ANKARA, 23/08(BYE)--- İtalyan Magna Carta Vakfının internet gazetesi L'Occidentale'nin 18 Ağustos 2010 tarihli sayfasında, Annalisa Marroni imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
Cesur tavrı ve "geleneksel" müttefiklerinden bağımsız bir politika yürütme kapasitesi sayesinde uluslararası politikanın baş aktörü olan Başbakan Erdoğan'ın biyografisi, Türkiye'nin yeni milenyumdaki sürekli değişen imajındaki çelişkileri ve kimliğini yansıtıyor gibi görünüyor.
80 yıldan beri Türkiye kendine özgü resmî bir imaj çizdi ama bu imaj sıradan halkın düşünce ve fikirlerini çok yansıtmıyordu. Türklerin meşhur atası Mustafa Kemal, bağımsızlık hareketlerinin darbeleri altında yıkılmakta olan Avrupa'nın"Hasta Adamı" Osmanlı İmparatorluğu'nun otoritesini ortadan kaldırarak halkına modern ve laik bir ulus-devleti kurmak yolunda önderlik etti. O zamandan beri, yeni Türk yönetimi Kemalist ideolojiyi körü körüne takip etti ve imparatorluk geçmişine ait tüm kalıntıları elemeye ve Türkiye'yi Avrupa'ya benzetmeye çalıştı.
Arap alfabesi Latin alfabesiyle değiştirildi, çok eşlilik kaldırıldı ve kadınlara seçme hakkı verildi. Ayrıca, cezalar ve ticari kurallar Avrupa örneklerine göre düzenlendi ve İslami mahkemeler kaldırıldı, askerlere Türkiye'nin politik ve kültürel kimliğini kontrol etme ve ayarlama ile yeni anayasanın temel öğeleri yerine getirilmediğinde müdahale etme rolü bırakıldı. Türk toplumunu derinden etkileyen ve yüzyıllık İslamcı gelenek ile Batı modernliği arasında şizofren bir bölünmeye yol açan, yukarıdan indirilen ani ve etkili bir kesinti...
Bu süreç uzun süre devam etti. Askerler üç kere dizginleri ele alarak Türk politik hayatına doğrudan müdahale etti. Diğer durumlarda da Kemalist ilkelere bağlılığın muhafızı olan Millî Güvenlik Kurulu, benimsemediği politik oluşumları kapattı: 1989'dan önce, eski gücüne kavuşan komünist sol partileri ve bu tarihten sonra da İslami ideallere yakın olanları... 1997'de Kurul, Erdoğan'ın politikaya başladığı üniversite yıllarındaki akıl hocası eski Başbakan Necmettin Erbakan'ın Refah Partisini kapattı.
Geçmişte olanların ışığında bugün Türkiye'yi sekiz yıldır yöneten İslami Adalet ve Kalkınma Partisinde (AK Parti) Genel Başkan ve yedi yıldır Başbakan olan kişi ile İslami militanların sözlerini söyleyerek laik Türk ilkelerine meydan okuduğu suçlamasıyla 1998'de hapse atılanın aynı kişi olduğunu düşünmek zor gibi görünüyor. Bununla beraber, Erdoğan'ın 2007 seçimlerinde oyların yüzde 46'sını alarak kanıtladığı başarısının, şahsi siyasi rotası nedeniyle mi olduğu merak uyandırıyor.
Mütevazı kökeni ve alışılmışın dışındaki rotası, Erdoğan'ı muhafazakâr orta sınıf için bir model hâline getiriyor. Bir sahil muhafızının oğlu olan ve İstanbul'un en kötü üne sahip mahallelerinden birinin sokaklarında büyüyen Erdoğan, Marmara Üniversitesinden işletme dalında mezun olmadan önce çok katı bir İslami eğitim aldı. Modern Türkiye'nin önde gelen diğer siyasi aktörlerinden farklı olarak onun siyasi kariyeri, ne Atatürk'ün Kemalist ideolojisinin mirasçısı olan bir partinin militanlığı ne de bürokrasinin zirvesindeki bir görev nedeniyle oldu.
Türklerin gözünde Erdoğan, yozlaşmış devlet sistemiyle iş birliği yaparak ellerini kirletmiş değil, tersine fikirleri yüzünden hapis yatmış ve kamusal aktivitelerden uzaklaştırılmış bir kişi. Üniversite yıllarında profesyonel olarak oynadığı futbola aşık ve yakın zamana kadar kadınlarla tokalaşmaktan kaçınan ve eğer bir masada oturanlar alkol tüketiyorlarsa o masaya oturmamayı yeğleyen muhafazakâr bir Müslüman.
