Meçhul...
Meçhul nedir diye sordu bana; evvelce, ben doğmadan önce, yüzünde ince bir gülümseme, omzunda tutma yeri ipli yeşil bez çanta, elinde genç çizgiler, saçlarında ağır siyah hava ile ardına bakmadan, ahşap mahalle köşelerini bir bir dönüp, el sallayanlarına, ‘uzaklara, meçhule’ esprisini yapan saçı ak, sakalı ağarmış bastonlu amca, suspus içinde...
Daha orta yaşlarımla yeni tanışıyorum, gençliğimde de çok savrulmuşluğum yok, bunca yıl yerimden kalkmadan, üstelik baştan çıkarıcı dürtüklemelerin çoğunu yok saymış biri olarak, bu soruya nasıl cevap verebilirim ki...
Olsun, dene bakalım...
Kıvılcımlı bir ateştir, ansızın yüreğinin tam ortasında alevlenen...
Şeytan dürtmesi yahut melek yönlendirmesi...
Saklanmış, giz sayılmış, kırıntıları dağların tepesine, vadilerin derinliklerine serpilmiş bir şeyi bulma ümidiyle ama bilmeden ne olduğunu; mecnun divaneliği, hayat protestoculuğu, düzen anarşistliği, erdem avcılığıdır...
Delik deşik etmektir kendini bir nevi...
Hayatın paydasıyla kendini aynı anda sadeleştirme arzusu...
Gece gündüz korkusuz, kalabalık bir zihin yolculuğudur...
Sunulanları beğenmeme, yüksek düşünceleri karşılaştırma, inançları çarpıştırma ve yeni kitaplar yazma cesaretidir.
Kurşunlanmış bir kafayla yaşamaktır, sızısı dinmeyen...
Ve cepsiz yahut cebi delik giymektir hayatı; meçhul tanımı için bir şey biriktirilememesinden belli...
Meçhul en genel tabiriyle, insandır...
İnsan, meçhuldür...
Elinde gaz lambası, elinde mum, elinde baston; tarifini aramaktır insanın, yaradılışın...
Ve kimliğini faillerinin...
Bilmem anlatabildim mi amcacığım...
Iıh!.. Yok evlat!.. Aradıklarım bunlar değil, böyle başlamıştım zaten ben her şeye, kal sağlıcakla sen de...
Sen de amcacığım sen de...