Son Haberler
29.05.2012 Salı 00:37
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

L'OCCIDENTALE: TÜRKİYE YENİ BİR 'OSMANLI BARIŞI' ARIYOR
26.07.2010 19:00

ANKARA, 26/07 (BYE)—İtalyan Magna Carta adlı vakfının gazetesi L'Occidentale'nin 21 Temmuz 2010 tarihli internet sayfasında, Francesco Petrucciano imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:

İstanbul, bir zamanlar Hilafet’in merkezi olan ve tarihin en önemli başkentlerden biri, Türkiye ise Doğu Akdeniz’de tarihi etkileri olan bir ülke ve yeni bir uluslararası hareketliliğe gerek duyduğunun sinyalini veriyor. Erdoğan hükümeti, seçildikten sonra ülkede ve ülke dışında çokça tartışılan toplumun laiklikten biraz daha uzaklaşması, ordunun zayıflaması, ayrıca ekonomiye daha liberal bir ivme kazandırılması gibi konulara dokunmakla kalmadı, aynı zamanda, Türk siyasi ekseninin Tahran’dan Saraybosna’ya kadar uzandığı, iyi yapılandırılmış, yenilikçi ve güçlü bir uluslararası politikanın öncülüğünü üstlendi.

Türkiye’nin coğrafi konumu, NATO ile birliği açısından her zaman önem ifade etmiştir. Anadolu’nun fiziksel konumu, Soğuk Savaş döneminde Atlantik sınırlarına istikrar, Avrupa ve Akdeniz sınırlarına da güvenlik getirdi. Türkiye on yıllardır, uyumlu çocuk olarak sevgi görmekteydi. Ona sahip olmak, batının Asya’da güvenli bir karakolu olduğu anlamına gelmekteydi. Tıpkı İsrail’in ABD için taşıdığı anlam gibi.

Sovyet MIG uçaklarından bu yana Avrupa-Amerika’nın kitlesel savunması hakkında korkulacak fazla bir şey yok, NATO kendi savunma ittifakını, küresel güvenliğin savunması maksadıyla uluslararası bir seferberlik çerçevesi üstlenmek ve barış görevlerine destek amaçlı olarak yapılandırmadı. Bu tabii ki Türkiye için çok şey demek. Aslında, duvarın yıkılmasına kadar, Doğu Atlantik sınırlarının savunması Türk askeri üslerinin hedefleriyle uyuştu ve İttifak tüm dikkatini, Avrupa’da Türkiye aracılığıyla, komünist fikirlerin nüfuz etmesini önlemek için Moskova tarafından finanse edilen PKK’yı püskürtmeye çevirdi. NATO’nun dikkatinin çekilmiş olması ve Avrupa ile bir evlilik, uzun süredir yerinde sayan Ankara’nın aklına değişimi sokan unsurlar oldu.

Rotada böyle bir değişimin farklı nedenleri olabilir. Ülkeyi ilgilendiren doğal sosyolojik ve tarihi değişimlere karşı koyma yetersizliği gibi nedenler… Modern Türkiye, kültürel anlamda Avrupalı bir Türkiye’yi hedefleyen batı yanlısı Kemalist düşünce tarafından şekillendi. Bu fikir, ilk otuz yılda cumhuriyeti eşi benzeri görülmemiş bir şekilde laikleştirme ve batılılaştırmayı tamamlama hedefi içeriyordu.

Tahttan çekildiği sırada Romanya Kralı Michael’ın söylediği gibi, siyasetteki en önemli şey, zamanın değiştiğini göz önünde bulundurmak ve ona göre davranabilmektir. Bu ilke, Türk siyaseti ve ordusunun oluşumu esnasında kavranmış gibi görünmüyor. Aksine ülke muhafazakâr bir şekilde davrandı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ordu tarafından yürütülen muhafazakâr siyasetin üstlendiği yeni şey şudur: Kemalist düzeninin dikte ettiklerini savunmak, geriye kalanları ise basitçe reddetmek… Çok sert bir politika olan darbeler yoluyla (çoğunlukla dinsel anlamda, Menderes olayında olduğu gibi) yenilik yapmada ve devletteki sapmaları ortadan kaldırmada aciz bir yönetim bugünkü şartlar altında yaşayamaz. Esnek olmayan bu durum, Kemalizmin gerçek anlamını kaybetmesine yol açıyor, laik model düşüncesinde, toplumun sürekli yenilenmesi batılılaşma olarak algılanmaktayken, bunun tersi yönünde eylemler bu fikrin inandırıcılığını kaybettiriyor. Ankara’daki Avrupa Topluluğuna yaklaşma düşüncesi 1963 ve 1970 anlaşmalarıyla başladı, 1987’de giriş için resmi başvuruyla tamamlanmasının ardından Avrupalılaşma sürecinde aşamalar başlamış oldu. Böylece resmi adaylık Brüksel tarafından resmen uygulamaya kondu.

