“Bu sefer gideceğim yolun ‘Ak’ olması içimi rahatlatmıştı, o; kahkaha derecesinden azca
gülen insanlar ile ‘hanin’ yani burnun içinden gülen insanların orta kararı için gelmiş gibi dünyaya..Yüzündeki tebessümün hafifliği konuşacağımız konuların yağını almam gerektiğini düşündürse de bana, dört büyük kitabın dışında inancını şekillendiren eserlerin konuşma yeteneğiyle karşımda durduğunu da aklımdan çıkartmamalıydım. Ki yazılışı farklı olan şapkalı Tâhâ’nın, Kur’an-ı Kerim’de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifre anlamı taşıdığını bilerek, onun çözülmesini istediğim şifreler üzerinde çok hakiki bir yol, araç olduğunu da unutmamalıydım. Bu sadece bir Taha Akyol söyleşisi değildir aynı zamanda göğüs darlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimseler için bir nefes açıcıdır…O yüzden şimdi derin bir soluk alıp bu röportaja kendimizi bırakalım derim ben… “
“POLİTİKLEŞMİŞ AİLE İÇİNDE DÜNYAYA GELDİM VE YETİŞTİM”
Hacı Mustafa Efendi ile Fatma Hanım’ın oğlu olarak 10 Ekim 1946’da doğdunuz. Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalif koyu bir Menderesçi babanın evladı olarak mahrumiyetleriniz neler oldu yada fazlalıklarınız?
Benim ailemin o zamanın standartlarına göre vasat gelir düzeyine sahipti, fakir sayılmazdık ama zengin de sayılmazdık, babam manifaturacıydı sonra madencilik işine girdi, madencilikten kastettiğim şu; dağlarda, taşlarda maden aranır, bir şeyler bulunursa müracaat edilir, ruhsat alınır, ondan sonra orayı işletecek İstanbul’dan bir şirket aranır. Çok uğraştı, bir kurşun madeni dışında sonuç alamadı. O maden de bizi, ele güne muhtaç olmadan ama tasarruflu yaşayacak kadar idare etti. Ben üniversiteye gittiğim zaman babam bana ayda 250 Lira gönderirdi, o zaman ki devlet bursu da 200 Liraydı. Bu aşağı yukarı ailenin standardı hakkında bilgi veriyor, babam ve annem okuma yazma bilirlerdi, hem yeni hem eski Türkçe’yi. Babam bilhassa Safahat, Mehmet Akif, Raşit Tarihini defalarca tekrar tekrar okurdu, muhafazakardı, koyu Demokrat Partiliydi, Menderes ve Bölükbaşı’yı severdi, Celal Bayar’ı sevmezdi, ben öyle politikleşmiş aile içinde dünyaya geldim ve yetiştim.
Hatta bu madenin kaynaklarından biri amcanızın kütüphaneleriydi.
Amcam, daha doğrusu babamın amcası, Yozgat müftüsüydü, diyanet işleri ilmi istişari heyetinden emekli olmuştu, Yozgat’ta müdafai Hukuk Cemiyetinin kurucusudur, Mehmet Hulusi Efendi. Onun kütüphanesi çok zengindi, gıpta içindeydim, büyük amcamı ziyaretine gittiğimizde gözünde gözlüğü elinde kitabıyla bir şeyler okur yazarken görürdük, gıpta ettiğimi hatırlıyorum ama benim anlayacağım kitaplar değildi o yaşlarda.
“EŞİM TÜLİN, ONU ÇOK SEVİYORUM”
Anlayacağınızın kitapların başlangıcı Ali Fuat Başgil’e uzanıyor. Onu konuşacağız….
Ermeni meselesi ile ilgili görüşlerinizi ve CNN Türk’ten neden istifa ettiğini anlattığınız bir röportajda, Allah korusun en korktuğum şeyi sivri bir örnek olarak vereyim: “Ben eşimden boşanabilirim diye bir örnek vermiştiniz.” Bu korkuyu ölüm korkusundan daha büyükmüş gibi gösteren şeyi öğrenmek istiyorum…
“Bu hukuka uygun olur ama yanlış olur ama dolayısıyla hukuka uygun olan her şey ahlaki olarak doğru sayılmaz.”anlamında söyledim. Bir defa Anadolu geleneğinde aile değerleri son derece kuvvetlidir, adeta betonla yapıştırılmıştır. Eşim Tülin, onu çok seviyorum, hayattaki başarılarımın hemen hemen tamamında onun sabrı, tahammülü, desteği ve benim başarım için çektiği çile vardır. Sevgimin yanında bunun minnet duygusunu da duyuyorum, o bakımdan bunu söyledim.
“HOCAM BANA:’KÜÇÜK MÜRTECİ’ DİYE TAKILIRDI”
Yeni Sabah’ta yazan Ali Fuat Başgil’e olan ilgi sizi sıkı okurluğa, hatta onun bütün kitaplarını okuma hevesi okuldan atılmaya kadar götürmüş.

Yeni Sabah’tan önce okul hayatımdan bahsetmeliyim, beni okumaya sevk eden tarafından. Ortaokulda Behiye Murat diye bir Türkçe hocamı vardı, benim hayatta minnet duyduğum üç hocamdan biriydi, ben okuma zevkini ondan aldım, zaman zaman tartışmalar falan yaptırırdı, beni çok severdi, özel olarak kütüphanesinden kitap verirdi, işte bu Varlık yayınlarının çocuk klasiklerini okumayı bana o tavsiye etti, Yozgat’taki bir çocuk Varlık Yayınlarını nereden bilecek?Hatta bana zaman zaman,”Küçük Mürteci”diye takılırdı, anlıyorum ki o Halk Partiliydi, ben tabi Demokrat partiyi savunuyorum, o yüzden aramızda tatlı tartışmalar olurdu. İçimde Müslümanlığın yanında çok kuvvetli bir Türklük duygusu vardı, o yüzden ben kendimi İslami çizgiden ziyade Milliyetçi çizgide buldum. Ben Ortaokul sınavlarına hazırlanırken 27 Mayıs İhtilali oldu, o benim hayatımda dönüm noktasıdır, 27 Mayıs’ın getirdiği politizasyon, darbeye duyulan nefret, Menderes’in adeta bir şehit olarak kazandığı kudsiyet beni son derece motive etti, okudum, işte orada Ali Fuat Başgil’in kitaplarını babamın komşularına okumamla birlikte hukuki, politik bilgilenme sürecine girdim.
Sonra babanız sizi, onunla tanışmanız için uğurladı ve mesleki yolculuğunuz da ona varmak üzerine kuruldu.
İTÜ’de öğrendim, Ali Fuat Başgil çoktan darbeciler tarafından İstanbul’dan uzaklaştırılmış. Ben hukukçu olmak istiyordum, babam eczacı olmamı istiyordu, benim dediğim oldu tabi, hem Ankara hem İstanbul Hukuk’u kazandım, ben İstanbul’u tercih ettim, Babama da “Ali Fuat Başgil’in öğrencisi olacağım”dedim, o zaman babam bütün itirazlarını geri çekti.
“HUKUK FAKÜLTESİNE GİRDİĞİMDE İLK İŞİM; DEMOKRAT PARTİLİ GENÇLİK GURUPLARINI BULMAKTI”
Fakat onun öğrencisi olma hayalleriniz, idealleriniz gerçekleşemedi…Cenazesini taşıdınız çok sevdiğiniz hukukçu yazarın… İdeolojik kavgalarınızın başladığı an onun cenazesini kaldırdığınız güne mi isabet eder?
Daha önce. Ben İstanbul Üniversitesine 63-64 yılında girdiğimde orada 27 Mayısçı, gençlikçi, Halk Partili gençlikle, çoğu Anadolu kökenli(benim gibi) Demokrat Partili, sağcı denilen gençlik gurupları teşekkül etmişti. Ben Hukuk Fakültesine girdiğimde ilk işim bizimkiler nerede, onu aramak oldu. İlk tanıdığım isim, Rasim Cinisli’dir. Abi diye onun yanına gittim, ‘Ben de sizdenim’ diye. Ve böylece kendimi Demokrat Partili gençliğin içinde buldum. Yeni İstanbul gazetesi o zaman elimizdeki bayrak. Ali Fuat Başgil’in evine gider zaman zaman elini öperdik. Bu şekilde öğrenci hareketlerinin içine girdim, öğrenci hareketlerinde bir hayli aktiftim ama o zaman sadece itişme, kakışma olurdu, büyük kavgalar bile olmazdı, çok şükür silah yoktu.
“TÜRKEŞ’İN ORTAYA, ‘MİLLİYETÇİ TOPLUMCULUK’ SLOGANIYLA ÇIKMASI BİZE ÇOK CAZİP GELDİ”
Solun ihtilali ile Adalet Partisinin vaatlerinin farklı dere yataklarından gelip birleştiği yer CKMP oldu ve siz CKMP İstanbul Gençlik Kolu’nun kurucusu ve başkanı olarak buldunuz kendinizi. MHP’nin dönüşünüze burukluk katan bir yönü oldu mu?