Refah Partisi militanlığı yıllarından sonra, siyasi kapasitesini gösterme fırsatı ilk kez Erdoğan'a 1994'te İstanbul Belediye Başkanı seçildiğinde verildi. Başarılı ve karizmatik Erdoğan, sahip olduğu tecrübeyle su sorunu, hava kirliliği ve büyük şehir trafiği gibi sorunları ustalıkla ele aldı hatta kamusal mekânlarda alkol satışını yasaklamaya bile kalkıştı. Muhtemelen işletme mezunu olması ona dünyanın en kaotik ve fazla nüfuslu şehirlerinden birinin kaynaklarını artırma fırsatı verdi ve yolsuzluğa karşı verdiği savaş da ona, çoklukla İslami inanca bağlı ve kötü yönetimden bıkmış küçük girişimcilerden oluşan halk kesimlerinin desteğini sağladı.
Türk egemen çevrelerinden dışlanmış, Avrupa yanlısı ama her zaman Müslüman, cesur ama ortak fayda için ödün vermeye hazır... Eğer Atatürk modern Türkiye'nin atası ise aynı anda İslam dünyasını izleme ve çok önemli stratejik ittifakları sürdürme kapasitesine sahip Erdoğan da günümüz Türkiyesi'nin portresidir.
Türkiye'nin uluslararası seviyedeki hedefleri birçok cephede yoğunlaşmış durumda. Türkiye, geleneksel olarak Batı'ya yakın bir ülke olarak resmedilir. Bununla beraber, son zamanlarda ülke, Doğu'ya bakmak için Batı kıyılarından uzaklaşmış gibi görünüyor. Ekim 2005'te başlayan ve Erdoğan tarafından kararlılıkla ileriye taşınan uzun ve yorucu Avrupa Birliğine giriş süreci hâlâ uzak görünüyor. Avrupa Birliği'nin talepleri sürekli daha fahiş olmaya başladı ve Türk halkı da büyük coşkuyla desteklediği bir projeden hoşnutsuz hâle geldi.
Şimdi Türkiye, kendini Avrupa standartlarına uydurmak için, askerlerin ve Millî Güvenlik Kurulunun rolünü azaltmaya, ulusal ekonomiyi iyileştirmeye başladı ve Anayasa reformuna girişti ama vatandaşları Avrupa ile bu tarz bir "ebedî nişanlılıkla" pek ilgili gibi değiller ve başka yerlere bakmaya hazırlar. Son yıllarda Türk dış politikasına farklı bir profil çizmeye başlayan Erdoğan, ya siyasi ileri görüşlülükten ya da fırsatçılıktan Türkiye'nin Avrupa ruhunu desteklemeye devam ediyor.
Slogan hep "komşularla sıfır problem" ama ideoloji artık Ali Babacan'ın yalnızca Avrupa yanlısı ideolojisi değil, bilakis 1 Mayıs 2009'da atanan yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından açıkça belirtilen yeni-Osmanlıcılık... Ona göre aslında soğuk savaş bittiğine göre Türkiye'nin ilk olarak Avrupa ile Asya arasında bir köprü olan coğrafi konumu ve kültürel olarak laik Müslüman bir devlet oluşu ve siyasi olarak da demokratik bir devlet oluşu sayesinde uluslararası bir rolü yerine getirme olasılığı var. Kısacası Türkiye,ABD'nin müttefiki ve Avrupa Birliğine aday üye olarak kalmasına rağmen kendi başına hatta bazı durumlarda ABD'nin ve Avrupa'nın desteğinden bağımsız bir şekilde, kendi çıkarlarını yeniden tanımlamaya başladı.
Davutoğlu'nun atanmasından önce, Gazze'nin bombalanmasından itibaren Erdoğan 2008 Dünya Ekonomik Forumunda Orta Doğu barışı hakkındaki oturumu tartışmalı bir şekilde terk ederek İsrail ile geleneksel yakınlığı tartışmaya açtı. Son diplomatik karışıklık, Erdoğan'ın İsrail baskını karşısında yer almada ve Batı Şeria'daki halk ve hükûmet ile dayanışmasını sunmada tereddüt etmediği, çok tartışılan Özgürlük Filosu olayı esnasında meydana geldi. Türk Başbakan, İslami bir dernek olan ve yardım götürülmesi işini organize eden, bununla birlikte aşırılık yanlısı İslami organizasyonlarla bağları da gözler önüne serilen İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfına (İHH) da desteğini ifade etti.
Türk ilişkilerinin genişlemesini kanıtlamak üzere 17 Mayıs'ta İran'a dördüncü tur diplomatik yaptırımı önlemek amacıyla İran'ın uranyum takası hakkında imzalanan bir anlaşmanın sonucu olarak kurulan sözde Lula-Erdoğan-Ahmedinejad ekseni var. Birçok uluslararası gözlemcinin bu anlaşmanın şeffaflığı hakkında farklı itirazlar ortaya atmasına rağmen, kimileri de, en ağır uluslararası krizlerden biri olan bu krizde, Türkiye'nin önemli ara buluculuk rolünün altını çizdiler.