Avrupa, serbest ticaret, azalan ticaret bariyerleri, Ortak Pazar gibi bir dönüşüm sürecinden geçerek, kültürel ve tarihsel homojenliklerin paylaşıldığı bir millet ya da bir devletler birliği olma vizyonu üstleniyor. Brüksel şu ana kadar durumu kavramış gibi görünmüyor. Türkiye imza bekliyor ve bu ülkeyi kültürel olarak Avrupalı görme tartışmalarına karşın, ortak hayal gücünde “Türk”, düşman anlamına gelmese bile “farklılığı” temsil ediyor. Tartışma aslında, ordunun devlet kurumları üzerindeki bağlayıcılığı dikkate alınırsa, ülkenin Avrupa’nın kendine has özgürlük çerçevesine girip giremeyeceği konusunda yaşanıyor. Cevap olumsuz gibi görünüyor.

AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi), kendi çıkarlarını güvence altına almak için siyaset ve asker arasındaki büyük çekişmede Avrupa’dan bir rol üstlenilmesini yüksek sesle istiyor. Bayan Emine Erdoğan’ın (AK Parti lideri ve mevcut Başbakanın eşi) Brüksel’deki konuşmasında, Türkiye’de kamu kurumlarında (üniversiteleri de içine alan) türban takılması yasak olduğu için kızlarını okutmak için ABD’ye gönderme ihtiyacı duyduklarından yakındı. Bu konuda Avrupa’nın cevabı, daha fazla dini özgürlük ve hükümetle ordu arasında tam bir ayrıma izin verilmesidir, Türkiye’de tersi olmak yerine askerler hükümeti kontrol ettikçe tam bir dini özgürlük olamayacak ve dolayısıyla Ankara için AB’ye giriş olasılığı da kalmayacaktır.

Bazı Avrupa ülkelerinin kamusal alanlarda dini sembollerin kullanımı konusunda yasaklar getirmesi çelişki olarak görülse de, Türkiye geriye gittiğinde ve tanımlanan görevi yerine getirdiğinde şüphesiz gerçeği anlayacak bir referans noktasına erişecektir: Bir sisteme tutunmadan, hiçbir devlet hükümdarlıkla yaşayamaz. Türkiye kendini yetim hissediyor ve eğer AB, giriş için izin vermez ve NATO askerlere yardım etmeyi keserse, geçmişe çokça özlem duyan bir hükümetle, Türkiye kendisini artık tarihe mal olmuş Osmanlı İmparatorluğu çerçevesinde dönen bir ilişkiler çemberinin ortasında bulabilir.

Türk Dış Politikasının yön değişiminin dayanak noktası etkin ve başarılı bir Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu’dur. Bakan 2000 yılında, Balkanları ve Doğu Akdeniz’i, doğal Türk etkisinde olan yerler olarak tanımladığı ve uluslararası topluma net mesajlar göndermeye karar verdiği ilginç “Stratejik Derinlik” kitabını yazmıştı. Bir yıl önce ise, Türk topraklarında gerçekleşen ve NATO ile İsrail’in başrol oyuncuları olarak görüldüğü “Anadolu Kartalı” Tatbikatını, bundan sonra İsrail olmadan yapmayı uygun gördü: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da açıkladığı gibi, Türkiye kendi topraklarında “Gazze’li çocukların katliamından sorumlu olanları” barındırmak istemiyor. Oysa, 2000’li yılların başlangıcına kadar bu tarz bir açıklama hoş görülmezdi.