Adalet Partisi daha doğrusu Menderesçi gençliğin süratle Türkeşçi olması çelişkili bir durum. Hem Menderesçisisiniz, onun için mücadele ediyorsunuz, hem de Menderes’i deviren Kudretli Albayın peşine gidiyorsunuz. Oradaki problem şu, bu Türkiye’nin fikri ve siyaset tarihi açısından son derece önemlidir, çünkü artık karşımızdakiler, CHP’li değildi, İşçi Partiliydi, artık karşımızdakiler Kemalist değildi, Marksistti, ve biz Kemalistler karşısında, Milli İrade diyorduk, Anadolu diyorduk, Türk örf ve adetleri diyorduk, bir şeyler söyleyebiliyorduk ama Marksist ve diyalektlik materyalizm deyince biz bir şey diyemiyorduk. Sınıf kavgası deyince bir şey diyemiyorduk, sınıfsız toplum deyince bir şey diyemiyorduk, sömürü emperyalizm, kapitalizm deyince biz hiçbir şey diyemiyorduk, öyle bir dönemde Türkeş’in ortaya, ‘Milliyetçi Toplumculuk’ sloganıyla çıkması bize çok cazip geldi. Tarih sınıf savaşıdır, hayır, tarih milletler savaşıdır gibi bir takım şeylere cevap vermiş oluyorduk o yüzden Demokrat Partili ailelerin çocukları süratle MHP’li oldular. Bir diğer faktör de solun devrim anlayışına karşı, Türkeş’in ihtilalci olması da bizde bir tatmin duygusu yaratıyordu. Siz devrim mi yapacaksınız, bizimki sizden daha devrimci, bak 27 Mayıs’ı yaptı, bir daha yapar!”diye bir gençlik duygusuyla hareket ettik, o zamanki gençlikte maalesef darbe ile devrim arasındaki fark bilinmiyor, ikisi birden birbirine girerek bir motivasyon yaratıyordu, bu silahlı çalışmalara kadar gidebiliyordu. Sağ için de sol için de o bir çılgınlıktı. Ama o zamanki politik psikoloji bu şekildeydi. O sırada Demirel’in yol, fabrika, elektrik gibi sözleri bize çok yavan geliyordu, çünkü şu kadar yol dediğiniz zaman,” üzerinden emperyalistlerin arabası geçecek” dediğinde bir Marksist, siz bir şey diyemiyordunuz. Bu o zamanki Marksizm’in de ne kadar ilkel düzeyde olduğunu sağcı gençlerin de düşüncesinin ne kadar ilkel düzeyde olduğunu gösterir, kapalı Türkiye’ye denk düşer. II.Meşrutiyet ilan edildiğinde o özgürlük ortamında, Osmanlı Türkçe’siyle, Komünist Manifestosu yayınlandı, Baha Tevfik, Maddeyun Mezhebi yani materyalizm doktrini yayınlandı, İslamcı düşüncenin en kaliteli düşünürleri(Elmalı Hamdiler, Ziya Gökalpler..)o dönemde yetişti, ama Türkiye tek partiden çok partiye geçtiğinde hiçbir fikir o düzeyde değildir, Türkiye’de tek parti dönemi maalesef beyinlere beton dökmüştür. Onun için 1960’larda ortaya çıkan bu serbest tartışma ortamında maalesef solun seviyesi 1908’lerin çok gerisindedir, sağın seviyesi 1908’lerin çok daha gerisindedir.
“MHP’Yİ TERCİHİM TAMAMEN MİLLİYETÇİLİK ESASINA DAYANIR”, “MHP’DEN AYRILMAMA SEBEBİM; ‘KORKTU’ DENİLECEĞİNE, ‘ÖLDÜ’ DENİLMESİNİN TERCİH EDİLDİĞİ NOKTADIR”
Bu bir çılgınlıktı dediniz az önce…Siz MHP davasında idamla yargılanmış bir yazarsınız. Yaşar Okuyan, sizinle Mamak Askeri Cezaevinde kaldığı 28 gün içinde gördüğü işkence nedeniyle intiharı düşündüğünden bile bahsetmişti. Siz kendinizi dizginleyemediğiniz için atınızın ölümüne sebep olmaktan korktuğunuz için mi bu süreci yaşadınız? Yani MHP’ye feda olsun diye mi bunu yaşadınız?
MHP’ye feda olsun diye bir düşüncem yoktu hatta bunu MHP’de birlikte çalıştığımız arkadaşlar bilir, bir çok noktada MHP ile benim aramda ciddi itilaf vardı, hatta benim seminerlerimde ders vermem yasaklanmıştı, Hergün Gazetesinde yazarken bazı tefrikaların yarıda kestirilmişti, MHP’deki durum, benim Yozgat’ta genç bir avukat olarak Adalet Partisini çok kaotik görmemden, benim MHP’yi tercihim tamamen Milliyetçilik esasına dayanır. Ve ben MHP’yi tercih ettiğimde terör bu kadar tırmanmış değildi, çok münferit vakalardı, ondan sonra Türkiye’de sağ da sol da teröre süratle sürüklendi, MHP, bir terör planlaması yapmadı, gençleri planlayarak ‘komünistleri’ öldürmeye yöneltmedi, ama Türkiye öyle bir teröre sürüklendi ki, o onu derken günde 20 kişinin öldüğü bir ortam doğdu. Öyle bir ortamda benim MHP’deki bazı arkadaşlarla ciddi fikri itilaflarım vardı, aramızda çok sert tartışmalar olurdu, mesela ben, seminerlerde, İttihat Terakkiyi, Yakut Cemil’i, silahlı mücadelenin, militanlığın ne kadar kötü olduğunu anlatırdım, bu biraz rahatsızlık doğururdu, ben Türkçü hamaset yerine sosyal değişme, ekonomik gelişme, şehirleşme konularını anlatırdım, okunacak kitaplar arasına Türkçe Hamaset kitaplarından ayrı olarak, İsmail Cem’in,’ Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ni tavsiye ederdim…bu hem bir tereddüt, hem bir şaşkınlıktı, biz tartışmalı bir dönem yaşadık MHP’yle. Orada haklı olarak şu sorulabilir, ‘Madem tartışıyordunuz, ayrılsaydın!”İşte o nokta insanın ‘korktu’ denileceğine, ‘öldü’ denilmesini tercih ettiği noktadır. Düşünün tanıdığınız gençler öldürülüyor, çok sevdiğim rahmetli Gün Sazak öldürülmüş, siz bu gidişi tasvip etmediğiniz için istifa ediyorsunuz, halbuki korktuğunuz için ayrıldığınız söyleniyor, bunu göze alamıyorsunuz, o vakit ilkokulda bir oğlum var. onların bensiz kalmasını göze alıyorsunuz da ‘döndü, korktu’ denilmesini göze alamıyorsunuz.
“MHP’DEKİ ARKADAŞLAR BENİMLE’‘DEMOKRAT TAHA’ DİYE ALAY EDERLERDİ”
Militan bir milliyetçilikten, muhafazakar bir milliyetçiliğe evrimleştiğinizi söyleyenler için ikisi arasındaki şebekelerden geçişinizi nasıl ifade edersiniz?
Ben hiçbir zaman Militan milliyetçi olmadım. Benim Milliyetçi fikirlerim Nihal Atsız’dan kaynaklanmadı. Benim Milliyetçi fikirlerimde bunu şükranla yad ederim, iki ekolün çok büyük katkısı oldu ve beni büyük ölçüde farklılaştıran da o oldu: Birisi, Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan çizgisinin sosyoloji eğitimi, onlardan aldığım sosyolojik mantık. Bunu Erol Güngör’ün eserleri daha da güçlendirdi. Dolayısıyla Türkçü Hamaset açısından bakmak yerine sosyoloji açısından bakma çabası her zaman bana hakim oldu. İkincisi de Ali Fuat Başgil’den aldığım hukuk ve demokrasi fikri. Hatta zaman zaman MHP’deki arkadaşlar başta Yaşar Okuyan olmak üzere benimle ‘Demokrat Taha’ diye alay ederlerdi, şaka yaparlardı daha doğrusu alay değil de…
“MEHMET ALİ AYBAR’I ÖVEN YAZILAR YAZMAM İSTENMEDİ, SOL İSEN HAKARET ETMEN LAZIM”
Sadece MHP’liler tarafından değil solcuların da alaylı tavrına maruz kalmışsınız…Solcuların yemeğine davet edildiğinizde, CHP milletvekili dostunuz Memduh Hocaoğlu sizi görünce, “Senin burada ne işin var!” diye takılmış…Her Mecliste bulunma sorumluluğunu neden duyuyorsunuz?