Türk dış politikasının bir diğer önemli bağlantı noktası, Balkanlara olan ilgidir. Aslında son dönemde, Türkiye ile geçmişte Osmanlı İmparatorluğu yörüngesinde olan Balkan ülkeleri arasındaki temaslar ve diplomatik ilişkiler yoğunlaştı. Hedef özellikle ekonomik alanda stratejik iş birliği ve bölgesel istikrarın sağlamlaştırılmasıdır. Türkiye'nin Balkanlar'a giriş süreci 9 Ekim 2009'da Amerikalılar ve Avrupalılar tarafından anayasal reformlar için organize edilen Butmir zirvesinin başarısızlığıyla başladı. Tarihî (Osmanlı geçmişi) ve dinî (İslam) birlik adına, Avrupa ve Akdeniz'deki komşu ülkeler tarafından terk edilen Türkiye, Rusya ile birlikte bölgenin gelişmesi için olası bir partner olarak doğdu.
Türk dış politikasının ekseninin kayması, güçlü ekonomik nedenlerden de kaynaklanıyor. Aslında Avrupa, avro krizi nedeniyle sıkıntı yaşarken yaklaşık üç yıldan beri Türk şirketleri Orta Doğu ve Orta Asya pazarlarında son derece iyi sonuçlar elde ediyor. Erdoğan'ın partisi üzerinde konsensüs sağlanmasında önemli bir faktör de ekonomik iyileşmedir. Bunlar, Erdoğan'ın iktidara geldiğinden beri, 90'lı yıllar boyunca durumu yatıştırmak için özel tedbirler alınmasını gerektiren korkunç 2001 krizine kadar çeşitli ekonomik krizler yaşamış olan Türkiye'ye ekonomik istikrar sağlamak için uğraştığı şeylerdir.
2002’den bugüne kadar Türk ekonomisi sürekli bir toparlanma içinde; 2008 küresel ekonomik krizi bile frene dahi basmadan 2010'un ilk üç ayında yüzde 11,7'lik eşit oranda artış gösteren --ki bu oran ülkeyi Çin'in hemen arkasına yerleştirdi-- Türkiye'nin büyümesini durdurmaya yetmedi. AK Parti, son Ergenekon skandalının ortaya çıkardığı devlet yolsuzluğuna bulaşmamış az sayıdaki siyasi güçten biri olarak görülüyor.
Ne var ki seçimleri öne aldıran 2007 siyasi kriziyle Türk toplumu ikiye bölündü; bir tarafta ilericiler, dinî muhafazakârlar ve AK Partinin Türk ekonomisini düzeltmedeki önemli rolüne ikna olan seçmenler, diğer tarafta milliyetçiler, laikler ve dinin artan politik nüfuzuna karşı olan genç ilericiler. Bu; başörtüsü sorunu, Türkiye'nin AB adaylığını destekleme, ordunun rolünün yeniden düzenlenmesi gibi iç politikanın farklı yorumlarında görülen bir çatlak.
Erdoğan'ın seleflerini takip ettiği tek çizgi, Türkiye'nin bir türlü çözüme kavuşmayan sorunları gibi görülüyor; Kürtlere bağımsızlık, Ermeni soykırımının tanınması ve Kıbrıs sorunu. Ermeni katliamının tanınması yönündeki uluslararası baskının ardından Erdoğan'ın yaptığı son açıklamalar, uluslararası toplumun öfkelenmesine neden oldu. Erdoğan, Türkiye'nin 100 binin üzerindeki kayıtsız Ermeni'nin varlığına müsamaha gösterdiğini, eğer daha sıkı kurallar benimsenirse sınır dışı edilebileceklerini açıkladı. Yaklaşık yüz yıl öncesine uzanan ama hâlâ Türkiye'nin AB'ye girişini geciktirebilecek bir soruna, Türk Başbakanın tahammülsüzlüğünün kanıtı olan güçlü sözler.
Ülkedeki etnik azınlıklar özellikle Kürt nüfus için, "demokratik girişim" olarak adlandırılan bir programla yapılan yarım yamalak açılım girişimi, 2009'un sonunda gerilla faaliyetlerinin yeniden başlamasıyla tehlikeye girdi. 90'lardan beri beşinci Kürt partisi olan DTP, Erdoğan'ın desteklemek ister göründüğü açılım sürecini tartışmaya açtı. En nihayetinde Kıbrıs'taki durum, Annan Planı'nın başarısızlığı ve Güney Kıbrıs'ın AB'ye girişiyle tıkanmış bir şekilde kaldı.
Kısacası Erdoğan, Türk halkı gibi gelenek ve modernlik, İslam ve laiklik, Asya yanlısı amaçlar ve Avrupa yanlısı hevesler arasında kararsız kalmış bir Başbakan. Heterojen, çok yönlü ama aynı zamanda muhafazakâr ve geleneksel, son zamanlarda Türk egemen çevrelerinin yolsuzluğunun suç ortağı ama seçmenlerinin güvenini korumayı ve büyütmeyi başardı. 2011'de yapılması öngörülen gelecek seçimlere bir yıl kala Erdoğan, ön planda bir rol oynayabilir gibi görünüyor. Fakat Türk halkının, Başbakanın Türkiye'ye "merkezî bir rol" verme projesini desteklemeye devam edip etmeyeceğini görmek gerekir.