Yakın dönemde Gazze açıklarında Özgürlük Filosu “olayı” gerçekleşti. Türk bayraklı bir gemi Gazze Şeridi’ndeki ambargoyu kırmaya kalkıştı ve İsrail’in tepkisine neden oldu. Yolculardan sekizi Türk, dokuz kişi öldü. Sonrasında 5 Temmuz’da yetkili makamlardan İsrail’e ültimatom haberleri geldi. İsrail’in özür dilemesi, tarafsız bir soruşturmayı ve sonuçlarını kabul etmesi yada diplomatik ilişkilerin kesilmesi… Bir çok Avrupa elçiliği için, bu durum kısa bir süre öncesine kadar düşünülemeyecek bir gelişmeydi ve endişelere yolaçtı. Buna karşın, İslami düşüncedeki devletlerden gelen tepki son derece olumluydu.

Türkiye’deki İslami topluluk, açıkçası kendilerini Arap ülkeleri ve İslami halka sevdirme ve Türkiye hakkındaki görüşleri değiştirme konusunda oldukça başarılı olmuştur. Bu kesim, geçmişteki zor günleri kolay affetmeyecek olsa da, şimdilerde yükselen değerleriyle övünme noktasındadır: Hem körfez ülkelerini incitmeyecek ölçüde Sünnilere yakın, hem de İran’daki Şii toplumuyla yeteri kadar açık ilişkiler içinde…

Amerika Başkanı Barack Obama yakın bir zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğine destek vermişti. ABD’nin bu konudaki pozisyonu tabii ki şaşırtıcı değildi. Birleşik Devletlerin Türkiye ve Brüksel arasındaki dosyası, Barones Ashton’a rağmen, ortak dış politika geliştirirken ve iç çatışmalarda karar verirken barışçıl Avrupa kolu ile geniş kapasiteye sahipmiş gibi görünen, karar aşamalarında engelleyici olabilecek, hararetli bir motora sahip bir devletin güvenliğine ilişkin konuları içeriyor.

Turan devletleri, yani Türkiye’nin Orta Asya’dakiyle aynı kökleri taşıyan ve Ankara’yla ilişkilerini (özellikle ticari ilişkileri) ortak köken varsayımına dayanarak düzenleme eğiliminde olan devletler arasındaki ilişkilerin değişimi de çok ilginç. Bu ilişkilere 80’li yıllarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın önderliğinde gerçekleştirilmeye başlanan ve şimdi de Kazakistan’la imzalanan enerji anlaşmalarıyla arttığı ve güçlendiği görülen bir çeşit Turan Topluluğu’da denilebilir., Ankara’dabüyük bir hızla dönüşen bu tür gelişmeler, güncel Türk dış politikasını “yeni Osmanlıcılık” olarak tanımlamak isteyenlerin haklılığını gösteriyor. Saraybosna’daki bir konferansın ardından yapılan, Osmanlı hükümdarlığı döneminde Balkanlar’ın dünya politikasının dayanak noktası olduğu dönemi hatırlattığı bir mülakatında Davutoğlu, tanımı tamamen kabul etmek istemediğini söylüyor ama eğer “yeni Osmanlıcılıkla”, İstanbul’la tarihsel olarak bağları olan bölgeler arasında barışı getiren bir “Osmanlı Barışı” kastediliyorsa o zaman bu tanımla hemfikir olabileceğini söylüyor.

Olaylar şu şekilde açıklanabilir: Ankara daha fazla beklemeyecektir ve eğer Brüksel nişanı bozmaya kalkarsa, halihazırdaki Türk yönetiminden yapmasını bekleyeceğimiz şey, zaten ülkedeki Kemalist tabudaki kırılmayı takip ederek tamamen özerk bir şekilde hareket etmesi, kendisine dayanak noktası olarak görülecek yeni ilişkiler ağı kurması ve İslami kültür mirasına atıfta bulunmayı unutmaması olacaktır.

İran uranyumunun zenginleştirilmesi ve Türkiye’ye gönderilmesi sonrasında Tahran’a ilaç yapımı için dönmesi sorununun ardından İsrail İranlı yöneticiyi “Türk kahvesi içerken” gözlemesini sağlayan bir uyduya sahip olduğunu açıkladı. Nasıl bir gelişme olacağını görmek için beklemeliyiz.

YORUMLARINIZ
Henüz bir yorum yapılmamış.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.