Bu DİSK’in bir toplantısıydı, seçim araştırmasının açıklanmasına ilişkin, ben bugünkü DİSK’e sempati ile bakıyorum. Ayrıca CHP gibi değil, gerçekten sosyal demokrat bir hareketin meydana gelmesini, demokrasi ve ülkenin bütünlüğü açısından çok gerekli görüyorum. O sebepten onlara sempati duyuyorum, yazılarımda yer veriyorum. O toplantıda, Memduh Hocaoğlu ile karşılaştım, Memduh Hocaoğlu benim çok değerli bir dostumdur, biraz da şaka olarak’senin ne işin var burada, sen sağcısın”dedi. Masaya da Erdal İnönü’nün eşi Sevinç hanımla beraber oturduk, o da şuradan geliyor, ben Erdal İnönü’ye çok değer verdim bilim adamı olarak ve her kitabı yayınlandığı kendisiyle program yapmıştım, İnönü vefat ettiğinde onun hakkında Türkiye’de en iyi yayını ben yaptım, bunu iddia ediyorum. Şu kitabında şu yazıyor, bu kitabında şu yazıyor diye bir bilim adamı hakkında onun bir öğrencisi nasıl konuşursa o şekilde yorum yaptım, Sevinç hanım da benim gerek bu yazı ve konuşmalarıma gerek İnönü’nün kendisine duyduğum saygıyı çok iyi biliyordu, İnönü Dostları toplantısına beni de çağırdı, ben büyük bir onur duyarak gittim, DİSK’in toplantısında da yan yana oturduk. 1980 öncesinin bir anektedonu sizinle paylaşmak istiyorum.”Ben Hergün Gazetesinde yazı yazıyorum, Mehmet Ali Aybar’ı öven yazılar yazıyorum. Ki Mehmet Ali Aybar Leninizm’e karşı çıkıyor. ‘Lenisist Komünizm’diye Hergün Gazetesinde bir yazı tefrik ettim, “Aybar çok çok haysiyetli bir insan, çok doğru yapıyor karşı çıkmakla ama markizm tarafı yanlış olmakla beraber Leninizm’e karşı çıkması isabetlidir”diye o günkü bilgi birikimimle hakikaten teori sayılabilecek düzeyli bir yazı. Halbuki o günün lisanında kullanılan dil bu değil, sol isen hakaret etmen lazım, sonra siyasal bilgiler fakültesinde bir gurup akademisyen ve bunların başında Prof. Yahya Zekai Tezer, Etyen Mahcupyan, Elizabeth Özdalga var bunlar sosyal demokrat bir dergi çıkarıyorlar, hem MHP’yi(sağı, kapitalizmi)şiddetle eleştiriyorlar. Hem de Marksizm’i şiddetle eleştiriyorlar. Ben Hergün Gazetesinde ‘Bunları da öğren!”diye bir yazı yazdım. Sonra bunlarla daha yakın bir tanışma isteği hissederek telefon açtım, telefona Yahya Zekai Tezer çıktı, çok memnun olurum buyurun dedi, çok büyük bir nezaketle karşıladı, ben ayrılacağım sırada Yahya Zekai Tezer dedi ki:”Taha bey bunu bir nezaketsizlik saymazsanız sizden bir ricada bulunacağız, lütfen bizi övmeyin köşenizde, çünkü bize ‘faşistlerin övdüğü dergi’ diyorlar. “Kutuplaşmanın ne olduğunu görüyorsunuz. Hergün okuyucularının bir kısmı da,”Şimdi sırası mı solun iyisi olur mu”diye beni eleştirmişlerdi. Bizim genlerimizde nasıl bir kutuplaşma derinliği var ve bundan nasıl sakınmamız gerekir bir ibret olsun diye anlattım.
“BAZI OKURLAR DİPNOT GÖSTERMENİN BİR MALUMAT-I FURUŞLUK OLDUĞUNU SÖYLEDİLER”
Objektifliğiniz açısından da önemli bir örnekleme. Son derece titiz, ciddi ve nerdeyse her cümlesinin ardına bir dipnotu koyacak kadar da iddialı bir yazar olarak tanımlanıyorsunuz. Bilgilerinizi hazırdan sunarken veya kaynak kullanırken daima koruduğunuz şey nedir?
Dikkatimi koruyorum, dikkatli yazıyorum, bir yazı bittikten sonra ertesi günü ne yazabilirim diye düşünmeye başlıyorum, sürekli haberleri izliyorum, şu konuyu yazabilirim dediğimde o konuyla ilgili bilgileri internetten gözden geçiriyorum, gerektiğinde meraklısı daha çok okuyup daha geniş bilgi sahibi olsun diye. Zaman zaman dipnot da gösteriyorum, bazı okurlar dipnot göstermenin bir malumat-ı furuşluk olduğunu söylediler, tereddüde düştüm, ama okuyucularımın pek çoğu bundan dolayı teşekkür ettiler hatta bir çok lisans yapan öğrenci gösterdiğim dipnotlardan faydalandığını, başka ne kaynaklar gösterebileceğimi sordular.
“EMRE KONGAR’IN O ELEŞTİRİSİNİ CİDDİYE ALMIYORUM”
Bu dipnotlardan rahatsız olanlara bir örnek.. Emre Kongar, “ Bazı temel metinleri -Huntington’ın kitabında söyledikleri gibi- ya anlamıyor ya da bilerek okura yanlış aktarıyor.”demişti. Belgesel tarama tekniğinizin zayıf kaldığı yada okuyucuya doğru bilgiyi verirken afalladığınız anlar oldu mu?
Kesinlikle hayır, Emre Kongar’ın o eleştirisini ciddiye almıyorum, Emre Kongar ile aramızda yaşanan düzeyini de koyduğumuz bir polemik sırasında söylediği sözdür, ben Emre Kongar’ın o eleştirisini yazdığım cevapta, Huntington’ın hangi sayfasından ne aldığımı dipnot olarak gösterdim. Emre Kongar diyebilirdi ki, “Taha Akyol, dipnotta şu alıntıyı yapmış halbuki İngilizce kaynakta şunu söylüyor o yanlış tercüme etmiş”demedi, böyle bir genelleme yaptı, ciddiye almıyorum bu eleştiriyi.
“EĞER MUTLAKA İKİYE İNDİRİN DERSENİZ AŞKIMI; BİRİSİ EŞİMDİR, ÖTEKİ KİTAPLARDIR.”
Menderes’in üç aşkını anlatmıştınız bir yazınızda, Ayhan Aydan, Berin Hanım ve Anadolu insanı. Sizin için aşk sadece memleket meselelerinde yada gazetecilikte mi kaldı?
İnsan hayatında mutlaka aşk olmalı ama tek aşk olmamalı. İnsan eşine aşık olmalı, sadakatle bunu götürmeli, ama memleketine de aşık olmalı, kitaba da aşık olmalı, müziğe de aşık olmalı, bu aşkların hepsi bende yok keşke olsa, hayatın zenginliğidir, aşk derken de ilgilenmek, sevmek anlamında. Mesela ben müzikte sadece bir dinleyiciyim, keşke bir enstrüman çalabilseydim bunu arzu ederdim, spor tarafım zayıf keşke o aşklarım da olsaydı eğer mutlaka ikiye indirin derseniz aşkımı; birisi eşimdir, öteki kitaplardır.
“BEN LİBERALİZM’İ ÖZAL’DAN SONRA TANIDIM”
“Zihinlerin açık olması, görüşler arasında iletişimin bulunmasıdır” diyerek ateist dostunuzun mektubunu yayınlamıştınız. Burada inandığınızdan farklı yazmanın sizi zor durumda bırakacağını mı anlatmaya çalıştınız?
Evet onu bir iltizam ateist dostumun mektubu diye yazdım, bir bilim adamının mektubu diyebilirdim, ben muhafazakarım, Elhamdülillah Müslüman’ım. Ama istedim ki, bir ateistle bir muhafazakar da dost olabilir. Görüşlerin farklılığı ayrıdır, şahsi dostluklar, sosyal ilişkiler ayrıdır bunu göstermek için öyle yaptım.Ben hiçbir zaman inandığımdan farklı yazmadım. Hiçbir şeyi politik, taktik olsun diye yazmadım, inandıklarım yanlış da olabilir, mesela ben 12 Eylül öncesinde ekonominin toplumcu bir karaktere sahip olmasını savunuyorum, yanılmışım, şimdi Piyasa Ekonomisini savunuyorum. Ama ben 12 Eylül öncesinde sosyoloji diyordum, yine diyorum, 12 Eylül öncesinde demokrasi diyordum, yine diyorum, 12 Eylül öncesinde ben liberalizmi tanımıyordum, Türkiye’de tanımıyordu, Özal’dan sonra tanıdım, bu bana yeni bir ufuk açtı ama hayatımın hiçbir döneminde inanmadığım bir şeyi taktik olsun, jest olsun diye kıvırmak için yazmadım, hep inandıklarımı yazdım.
“BENİM PROGRAMLARIM MUHABİRİN YAPACAĞI İŞLER DEĞİL”
Muhafazakarlığı liberalizmle, entelektüel ve kentli içerikle harmanlayan bir lider profilini her zaman destekliyorsunuz. Hatta Ahmet Hakan, konuklarınıza sorularınızı "Benim beklediğim cevap şudur" tarzında biraz yönlendirerek sorması bundandır” diyor. Sizin beklediğiniz cevaplar neye göre şekilleniyor?
Başta Özal olmak üzere evet. Valla benim soru sorarken böyle bir kastım yok ancak konuyu araştırarak konuğumla müzakere ettiğim için o konuda ister istemez kanaatim var olarak soruyorum ama muhatabım farklı bir şey söylediğinde de sonuna kadar dinliyorum. Dolayısıyla benim programlarım muhabirin yapacağı işler değil, ben o programları muhabir sıfatımla yapmıyorum, muhabir sıfatı çok saygın bir sıfattır, ama ben o programları; okuyan, yazan, düşünen, program yaptığı konuda fikri olan Taha Akyol sıfatıyla yapıyorum. Osmanlı Tarihinde Osmanlı Devletinin niye geri kaldığını yahut milli mücadelenin niye şöyle olduğu konularında benim kanaatlerim var, ister istemez sorularım o kanaatlerimi içeriyor, karşımdaki aynı fikirdeyse açıyor bunu, farklı fikirdeyse farklısını da söylüyor
“OKTAY EKŞİ DE, MEHMET BARLAS DA KENDİ KÖŞELERİNDE TARAFSIZ DEĞİL”
Peki düşünür Taha Akyol gazeteciliğin kıstasları altında kalıyor mu mesela “Gazeteci tarafsız mı olmalı?”başlıklı bir yazınızda Prof. Ali Fuat Başgil’i okuduğunuz gençlik yıllarlından beri demokrasiyi savunduğunuzu ifade etmiştiniz. Hangi anlarda sözcüklerinizi gazeteciliğin kerpeten uçlarından kurtarmak istiyorsunuz?

