaman Ali Kemal’a, ‘Ârtin Kemal’ derlerdi. İzmit’te linç edildi. Peyam-ı Sabah gazetesinin sahibi.
“CHP’NİN EN HAKLI OLDUĞU ŞEY, YARGININ ETKİ ALTINDA KALIŞIDIR”
Tutukluluk hali başlıklı yazınızda, İnönü’nün , en yakın arkadaşı Karabekir’in tutuklanmasına müdahale edip, serbest bıraktırmasına değinmiştiniz. Ergenekon tutukluları konusunda Tayyip Erdoğan da aynı tavrı mı göstermeli sizce?
Hayır, hayır. İnönü’nün yaptığı bir vefadır, arkadaşlıktır ama ogünkü şartlar içinde. Demokrasilerde Başbakanlar, mahkemelere müdahale etmez ama mahkeme de mahkeme olması lazım. İstiklal Mahkemesi, temyizi olmayan mahkemelerdir. İhtilal Mahkemesi, temyizsizse, Başbakan da gelip müdahale eder. Ama bugün CHP’nin en haklı olduğu şey, yargının etki altında kalışıdır. 160 tane hakim, HSYK’da, aynı listeyi kullandıkları zaman insan şüphe duyuyor.
“YENİ ANAYASA, MUTABAKAT ANAYASASI DEĞİL”
İlk tanıklığımız “27 Mayıs”tadır diye başladığınız bir yazıda “Bu darbeler ve müdahalelerin hepsi Anayasa için yapılmıştır” gibi bir ifadeniz var. Buna göre yeni Anayasa çalışmaları yeni darbelerin habercisi olabilir mi?
Darbeler ve müdahalelerin hepsi Anayasanın ırzına geçmiş tabi. Ben Yeni Anayasanın, mutabakat anayasası olduğuna inanmıyorum. Olmaz böyle şey. Olamaz yani. Eğer CHP, bütün inançlarından ortadan yok ederse, toplumsal görüşlerini reddederse, vazgeçerse belki o zaman olur. Ama Anayasaları insanlar yapar. Gerektiği zaman değiştirir. Ben Anayasa değiştirilmesine karşı değilim. Ama nasıl bir Anayasa o önemli. Mutabık oldukları maddeler olabilir. Ama mesela Anayasa içinde Kürt deyimi geçecek mi, ana dilde öğretime müsaade edilecek mi, bunlara bağlıdır yoksa Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik bir hukuk devleti dersen herkes mutabık kalır.
“KÜRTLERLE PADİŞAH BİLE BAŞ EDEMEMİŞ”,
“KÜRT MİLLETİ İFADESİNİN GEREĞİ VAR”
Sizce Kürtler için Anayasada nasıl bir yer açılmalı?
Çok önemli. Şu anda bilmiyorum. Gecikti zaten. Daha önceden bizim bu gerçekleri kabul etmemiz lazımdı. Kürt Milleti ifadesinin anlamı yok ama gereği de var. o zaman da Çerkezler diyecek ki, ben de Çerkez dili kullanırım, çok zor. Biz bir imparatorluğu tasfiye ediyoruz. İmparatorluktan kalan bütün unsurlar mevcut. Bugün Türkiye’de 28 tane azınlık var. Hıristiyan, Ortodoks, Rum, Ermeni, Süryani var…Var oğlu var. Kürtler çoğunluk. Kürtler tarih boyunca böyleymiş. Padişah bile baş edememiş onlarla. II. Abdülhamit, ‘Hamidiye Alayları’ diye bir ordu kurmuş onlara. Kürtler tarih boyunca kendileri, derebeyi usulüyle yaşamışlar.
“KÜRTLERİ ARTIK REDDEMEZSİNİZ”
Bu vakada bir son görünüyor mu?
Artık reddedemezsin. Diş macunu tüpten çıktıktan sonra bir daha tüpe sokamazsınız. Mümkün olduğu kadar o macunu işe yarar şekilde kullanmak lazım. Kabul edeceksiniz artık.