Mülakat yapıyorsam, haber yazıyorsam…mülakatın üslubu farklı olmalıdır, köşe yazısının üslubu başka olmalıdır. Köşe yazısı yazarın kendi görüşlerini, kendi kanaatlerini, kendi doğrularını anlattığı, olayları bu açıdan irdelediği yazılardır. Ama dün falanca politikacı ile görüştüm, falanca bürokratla görüştüm, şu konuda şöyle düşünüyor diye yazıyorsan, bu bir rapor yazımıdır, bu bir haber yazımıdır, orayı tarif edemezsiniz, kendi görüşlerinizi ayrıca yazabilirsiniz ama kendi görüşlerinizi onun ağzından anlatmazsınız. Piyasa Ekonomisi konusunda ben Piyasa Ekonomisini savunan bir yazı yazıyorum, bu benim hakkım, savunuyorsam da yazmalıyım, savunduğum bir şeyi yazmamak zaten etik olmaz ama ben piyasa ekonomisine karşı olan bir bilim adamıyla diyelim ki Korkut Boratav’la program yapıyorum..Ona illaki Piyasa Ekonomisi diye dayatmam olmaz ki, ben onun sosyalist olduğunu, piyasa ekonomisine karşı olduğunu bilerek çağırıyorum. Yada diyelim ki ben onunla mülakat yapıyorum, ne dediyse onu yazacağım, mülakat bittikten sonra şu görüşlere katılmıyorum, şu konuda şöyle düşünüyorum diyebilirsiniz. İşte haber yapmakla köşe yazısı yazmak arasındaki fark budur, ben köşelerimde tarafsız değilim, kendi doğrularımı savunuyorum. Oktay Ekşi de, Mehmet Barlas da kendi köşelerinde tarafsız değil, kendi doğrularını savunuyorlar. Ahlaki olan da budur, köşe yazarları kendi doğrularını savunsun diye vardır, Ama bu saydığım isimler biriyle mülakat yaptıkları zaman kendi görüşlerini değil mülakat yaptıkları kişilerin görüşlerini aktarırlar, aradaki fark budur.
“BENİM ARTIK TEK ŞAPKAM VAR O DA MİLLİYET GAZETESİ YAZARLIĞI. “
Peki bu sözü geçer gazeteci 1999’da CNN Türk’ün kuruluşundan 2008 yılına kadar Genel Müdür olarak görev yaptı… Ayrılık sebeplerinizi, ’ikilik olmasın’ diye açıklarken,” her başa geçen şapka olmam”tabirini kullandınız. Peki sonra hiçbir şapka kellesiz kalmadı diyebilir miyiz?
2009 yılında oldu bu hadise. 2001’de Nuri Çolakoğlu getirildi, ben sonra tekrar getirildim, sonra Mehmet Ali Birand getirildi. Rtük, CNN Tuk’ün frekansını haksız olarak, kanunları çiğneyerek, AK Parti partizanlığı yaparak vermedi, bunun üzerine CNN Turk, bir sinerji yaratmak üzere kardeş kanal kurma kararı aldı, sonra ikinci mali tedbir CNN Turk’ün ve Kanal D’nin haber merkezlerini birleştirip bir havuz yapmak, kendi mizacına göre haber yapması, Böylece CNN’in Genel Müdürü Ferhat Boratav, Kanal D’nin haber yayın müdürü Mehmet Ali Birand, dün ayrı ayrı iş yaparken bugün bir iş haline gelmiş olacaktı. Bunun başına kim geçecek? Mesele budur, Aydın beyin söylediği, “Taha Akyol gurubuna devam etsin ama haber yayın müdürü Mehmet Ali Birand olsun.” Neden? Mehmet Ali Birand daha büyük bir kanalın(KanalD)haber genel ayın müdürü, onun CNN Turk’ün genel yayın müdürünün altına girmesi uygun olmaz. Hakikaten de olmaz, iki, Mehmet Ali Birand daha karizmatik bir isim, daha tanınmış bir isim, daha haberci bir isim, onu daha aşağı yani Ferhat Boratav’ın altına koymak olmaz, O zaman biz Ferhat Boratav’ı biz danışman yapalım, Mehmet Ali Birand böyle olsun ve Taha Akyol üstte bulunsun, bunu bana söylediklerinde bunu kabul etmeyeceğimi söyledim ve iki gerekçe söyledim, Ben Ferhat Boratav’la çalışıyordum, Ferhat Boratav’ı genel yayın müdürlüğünden aldığınızda benim bir numara olarak devam etmem, sadrazam kellesi verip, saltanatı devam eden padişah gibi olur bu bana yakışmaz dedim, ikincisi ben her başa şapka olmam, burada bir tek şapka olması lazım bir kişi yönetmesi lazım, o da Mehmet Ali Birand’dır. İkimizde bir kanalı yönetmeye kalkarsak iki başlılık olur yürümez. Birand, burayı kendi bildiğince rahatça yürütmelidir diye ben istifa ettim, istifa tarihim 24 Aralık 2008’dir, o günden bu tarafa CNN Turk’te sadece program yapıyorum, haberle, yönetimle hiçbir alakam yok….Benim artık tek şapkam var o da Milliyet Gazetesi yazarlığı.
“TÜRK MEDYASINDA VE TÜRK ENTELEKTÜELLERİNDE GENEL BİR ZAAF VAR, “KONULARI FİKİR VE PRENSİP DÜZEYİNDE DEĞİL, KİŞİ VE KURUM DÜZEYİNDE DÜŞÜNMEK. “
Burhan Ayeri, sizin için, “Eski dostumuz Akyol’da AK Parti’ye körü körüne sahip çıkma refleksi oluşmuş. Sırf iktidarı savunmak için 9 bin işgünü primle emekliliği bile savunmaya kalktı. ‘Mezarda emekliliğin’ sözcülüğünü yapabildi.”demişti. Dostlarınızı şaşırtacak şiddette manevranız olduğunu kabul ediyor musunuz?
Hayır. Ben Turgut Özal zamanında da Özal’a:”Çankaya şişmanı, işçi düşmanı”diyenlerin değil, Turgut Özal’ın kararını destekledim, çünkü ben piyasa ekonomisine inanıyorum, bu ekonomide politik dayatmayla ücret fiyatları belirlenemez. Ben piyasa ekonomisini savunuyorum, piyasa ekonomisinde serbest pazarlık özel sektörde olur, kamu sektöründeki pazarlıklar politiktir, Özal sektörde masaya oturursunuz, Koç der ki, ben kepengi indiriyorum, bu fiyatları ödeyemem, ama devlet ben kepengi indiriyorum, demir yollarını çalıştırmıyorum diyemez, öyle olunca siz demir yollarını durdurma gibi, tehdit yaparak, hak etmediğiniz ücreti alabilirsiniz, hak etmediğiniz derken bunu etik anlamda söylemiyorum, ekonomik anlamda söylüyorum, demiryollarının bütçesine göre ücrete ayrılması gereken para neyse verilmesi gereken ücret odur. Ben Çiller zamanında da; o zamanki sendikalar, başkana, –diz çöktüreceğiz bu ücreti vermezsen”dediğinde, bu toplu pazarlık değil siyasi şantajdır, toplu pazarlık ancak özel sektörde olabilir diye yazılar yazdım, bu benim dünya görüşüm. Şimdi siz diyorsunuz ki, “güneş iyidir”Kim iktidara gelirse gelsin “güneş iyidir”demek zorundasınız siz. Şimdi siz diyorsunuz ki “piyasa ekonomisi iyidir” Ak Parti iktidara gelip, piyasa ekonomisi yaparsa ben Ak Partili olmayacağım diye, kötüdür mü diyeceksiniz? Buhar Ayeri benim çok saygı duyduğum, benim gazetecilik serüvenimin gelişmesinde çok büyük katkıları olan birisidir, Yankı Gazetesinde iken o benim genel müdürümdü. Bu eleştirisi haksız fakat kendisini çok sevdiğim için köşemde de, telefon açıp da haksızlık yapıyorsun demedim. Düşünün, Özal zamanında Zonguldak grevine karşı çıkan bir yazar, şimdi AK Parti iktidarda var diye bunu desteklemesin mi, Demirel’in genç emekliliği kanununa ben şiddetle8genç emekli olmaz, SSK iflas eder, bütçe kaynakları yatırıma gideceği yerde 30-40 yaşında emekli olmuş gençlere bahşiş olarak gidecek diye) karşı çıktım. 9 Bin iş gücünü nasıl farklı açıdan değerlendireyim mümkün mü? Türk medyasında ve Türk entelektüellerinde genel bir zaaf var, “konuları fikir ve prensip düzeyinde değil, kişi ve kurum düzeyinde düşünmek. “ Piyasa ekonomisi iyidir ama AK Parti yaparsa kötüdür, bu fikir düzeyinde düşünmek değil, kişi ve kurum düzeyinde düşünmektir, Kürt meselesini sakinleştirmek için adımlar atılmaları, demokratik açılımlar yapılmalı…Bunu İnönü yaparsa iyi, Tayyip Erdoğan yaparsa kötü, bu dürüst bir davranış mı? Ben İnönü’nün açılımları da çok doğru diye yazdım, şimdi Tayyip Erdoğan’ın açılımlarını da çok doğru diye yazıyorum. Ben Deniz Baykal’ın yeni sol açılımını, “Çok doğru yapıyor, Türkiye’ye böyle bir sol lazım”diye yazdım, şunu da açıklayım, Deniz Baykal, CHP’nin genel başkanlığından istifa edip tekrar döneceği zaman ilk aradığı iki-üç gazeteciden birisi bendim. Dönüşüne destek sağlamak için, haklı olarak her politikacı yapar bunu, “Ben senin düşüncelerini biliyorum, sol hareketini destekledim teşekkür ederim, şimdi tekrar dönmek istiyorum, çünkü CHP daha kötüye gidiyor” Ne dersin? Ben şimdi Baykal’ı eleştiriyorum, Yenisol olduğu için eleştirmiyorum ki, tekrar 1930’lara döndü diye eleştiriyorum, Baykal tekrar İsmail Cem ile yeni sol dediği politikalara dönse, en hızlı destekçisi ben olurum. Mesela CHP’yi şiddetle eleştiriyorum ama türban açılımını da şiddetle desteklerim. Burada Türk medyası ve entelektüellerinin zaafının altını tekrar çizmek isterim, “çok kişi ve kurum odaklı konuşuyorlar….”Sorunları genel prensipler açısından ele almıyorlar. Bir insan hem piyasa ekonomisinden taraf olacak hem de erken emekliliği savunacak, bu mümkün mü? Şu var, siz, ben muhalefetteyken bol keseden atıyoruz, 40 yaşında emekli olsunlar, iktidara gelince sıkışıyoruz, yok 65 yaşında emekli olsunlar”diyoruz. Baştan beri 65 yaşında emekli olsunlar diyen bir adam dün sizi eleştirirken bugün sizi destekliyor, siz iktidara geldiğiniz için değil, çözüme teşebbüs ettiğiniz için.
“KÜRT AÇILIMINI EN ÇIKMAZA SOKAN, ABDULLAH ÖCALAN OLDU”
2008 de yazdığınız ‘Laiklik de açılmalı’ başlıklı yazınızda, CHP’nin muhafazakar kesim için, AKP’nin farklı inançlar için, DTP’nin Türklük değerleri için, MHP’nin etnik renkler için açılımda bulunmasını söylüyordunuz...Bunlardan en çıkmaza gireni neden MHP oldu?
Bana durumu en çok çıkmaza sokan Abdullah Öcalan oldu ve onun Emine Ayna gibi DTP deki sözcüleri oldu. MHP’nin üslubunu yanlış buluyorum, MHP bu açılıma destek vermeyebilir ama hiç olmazsa daha makul bir üslup kullanmalı, Kürt vatandaşlarımızın nasırına basmayacak, onları rencide etmeyecek bir üslup kullanmalı. Tıpkı bizim DTP’lilerden Türk vatandaşların nasıra basacak üslup kullanmamalarını istememiz gibi. MHP’nin muhalefeti ne olursa olsun devam etmekte olan bir açılım tarafı var. Bu açılım çabasını MHP engellemiyor ama bu açılım çabasını DTP’nin tavrı engelleyebilir. Toplumda meydan getireceği reaksiyonla. Nitekim Öcalan’ın avukatları tarafından açıklanan sözleri çok zararlı olmuştur, 1999’da diyor ki:”Şiddet çözümü engelliyor, Türkiye’den çekilin!”Şimdi bir açılım başlamış, herkes bekliyor ki yapıcı bir şeyler söyleyecek, “Kürtlerin de savunma gücü olsun”diye konuşuyor. Açılımı MHP engelleyemez ama açılımı Öcalan’ın, DTP’nin, terör örgütünün engellemesinden korkuyorum.
“TÜRKİYE’DE ATATÜRKÇÜLER VE ASKERLER ÇAĞIN ÇÖZÜM FORMÜLLERİNİN NASIL DEĞİŞTİĞİNİ GÖRMELİLER”
“Atatürk, 1926’da İngiliz Henry Dobbs’a söylediği gibi, “Daha kuşaklar boyunca” Kürtçü bir milliyetçiliğin oluşmayacağını düşünmüştü.”diyorsunuz. Bu zamanla Türkleştirmenin mümkün olacağına dair inançla söylenmiş bir söz müydü?
Atatürk’ün Kürtleri Türkleştirme konusunda bir sözü yok ama uygulanan politikalar baktığınızda milli mücadele döneminde hatta Lozan döneminde bu meseleye yaklaşımı farklı, zaferden sonra bu meseleye yaklaşımı farklı. Lozan’da Ocak 1923’te Musul meselesi pig noktaya çıkmış, Lord Curzon, Türkiye’yi sıkıştırmak için Kuzey ırak’ta Kürtler otonomi vermekten bahsediyor, Türkiye’nin de Kürtleri tanıması gerektiğini söylüyor. Atatürk, Ahmet Emin Yalman’ın sorusu üzerine,”Kürtlerin adından bahsetmezseniz, sorun çıkarırlar, bizim Anayasamızda da vilayetlerin bir tür mutaliyeti, özerkliği vardır”diye bir yaklaşım sergiliyor. Lozan’da imzalar atıldıktan sonra bakıyorsunuz, illerin muhtaliyeti kaldırılmış. Sonra 1926’da bugünkü sınırlar çizildi (çok kötüdür bu sınırlar, güvenliği sağlayamıyoruz9 o vakit Ankara’nın kafasında çok büyük bir sancı var. Sabahlara kadar uyuyamıyorlar, Kuzey Irak’ta İngilizler bir Kürt muhtar devleti kurarlar da bu fikir, Türkiye’ye de intikal ederse….Bunu İsmet Paşa, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal dile getiriyor. İşte Mustafa Kemal İngiltere’nin Irak Komiseri Dobs ile yaptığı görüşmede, Dobs ona garanti veriyor, diyor ki,”Bugünkü sınırlar çizildi, siz hiç endişe etmeyin, biz orada Türkiye’yi bölecek bir faaliyete izin vermeyiz”Atatürk bundan memnun olduğunu ifade ediyor, ve diyor ki: “Zaten Kürtler en az iki nesil kendilerini yönetecek veya milliyetçi duyguya sahip olacak bir noktaya gelemezler” Sanıyorum bu dönemde bir Türkleştirme düşünüldü ama Türkleştirme için Türkiye’nin ekonomik imkanları müsait değildi, Türkiye’nin yol şebekesi, eğitim kadrosu müsait değildi. Türkiye’nin elektrik üretimi müsait değildi, dolayısıyla Kürtler asırlardan beri yaşadıkları mezralarda aşiretlerin içinde kaldılar. Ekonomik ve sosyal entegrasyon sağlanamayınca Türkleştirme işi baskı yoluyla yapılmak istendi, Atatürk’ün talimatıyla yazılan lise kitaplarında, “Kürtlerin aslında Türk olduğu, onların Kürt olduğunu yabancıların ifade ettiği dile getirildiği söylendi bir Kürtleştirme politikası uygulandı, fakat burada o kadar ileri gidildi ki nasırlara basıldı”diye yazıldı. Bir örnek vereyim, Türkçe konuşmayan para cezası ile cezalandırılıyor, o vakit Diyarbakır’ın yakın köylerinde Kürt kadınlar, sabahın erken vaktinde ayran yapıp, yürüyerek Diyarbakır’a gelip, Diyarbakır’da, Kürtçe, ‘Ayranım güzel’ gibi laflarla bunu testiler içinde satıp üç beş kuruş para kazanıp köylerine geri dönerlermiş. Türkçe bilmedikleri için söyledikleri ayranım güzel, soğuk ayran alın gibi sözlerinden ve para cezalarından dolayı şehre giremez oluyorlar. Bu ne demek, sosyal entegrasyonun engellenmesi demek. O zamanki düşüncede Kürtlerle, Türkleri birbirine entegre etmek, ayrılık fikrine imkan vermeyecek bir sosyal kaynaşma yerine aman bir mazarrat çıkabilir diye onları dışlamak düşüncesi hakimdi. Bu çok önemlidir, dışlama lafının altını çiziyorum, türban yasağı da bir dışlama geleneğinin devamıdır, Türkçe üzerindeki dil yasakları da bu dışlama geleneğinin devamıdır, dışlayıcı milliyetçilik, siyaset biliminde, sosyal bilimlerde bir terminolojidir. Bunun tipik örneği de, tek parti döneminde Cumhuriyet Halk Partisi doğudaki 12 ilde kendisinin teşkilatını kapatmıştır. Hatta Demokrat Parti kurulacağı zaman, Celal Bayar ve İnönü görüşürken diyorlar ki, “Ya doğu da keşke teşkilat kurulmasa” Değişen zihniyeti görüyor musunuz, o dönemde dünya böyle düşünüyordu. Daha çok iç içe geçmeye çalışıyoruz. Türkiye bölünmez derken, güneydoğuda her üç kişiden birisi batıya göçtü diyoruz, dışlayıcılık yerine entegrasyon tutuyor, Türkiye’de Atatürkçüler ve askerler çağın çözüm formüllerinin nasıl değiştiğini görmeliler, artık görüyorlar kanaati var bende onu da söyleyeyim çünkü bu açılıma,”devlet açılımı”deniyor.