"PKK'LI ÇOCUĞA PARKA GİYDİRİLMESİ GÜZEL BİR DAVRANIŞ"
‘Gazetecileri alıp orduları tanıtma amacıyla kışlalara götürdüler. Kışlada yatırdılar gazetecileri ve geceleyin korksunlar diye de dışarıdaki nöbetçilere havaya ateş emri verdiler. Bunları bana Çevik Bir anlatmıştı...’ diye yazmıştınız. Gazetecilerle ordu arasındaki ilişki bununla mı sınırlı?
Şimdi başka şeyler yapılıyor. Mesela gayet güzel bir davranış. PKK’lı bir çocuğa parka giydiriyorlar. Bir sürü şeyler yapıyorlar. Ordular, silahlı kuvvetler daima ordularla ilişki içinde olmalıdır. Öyle uzak durarak, onlarla ilgilenmiyorum, diyemezsiniz.
Mustafa Balbay’ın Generallerle yakın ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bilmiyorum ki, ilişkisi olmuş mu, haberim yok. Bilmediğim şey için konuşamam ben.
“DARBECİ OLMAM ŞART DEĞİL”
Sizin yakınlık dereceniz ne? Babanız subay
Babam subay, amcam subay, dedem subay. Ama bunlarla darbeci olmam şart değil.
“KONTRGERİLLALIK NE YAPMIŞIM BEN?”
Aydın Doğan’a sizin için “Sizin gazetede kontrgerilla var” diyen bir gazeteci varmış. Bunu söyleten şey ne oldu sizce?
Zülfi Livaneli söylemiş. Valla ona sormak lazım. Ona göre kontrgerillalık yapmışım. Kontrgerillalık kötü bir şeyse, yargılarlar, mahkemeye verirler, mahkum olurum. Kontrgerillalık ne yapmışım ben? Hoş şeyler değil bunlar. Ağzı olan konuşuyor.
“AKP’YE MUHALEFETİM, YAŞAMA MÜDAHALE NOKTASINDA BAŞLADI”
“AKP'den korkundan neredeyse türbanı bırakıp başına don geçireceksin!” diye bir okur mektubu almıştınız. Ve oldukça kızdığınızı gösteren bir yanıtınız olmuştu. AKP’ye muhalefetiniz tam da hangi noktada başladı?
Benim yaşamıma müdahale endişeleri sezdiğim için. Sen başını örtüyorsan ört, ama benim başıma karışma, sen yerlere kadar eteğini uzat, benim mini eteğime karışma, ben sofra kurarım, iki kadeh rakı içerim karışma, sen mevlüt okut, gülsuyu serp. Yaşama müdahale! Beyoğlu’ndaki masaları, sandalyeleri kaldırmışlar ya. işte öyle müdahale ediyorlar. Ama ben de ondan yana değilim. Pratikte adamlar haklı, sokaklardan geçilmiyordu. Her şeyde çok ölçüyü kaçıran bir toplumuz.
“AVRUPA’YA KARŞI DEĞİLİM, AVRUPA’YA ESİR OLUNMASINA KARŞIYIM.”
“Dünya tarihi her dönemde, her ülkede yabancılarla işbirliği yapanlarla doludur.’’ demişsiniz. Buna göre Avrupa Birliği ilgili verdiğimiz mücadele, doğanın kanunu mu?
Hayır doğanın kanunu değil. biz yabancılarla düşmanlık yapalım demiyoruz. Ama çıkar ilişkilerini, iş birliği haline getirmemek lazım. Kendi çıkarın için Avrupa ile işbirliği yapalım, diyorsun. Ben öyle demiyorum. Benim milli çıkarım neyse Avrupa ile o ölçüde anlaşma yaparım. Avrupa’ya karşı değilim, Avrupa’ya esir olunmasına karşıyım.