“AVRUPA’NIN AZINLIK KAVRAMI BİZDEKİ ANLAMINI İFADE ETMİYOR”
Dışlayıcılığın entegrasyona dönüştüğü günlerin birinde..“Türkiye Barışını arıyor” başlıklı toplantı da Yaşar Kemal’in Kürtler azınlık değil kardeştir sözünü eleştirmiştiniz:”Azınlıkların kardeş olmadığını mı ima ediyor” diye.
Azınlık lafı bizde azınlık düşmanlığı bilinçaltında olduğu için ben öyle değilim diyor. Avrupa, azınlığı etnik kimlik anlamında kullanıyor, onlar siyasi geçmişlerinde azınlıkları yaşatmadılar, yok ettiler. Avrupa’nın bin yıllık tarihi, homojenleşme tarihidir, bizim yüz yıllık tarihimiz homojenleşme tarihidir, biz daha Türk karakteri hakim renk olmakla beraber Avrupa’nın azınlık kavramı bizdeki anlamını ifade etmiyor. Biz de azınlık deyince, gavur, Rum tohumu, ermeni tohumu gibi bilinç altındaki hastalıklı çağrışımlarla asla biz azınlık değiliz deniyor, matematiksel olarak azınlıksın
“HANGİ KÜRTLERİN? AKP’YE OY VEREN KÜRTLERİN Mİ, DTP’YE OY VEREN KÜRTLERİN Mİ”
Peki Kürtlerin asıl derdi aidiyetlik mi, aynilik mi?
Hangi Kürtlerin? Bak cevabı yok, AKP’ye oy veren Kürtlerin mi, DTP’ye oy veren Kürtlerin mi, kaldı ki DTP’ye oy veren Kürtlerin hepsi aynı görüşte mi, DTP’ye oy veren Kürtlerin içinde kongrelerine gidin, namaz vakti geldiğinde dışarı çıkıp namaz kılan Kürtler de var, DTP yayınlarına bakıyorsunuz, İstanbul ümmetçi olduğu, Kürt bilincini unutturduğu gibi 1930’lardaki Kemalistlere benzeyen yayınlar var. Onun için Kürtler ve Türkler diye genel kategoriler hayatın tabiatında var olan çeşitliliği, analitik farklılıkları gözden kaybettirmemeli, İstanbul’da Konda’nın araştırmasına göre nüfusun %15’i Kürt. DTP ne kadar o y alıyor, %4, siz hangi Kürt’ten bahsediyorsunuz? Onun için hangi Kürt dedim ben bu hangi lafını çok severim biliyorsunuz, onun için Hangi Atatürk diye kitabım var…
“AÇILIMI AK PARTİ VAR DİYE DESTEKLEMİYORUM, CHP DE OLSA DESTEKLERDİM”
2000 yılında Kürtçe TV’ye taraf olduğunuzu yazmıştınız. Bugün tarafı olduğunuz ve 10 yıl sonra gerçekleşmesini beklediğiniz şey nedir?

Rahmetli Turgut Özal, Kürtçe müzik yasağını kaldıracak, benim bundan haberim yok, beni telefonla aradı, ben Kürtçe şarkı üzerindeki yasakları kaldıracağım nasıl olur dedi, ben de çok iyi olur efendim dedim, o zaman buradaki arkadaşlarına anlat bunları, burada arkadaşların karşı çıkıyorlar dedi, buradaki arkadaşların dediği de ANAP’taki MHP’liler. Ben de kalktım, Ankara’ya gittim, Halit Şıvgın, Mustafa Taşar ile görüştüm, sonra Turgut Özal bu yasağı kaldırdı, benim şimdi açılımı AK Parti var diye desteklemiyorum, CHP de olsa desteklerdim, bundaki amacım; artık biz dışlayıcı dönemin zihnimize yerleştirdiği hafızamızla değil çağımızın bugünkü verileriyle düşünmeliyiz, bunun da yolu entegrasyondur, entegrasyon için de aradaki psikolojik duvar kalkmalı, düşünün diliniz yasaklanmışken kendinizi bu memlekete nasıl ait hissedeceksiniz? Etmedikleri belli, ne kadar isyan var. İktisat vekili Celal Bayar’ın 1934 yılında bir Doğu gezisi vardır, İnönü ve Atatürk’e rapor sunuyor ve orada Şeyh Sait isyanından sonra Kürt-Türk duygularının karşı karşıya geldiğini bir takım idare adamlarının Kürtlere kötü muamele olduğunu nasıl anlatıyor biliyor musunuz?”Korkarım bunun sonu büyük bir aksül amel olur, tepki olur. Tarih bir laboratuarsa oraya dışlayıcı milliyetçiliği koyduk bu sonucu verdi, şimdi birleştirici milliyetçilik, birleştirici diyorsanız hepimiz kardeşiz demekle olmaz, adamın diline, kültürüne saygı göstereceksiniz. TRT şeş’te regaip Kandili gecesi , Kürtçe ilahi söylüyorlar. Yemen ellerinde Veysel Karani…Dinlerken ağladım sonra Bosna’ya bağlandılar, caminin içinde genç, tesettürlü, nur yüzlü Boşnak kızları vardı, onlar da Boşnakça aynı ilahiyi söylüyorlar, Veysel Karani sözünün geçmesinden anladım. Yine gözüm yaşardı, Yahya Kemal’in bir şiiri vardır,
“Ta Budin’den, Irak’a, Mısır’a kadar
Fetih edilmiş uzak diyarlardan
Vatan üstünde hür esen rüzgar
Ses götürmüş bütün bu baharlardan” Bütün baharlardan sesler….
Osmanlı mirasçısıysanız bu ufuk genişliğine, bu kültürel zenginliğe saygı duymanız, sahip çıkmanız lazım.
“BEN MİLLİYETÇİLİK, MUHAFAZAKARLIK VE LİBERAL FELSEFENİN SENTEZİNİ YAPMAYA ÇALIŞIYORUM”
‘Tarihten Geleceğe’ kitabınızın da 25 yıl öncesine tekabül eden ilk baskısıyla arasındaki değişimi, döneklik ve reddi miras gibi görenler oldu. Bazılarına bu gibi görünen çirkin şeylerin aslı nedir?
MHP Genel İdare Kurulu iken yazdığım, virgülünü değiştirmeden aynen yayınladım, zamana göre elden geçirilmiştir değil, yeni bir önsöz yazdım, 25 sene önce bugün neyim değişmiş, neye devam ediyorum? Bu bir entelektüel cesarettir, 25 yıl önce ben, çoğulcu demokrasi diye bir yazı yazmışım, 25 yıl önce uluslaşma konusunda yazı yazmışım, bütün bunları milliyetçilik anlayışımın etkisiyle değil sosyolojiye dayandığını gösteren yazılardır bunlar. Bugün bunları aynen savunuyorum ama 25 yıl önce benim liberalizm konusunda bilgim yoktu. Türkiye’de herkes toplumcu bir fırtına içindeydi ama bu 25 yıl içinde dünya sosyalizmin, piyasa ekonomisinin pratiğini yaşadı, Bir çok insan gibi ben de yeni şeyler öğrendim, onları da eski bilgilerimle hamur ettim, ben milliyetçilik, muhafazakarlık ve liberal felsefenin sentezini yapmaya çalışıyorum. 12 Eylül’den önce bunun liberal ayağı yoktu, ama Ali Fuat Başgil’den öğrendiğim kuvvetli bir demokrasi ayağı vardı. Türkeş’in gazetesi olan Hergün gazetesinde yayınladığım tefrikalardan ikisinin adını söyleyeyim, birisi Menderes’in hikayesidir, öbürü demokrasimizin hikayesidir. Ben bugün 1979 yılında yazdığım Menderes’in hikayesini aynen imzalıyorum, 78’de yazdığım Demokrasimizin Hikayesini aynen imzalıyorum. O gün de tek partiye karşı çıkıyordum, o gün de askeri darbeye, ülkücüler yapsa bile şiddet hareketlerine şiddetle karşı çıkıyordum, bugün de…Ama o gün de ben Osmanlı-Selçuklu çizgisinde bir Milli Tarih çizgisini savunuyordum, bugün daha da kuvvetli savunuyorum.
“BEN TARİH OKUDUĞUM ZAMAN KENDİMİ SERBEST FIRKAYA DAHA YAKIN HİSSEDİYORUM. “
Peki 12 Eylül öncesi bilmediğinizi söylediğiniz Liberalizm için bugün de yanlış şeyler yapıyor olabilir misiniz?Cüneyt Ülserver’in "Liberaller AKP’yi Bırakır mı?" başlıklı yazınıza istinaden dediği gibi liberalleri, iki parti, AKP ile CHP arasında tercih yapmaya zorluyor olabilir misiniz?
Ben nereden öğrenecektim liberalizmi? Cüneyt’in öyle dediğini bilmiyorum, birilerini bir şeye zorlamak liberalizm felsefesini bağlayan bir şey değildir, bir de ben öyle yazdım diye Mehmet Altan, kendisini niye zorlanmış hissetsin?Böyle bir şey yok, ancak liberaller şunu görmelidir, liberaller muhafazakarlarla beraber olmadıkça politik güç haline gelemezler, entelektüel bir akım olarak kalır, bu sadece benim görüşüm değil, Ayşe Kadıoğlu, ‘Cumhuriyet Vatandaşlığı’ adlı kitabında bütün tarihimiz boyunca inkılapçı merkeziyetçiliğe karşı liberallerle muhafazakarların aynı yerde durduğunu söylüyor. Kazım Karabekir’in Terakkiperver Fıkrası, Atatürk’ün Halk Partisi ile yan yana koyduğunuz zaman daha muhafazakar. ‘Dini itikatlara hürmetkarız’ Ama Atatürk’ün partisi, Kazım Karabekir’in partisi devletçilik derken parantez açıyor’liberal’yazıyor. Adnan Menderes’in partisi, Demokrat Partiden önce serbest fırka, serbest fırka liberal fırka ve ben tarih okuduğum zaman kendimi serbest fırkaya daha yakın hissediyorum.
“KARABEKİR TAKINTIM, ATATÜRKÜN YAZDIĞI NUTUK’TAN GELİYOR”
Ondan mı acaba….‘Ama Hangi Atatürk’adlı çalışmanızın tek eleştiri noktası, Karabekir’e tutkunluğunuzdu. Kitabın ara ipinin bu tutkuda kalması neden sizce?
O kitabın başka türlü eleştirilemeyişidir, o kadar seviyesiz hücumlar oldu(zaten liboş, zaten gerici gibi..)ama şurada yanlış yazıyor, şu değerlendirmesi yanlış diye hiçbir eleştiri gelmedi. Sayın Alev Coşkun’un eleştirisi kaliteli bir eleştiriydi, ben eleştirisine uzun bir cevap yazdım. Ama nihayet söyledikleri, Karabekir tutkusu, benim Karabekir’e çok büyük saygı duyduğum doğru ama milli mücadelenin lideri ve devletin kurucusu, birinci adam, Atatürk’tür, bundan şüphe yoktur. Karabekir’e takıntım şuradan geliyor: bizim tarih anlayışımız, özellikle Kemalist kanatta Nutuk çerçevesinden şekillenmiştir. Atatürk nutku, 1927’nin politik ortamında Kazım Karabekir’i niye hapse attırdığını izah etmek için, milli mücadelenin gard cephesi kuruluncaya kadar ikinci adam olan Rauf Orbay’ın niye yurt dışına kaçmak zorunda kaldığını izah etmek için. Halide Edip Adıvar’ın neden Türkiye’de yaşayamaz hale geldiğini izah etmek için, İttihatçi Cavit beyi niye idam ettirdiğini izah etmek için, yani muhalefeti neden tasfiye ettirdiğini izah etmek için okunmuş siyasi bir mesajdır, Nutkun yanında Kazım Karabekir’in 1200 sayfalık İstiklal Harbimiz var. O da İstiklal Harbimizi başka türlü anlatıyor. Ben de objektif olmak için, Atatürkçüyüm dedi, Kazım Karabekir bunu dedi diye yazdım. Bunun adı Karabekir tutkusu mu? Karabekir’e çok büyük saygım var, bütün milli mücadele liderlerine…Bize bu hür vatanı onlar bıraktılar, saygım var ama birinin ötekine haksızlık yapmasını da anlamsız buluyorum, Atatürk bunu dedi, Kazım bunu dedi, benim kitabı eleştireceklerse- Hayır Atatürk öyle demedi desinler.
“KÜRT MESELESİNDE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE BİZE NE DİYOR?”
Sizin, “Artık Atatürk’ü bir doktrin babası değil, bayrak gibi milli bir değer olarak anlayabilmenin zamanı gelmedi mi?” şeklindeki cümlenizi “Atatürk’ü bayrak gibi bir millî değer yapmak, ondan ‘kurtulmanın’ da en iyi yoludur”şeklinde algılayanlar oldu. Ters köşeye yatırdığınız bu konunun doğrudan anlatmak istediği neydi?
Atatürkçülük adına yapılan doktrinlerden kurtulmak gerektiğini ben kabul ediyorum zaten ama bunu bir yol olsun diye değil, Atatürk’e saygı duyulması gerektiğini fakat Atatürk’ten ayet-i kerime, hadisi şerif nakleder gibi şöyle demişti, şöyle olacak, böyle demişti böyle olacak yaklaşımını bilim dışı bir tavır olarak gördüğüm için bunu ben böyle söylüyorum. Atatürkçü düşünce sistemi diye Kürt meselesinde Atatürkçü düşünce bize ne diyor, birisi çıksın bize söylesin.
“ATATÜRK 4 AYRI DÖNEMDE YAŞAMIŞTIR”
Üstelik Avrupa Birliği konusunda Yaşar Büyükanıt ile Vural Savaş’ın Atatürk için farklı iki yaklaşım sergilediğini iddia ediyorlar.
Atatürk’ün bir takım sözlerini alarak Avrupa Birliğine düşman da olabilirsiniz, bir takım sözlerini alarak Avrupa Birliğine yandaş olabilirsiniz. Yaşar Büyükanıt diyor ki:”Avrupa Birliği, Atatürk’ün muasır medeniyetlerin bir gerçekleşmesidir”, Vural Savaş diyor ki: “Atatürkçülüğe ihanettir”diyor. İkisi de Atatürk’ten sözler alıyorlar, neden?Atatürk 4 ayrı dönemde yaşamıştır, Atatürk’ün halifeyi, şeriatı göklere çıkaran, öven sözleri de vardır, Atatürk’ün bunları şiddetle eleştiren, bunları ’baş belası’ olarak gösteren sözleri de vardır. Bilim bize neyi söyler?Hangi şartlarda hangi politik stratejilerle konuştuğunu araştırmak gerektiğini söyler. Dogmatizm ise, bu sözleri Atatürk böyle söyledi, doğrusu budur demeyi söyler. Ben bilimsel olarak söylüyorum, hani hayatta en hakiki mürşit ilimdi?
“BENİM ‘POLİTİKADA ŞİDDET’ KİTABIMIN TARİHSEL BİR VESİKA DEĞERİ YOKTUR”
‘Politikada Şiddet’ kitabının üçüncü baskısında bir dil güncelleştirmesine gitmiştiniz. Eski eserlerin anlaşılabilirliğini arttırmak için dili sadeleştirmek işçiliği fazla olan bir takıyı inci tanesine dönüştürme gayreti mi?
Maalesef öyle..Benim ‘politikada şiddet’ kitabımın tarihsel bir vesika değeri söz konusu olamaz ama Halide Edip Adıvar, “Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri”nin bir vesika değeri vardır, yurtdışına gittiğinde Kemalist rejimi eleştiren bir tavırla ortaya çıkmıştır. Siz bunu sadeleştiriyorum diye kavramları değiştirdiğiniz zaman o eserin ruhu kayboluyor. Bir şey soracağım, şu üç kelimeyi bana sadeleştirin, taarruz, tecavüz, hücum…Bunlar farklı şeyler değil mi?Ben üçüne birden saldırı dediğimde, Halide Edip’in ne dediğini nereden bileceğim? Onun için bu sadeleştirme bir kültür katliamıdır, bu uydurma dil terim ve kavramlar vandalizmidir, Atatürk’ün sözü,”Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”..bunu sadeleştirdiler, “Gereksindirdiğin güç, damarlarındaki soylu kanda vardır”Aynı müzikaliteyi, aynı duygu derinliğini veriyor mu…Sadeleştiriyoruz diye hukuki esasiye kavramını, temel haklar diye çevirmişler, hukuki esasiye Anayasa hukuku demektir…Bu bir kültür katliamıdır maalesef.
“ERGENEKON’A BİR KABİLE, BİR AŞİRET YAPISI İZAF ETMEK YANLIŞ”
Sözcüklerin varyasyonu var ama bir de kuramların var:“Hariciler ve Hizbullah” isimli bir kitabınızda Haricilerle Hizbullah arasındaki sadece terörist olmanın değil, vahşi olmanın benzerlik ilişkisini kurdunuz. Peki PKK ve Ergenekon’un terör örgütü bağlamında misliyeti nedir?
Böyle bir mukayese bana sıcak gelmiyor çünkü Hariciler ile Hizbullah arasındaki benzerliğin bir takım sosyolojik dayanakları var. Sosyolojik dayanak da kapalı toplumun aşırılığı. Bu aşırılığın şiddete dönüşmesi, kapalı toplumda zaten şiddetin bulunduğu noktasından hareket ediyor, PKK hareketiyle Ergenekon hareketi arasında böyle bir benzerlik yapmak mümkün değil, PKK bir ölçüde böyle izah edilebilir, etnik milliyetçiliği ve kapalı toplum olarak ama Ergenekon içinde her cinsten adam var. Ergenekona bir kabile, bir aşiret yapısı izaf etmek yanlış. Ergenekon bir terör örgütü, hakkında açılan davayı hukuk konusunda daha dikkatli olunması uyarısıyla birlikte destekliyorum ama Ergenekonun PKK ile yönettiği iddialarını fantezi buluyorum.
“ÇATIŞAN İKİ KAVRAMI, ÜÇÜNCÜ BİR KAVRAM NÖTRALİZE ETMELİ.”
Bizim sağ-sol kavgamızın başka ülkelerdeki sağ-sol kavgasından daha şiddetli olmasının nedenini, bilinçaltındaki mezhep kavgası olarak görmüştünüz. Bu mezhep kavgası daha neleri gölgede bırakır sizce?