“AVRUPA TERÖRE KARŞIYIM DİYOR, SİLAH SATIYOR”
Siz, mayınlar, ağır silahlar kimin? diye soruyorsunuz, Başbakan terörün arkasında kimlerin olduğunu, işbirlikçilerini, hatta taşeronların olduğunu söylüyor. Ortak baktığınız nokta ne?
Bir taftan teröre karşıyım diyorsun, bir taraftan silahları sen yapıp, satıyorsun. Hem karşısın hem de ticaret yapıyorsun, el altından bu silahları satıyorsun. Bu silahların hiç biri yerli malı değil, Türk malı değil ya da Hint malı değil. Hepsi Avrupa, Amerikan, Rus malı.
“ŞİKE İDDİANAMESİ DOLU DEĞİL”,
“İDDİANAME FAZLA DEDİĞİM DEDİĞE DAYALI”
İstavroz çıkaran futbolcu fıkranıza rastladım ama şike hakkında pek yazı yazmıyorsunuz.
Şikeye girmiyorum çünkü ben ne olduğunu bilmediğim şeyde kesinlikle hüküm veremem. Daha iddianamesi yeni çıktı. Ben Fenerbahçeliyim diye, ‘Aziz şike yapmamıştır’ diyemem ki. İnşallah yapmamıştır, duruşma sonunu beklerim. İddianame pek dolu değil. Fazla dediğim dediğe dayalı. Masada görüldüğü gibi para var” diyor, ee var para, yazıyor mu paranın üstünde şike parası diye? Benim size borcum var, benim sizinle arkadaşlığım var, paraları da getirip oraya koymuşum. Niye o şike parası olsun? O kadar kolay değil.
“İNANDIKTAN SONRA YANLIŞIMDAN VAZGEÇTİM”
Torunlarınız, “Yazdıklarından dönmezdi, burnunun dikine giderdi!” derse mutlu olacağınızı belirtmişsiniz. Okurlarınız için de aynı temenniniz var?
Onlar da öyle desinler. Dürüst bir adamdı, desinler. Yanlış da olsa inandığını yazdı, desinler. İleride yanlış oldukları anlaşılır tabi, ben kendim anlamışımdır, bazı şeyleri yanlış yazdığımı, yanlış savunduğumu. Ama hemen vazgeçmedim, inandıktan sonra yanlış yaptığımdan vazgeçtim.
“GAZETECİLİK ANLAYIŞININ BAZI DEĞİŞİMLERİ BENİ RAHATSIZ EDİYOR.”
Hiçbir şey geriye gitmez, değişerek ileri gidiyor. Ama gazetecilik anlayışının bazı değişimleri beni rahatsız ediyor. Tutuculuğum, yılların getirdiği bir kabahat mi, yoksa bir tepki mi bilemiyorum ama bazı uygulamalar beni rahatsız ediyor
“HABERLERDE TARAFSIZLIK YAPMIYORLAR.”,
“TELEVİZYONLARDAKİ REZALETİ GÖRÜYORUM”
Ne gibi?
Tek taraflı yayın yapılıyor. Televizyonlarda yapılan rezaleti görüyorum. Yarım saat, Seda Sayan ile bilmem kim, kavga etmiş ona yer veriliyor. Bunlar Türk halkının öğreneceği şeyler değil. Diziler, ben dizilerin çoğunu tutuyorum çünkü iyi şeyler söylüyorlar. Doğru şeyler söylüyorlar, yanlışı da içinde söyleyecek tabi. İğrenç kavga nedir ya? Şarkıcı ile menejer kavgası. Saatlerce bunlara yer verilmesine karşıyım. Sonra siyasi olarak da zaman zaman taraf tutuyorlar. Haberlerde tarafsızlık yapmıyorlar. Demokrasi adı altında bazı şeyleri yutturmaya çalışıyorlar. Demokrasinin yutturmaca rejimi olduğuna inanmıyorum. Televizyon kanallarının çoğu iktidar yanlısı, kredi aldılar, kurdular. Banka kredileri ile kurulan televizyonlar.
hulyaokur@haberx.com