Toplumda itilaflar katmerledikçe şiddetlenir ve çözümü zorlaşır, sağ sol ayrılığı Türkiye’de alevi suni farklılığıyla örtüşünce birden bire derinlik kazandı, insanlar falanca fabrika devletin mi özel sektörün mü olsun diye övünmezler ama sağcılık kavramıyla dini değerler, solculuk kavramıyla Alevilerin değerleri birleştiğinde birden bire bunlar uğrunda ölünecek değerler haline gelir. O yüzden bu bir sosyolojik süreçtir, tarihsel ayrılıklar modern kavramlarla birleştiği zaman buna, yeniden kabileleşme deniyor, ve daha şiddetli hale geliyor, mesela Afrika’da demokrasi kabile itilaflarını şiddetlendirmiştir. Seçime gidiyorsun, bu kabile yarışı haline geliyor. O bakımdan Türkiye gibi imparatorluk mirasçısı, tarihi bagajı zengin olan ülkelerde kavramların çatışmaya dönüşmesi konusunda çok dikkatli olmak gerekir. Onun için de çatışan iki kavramı, üçüncü bir kavram nötralize etmeli. Yani demokrasi bunları nötralize edebilmeli yahut ben alevi siz Sünni iseniz bir farklılık olarak da alevi olarak sizin sağcı , Sünni olarak benim solcu olmamız bu gerginliği yumuşatır. Bir kimlik sizi ve beni çatışmaya götürüyorsa, üçüncü bir kimlik bizi birleştirmeli. İşte Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı diyoruz. Siz ve ben iş adamıyız, birimiz alevi yada Sünni, birimiz kürt yada değil fakat ekonominin düzgün gitmesinde ikimizin ortak çıkarı var, işte farklılığımızı azaltan bu, öyle olunca terör olsun istemeyiz, silah patlayınca para kaçar, buna çoklu kimlikler deniyor, bunu geliştirmeye Türkiye’de dikkat etmek lazım.
“BIRAKIN MÜSLÜMANLAR DAHA ÇOK SERMAYE SAHİBİ OLSUNLAR
“Silah patlayınca para kaçar”dediniz de… Max Weber’in ortaya koyduğu sermaye sekülerleştirir kavramından, dine paranın karıştığı boyutta, iktisadi konuların insanları laisizleştirdiği ve bunun için en laik Müslüman ülke olduğumuz söyleniyor, doğru mu?
Bu fikri ilk savunanlardan bir benim, dolayısıyla 28 Şubat’ta yeşil sermaye bir tehlike değil, bir kazançtır diye yazılar yazdım, şimdi siz yeşil sermaye iseniz doları hesap etmek zorundasınız, kar, yatırım…bunları hesap etmek zorundasınız. İslamcı bir ihtilalin olması sizin için felakettir, solcu bir ihtilalin olması da sağcı bir ihtilalin faşist bir ihtilal olması da felakettir çünkü silah patlayınca para kaçar, siz para kaçmasın diyorsunuz halbuki! Temel yaklaşım bu, Weber, sermayenin rasyonelleşmeyi getireceğini söylüyor, çünkü hesap ediyorsunuz, şunu yatırırsam kazanırım kaybederim diye. Bu ister istemez rasyonelleşmeyi geliştiriyor, öyle olunca bırakın Müslümanlar daha çok sermaye sahibi olsunlar…
“TÜRBAN, İHTİCANIN DEĞİL, MODERNLEŞMENİN SİMGESİDİR.”.” İSLAM ARTIK BURJUVALARIN DİNİ HALİNE GELİYOR”
Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet”kitabınızda, İran ve Osmanlıda, devlet kurumlaştıkça ’halk İslam’ından ’ulema İslam’ına geçildiğini anlatmaya çalışıyorsunuz.. Şimdi İslamiyet’in neresindeyiz?

Şimdi tarih boyunca bütün dinler göçebelerin dini olmuştur, şehirli esnafın, bürokratların, saray halkının dini olmuştur, Hıristiyanlık 17’nci yüzyıldan itibaren burjuvaların dini olmaya başlamıştır, İslamiyet de Türkiye’de burjuvaların dini olmaya başlamıştır, büyük değişim budur, o şık- ah evladım ne güzel de yakışmış dediğiniz sevimli türbanlı kız var ya işte bunun simgesi bu. Türban, ihticanın değil, bu yüzden modernleşmenin simgesidir. Defile yapıyor, şık giyinmeye özen gösteriyor, okuyor, keman çalıyor(Başbakanın türbanlı kızı), güzel sanatlar akademisine gidiyorlar. Türkiye’nin İslam tarihinde yaşadığı gelişim bu. Ya da Türkiye’nin devlet olarak değil, toplum olarak başarmakta olduğu değişim bu. İslam artık burjuvaların dini haline geliyor, köylülerin, arkasından bir süre varoşların, tarih boyunca da bürokratların dini olan İslam şimdi Burjuvaların dini haline geliyor. Bu daha yaratıcı, daha entelektüel değeri yüksek, daha estetik hassasiyeti olan İslam demektir. “Siyasal İslam’ın İflası” Olivier Roy, İslam kasvetli bir dindir diyor, Hayrettin Karaman ise “İslama göre düğünün meseleleri “adlı kitabında düğünü anlatıyor. Diyor ki:”Günümüzde düğün artık bir eğlence olmaktan çıkarıldı, yasinlerin, fatihaların okutulduğu bir matem haline getirildi” Dikkat ederseniz muhafazakar ailelerin düğünleri de çok eğlenceli olmaya başladı, 5 yıldızlı otellerde düğün yapıyorlar. Bazıları bunları yozlaşma olarak görüyorlar ben bunları gelişme olarak görüyorum.
“ANADOLU’DAKİ EN BÜYÜK DEVRİM, PİYASA EKONOMİSİNİN ANADOLU’YA GİRMESİDİR”
İslam’ın burjuva dönemi belki de Tayyip Erdoğan ile başladı
Bunu Özal başlattı. Çünkü Özal’ın başlattığı piyasa ekonomisi Anadolu’yu köylülükten ve ortaçağ tipi esnaflıktan iş adamlığına yöneltti, Anadolu’daki en büyük devrim, piyasa ekonomisinin Anadolu’ya girmesidir. Bülent Ecevit’in, ‘Atatürk ve devrimcilik’kitabında kadınlar tek başlarına sokağa çıkamadıklarını anlatıyor, alışveriş yerlerine gidiyorsunuz, çok şık giyimli türbanlı kızları, kadınları görüyorsunuz, çok mutluluk duyuyorum ben Türkiye’deki burjuvalaşma olayında.
“CİDDİ BİR MUHALEFETİN OLMAYIŞI AKP’Yİ SORUMSUZ DAVRANIŞLARA İTİYOR.”
Osman Ulagay; 1989’da “Özal’ı Aşmak İçin” diye bir kitap yazdığında siz, ‘aşamayacaklarını’ söylemiştiniz, aynı Ulagay,“AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu”nu yazdığında yine cevabınız, “aşamayacaklar”oldu.
Sosyal demokrat kitle partisinin yokluğu, AKP’nin alternatifsizliği ölümcül bir hal mi aldı?
Ben Osman Ulagay’a hala karşılaştığımızda, aşamadınız görüyorsunuz diyorum. Bu ciddi bir problemdir, mesela bu Kürt meselenin çözümünde sol bir destek aranıyor, CHP siz olmaz deniliyor. CHP’siz çok zor olur bu iş deniliyor ve ciddi bir muhalefetin olmayışı AKP’yi sorumsuz davranışlara itiyor. Başbakan, ‘uzlaşalım’derken bile dayak atar gibi konuşuyor. Kendisinin biraz yapıcı, dışlayıcılıktan daha uzak olması gerektiği konusunda Başbakanlar da kudret sahibi insanlar da dikkatin uyanabilmesi için enselerinde muhalefeti hissetmeleri lazım, demokrasinin ekseni budur. Lord Acton, İngiliz liberalizminin en büyük kurucu düşünürlerinden bir tanesi diyor ki, “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır”Onun için demokraside mutlak iktidar kavramı yoktur. Demokraside iktidar hem sınırlandırılmıştır hem de hemen gidip yerine geleceği hazırdır. Onun için Türkiye’de AK Parti’nin önümüzdeki seçimleri kaçırabilirim diye endişe duyacağı güçte bir sosyal demokrat parti olması lazım.
AKP’nin ikinci dönem sendromu yaşadığını ileri sürdüğünüz bir çok yazınızda elindeki kamu gücünü “siyasi cezalandırma” aracı olarak kullandığına işaret etmiştiniz. Üçüncü dönem sendromunda neler yaşanabilir?
Ben bunu RTÜK’te yaşadım. Bilim Felsefesi bakımından gelecek hakkındaki kehanetlerden her zaman sakınırım ama görünen şu ki AK Partinin alternatif değerinde bir sosyal demokrat muhalefete ihtiyacı var, eğitici olması için.
“ERMENİLERİN ACISINI DA ANLAMAK GEREKTİĞİNİ GÖREN BİR İNSANIM”
Peki….Ortak acı: 1915’teki Türk ve Ermeni olaylarını konu alan bir belgesel çalışmanız olmuştu. 1878’den itibaren bozulmaya başlayan ilişkilerin, nasıl milliyetçilik girdabına girdiğini anlatırken dengeyi nasıl korudunuz?
Denge kurayım diye anlatmadım, biraz diplomasi yaparak bu işi anlatayım diye bir kararım yoktu, sadece ben Türküm, ben Osmanlı mirasına çok saygı duyan bir insanım, ama Ermenilerin acısını da anlamak gerektiğini gören bir insanım, tarihe bu gözle baktım, tarih de karşıma böyle çıktı.