Son Haberler
10.02.2012 Cuma 03:32
USD 1,7550 EUR 2,3310 EUR/USD 1,3282 IMKB100   60162/%0,00
ISTANBUL Cuma: -1°C/3°CCumartesi: -1°C/5°CPazar: 1°C/6°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Medya özgürlüğü yok, patron özgürlüğü var"
Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu. İşte, "AK Parti’den CHP’ye; Ergenekon’dan Yerel Seçimlere; Orgeneral Başbuğ’un konuşmasından, Prof. Haberal’ın içeriye alınmasına; Uğur Mumcu cinayeti’nden, topraktan fışkıtan cephaneliklere; Medya patronlarından, internete; Devletteki çeteleşmeden, Basındaki çarpık yapılanmaya; AB sürecinden, darbe bekleyenlere" kadar çeşitli konularda görüş belirten Mahmut Övür söyleşisi... 17.04.2009 12:19

HÜLYA OKUR-HABERX

“KADİFENİN PARMAKLARDA BIRAKTIĞI TESİR NASILSA ONUN ANLATIMI DA RUHUMDA AYNI HİSSİYATI UYANDIRDI. HER SÖZÜ KURŞUNUN UCUNA BAĞLANMIŞ KIRMIZI BİR KURDELA GİBİ VURULAN AMA DİMDİK KALAN BİR İNSAN EDASINI YANSITSA DA, HATIRANIN BÖYLESİ DE OLMAZ DİYEREK GÖZLERİNİN DIŞINDA BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRMEYE ÇALIŞTIM. ONUN BOYANMIŞ İPLİKLERDEN NASIL FİGÜRLER ÇIKARTABİLDİĞİNİ GÖRDÜKÇE GÖZLEMCİ YETENEĞİMİN NE KADAR PASİF KALDIĞINI DÜŞÜNMEDEN EDEMEDİM. KANIN, GÜNEŞİN VE ATEŞİN SICAKLIĞINDAN ALDIĞI GÜÇLE ISINAN SES TONUNDAKİ TEK TAHRİŞ NOKTASI KORKUSUZLUYDU BANA GÖRE. NE ALNINI, NE AVUÇLARININ İÇİN TERLETMEYEN RİSKLİ KONULARDA GÖSTERDİĞİ AÇIKLIK İÇİN ONA NELERİ BORÇLU OLDUĞUMUZU BİR AN ÖNCE FARKETMELİYİZ BENCE”


“İLK KİTABIMI ORTAOKUL İKİ’DE OKUDUM.”

Anı harabelerine yakın bir yerlerde 1956’da Kars’ta doğdunuz. Kendinizi Kars’tan çıkıp Türkiye’ye yayılacak kadar büyük görüyor muydunuz küçükken?

Yaramaz bir çocuktum. İlkokul dördüncü sınıfta ne olacaksın diye sorduklarında ben hiçbir şey söylememiştim. Çünkü hiçbirisini olmak istemiyordum. Ortaokulda karar verdim. Kars’a geldikten sonra Ortaokul ikinci sınıfta kitap okumaya başladım. Daha önce hiç kitap okumamıştım. İlk kitabım, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu(Peyami Safa).” İnanılmaz zor bir kitaptı ve özetini çıkartmıştım. Herkes Tomris, Teksas okurken ben değişik kitaplar okumaya başladım. Öğretmenimin de teşvikiyle İnce Mehmet’i okumuştum. O dönemlerde sol’la bir buluşma yaşadım. İnce Mehmet mi, yoksa ağabeyimin lisedeki arkadaşları mı etkiledi bilmiyorum. Çünkü ortaokul 2’de o 70’li yılların mitinglerini, yürüyüşlerini izlerdim. Bu nedenle solla, edebiyatla, şiirler ilişki başlamıştı. Liseye geldiğimde onun etkisiyle yerel gazetelerde yazmaya başladım.

“YAZIYA İLK OLARAK ADLİYE KORİDORLARINDA HÜKMETTİM”

1982’de gazeteciliğe başladınız. Çeşitli televizyon programlarından sonra yazarlıkla hayatınızı sürdürüyorsunuz. Sessizliğe ses veren bir yazar olmanız yada ilk defa sert bir cisme isim veren yazıyı kendi doğanızda bulmanız nasıl gerçekleşti?

Yazar olmak benim açımdan ilginçti yani aslında köşe yazarı olmayı hiç aklımdan geçirmiyordum. Ama tabi bir taraftan dergicilikten geliyorum. Nokta Dergisinde başladım ve Nokta Dergisi biraz araştırmacı, ince eleyip sık dokuyan bir gazetecilik kurumuydu. Onun getirdiği bir araştırmacılık vardı ve iyi yazı yazmayı isteyen bir adamdım. Bir yazıyı birkaç kez tekrar ediyordum. Hatta hiç beğenmedim, uzun yıllar kendi yazdıklarımı beğenmedim. Sonra televizyona geçtik 91 yılında. Satar televizyonuna geçtim, tabi televizyonun da yazı boyutu var, haberi yazıyorsunuz, yazı böyle başladım ama en kendimi bulduğum, yazıya hükmettiğim yer, televizyon haberciliği açıcından, Adliye Koridorları oldu. Formatı, içeriği tamamen bana aitti.

“SOL GELENEKTEN GELEN BİR İNSANIM”

1993 yılında Adliye Koridorları, Kayıp Aranıyor, Acil Servis gibi bir çok programa imza attınız fakat, 3 yıl 100 program “Adliye Koridorları” yaptığınız halde haberleriniz hakkında size tek bir dava açılmadı. Bu işinizi ne kadar titizlikle yürüttüğünüze mi yoksa kimse beni yıkamaz duruşunuza mı bağlı bir şeydi?

Yok öyle iddialarım yok, kimse beni yıkamaz demiyorum. Ben bu adliye muhabirliğine başladığımda bir taraftan polis muhabirliği yani Nokta’dan gelen bir yanım vardı. Polisiye olaylara, adliye olaylarına ilgim vardı. Adliye derken, benim siyaseten de bir geçmişim var. Ben sol gelenekten gelen bir insanım. Sürekli demokrasiyle hukuk ilişkisine önem veren bir yanım var. Daha sivil bir siyaseti savunurdum. O yüzden de hukukun çok önemli olduğuna inanıyorum. Bir ülkede hukuk-adalet yoksa ne devlet kalır, ne toplumsal yapı kalırdı. Hassas olmaya çalıştım, insan haklarına, bir insanın hakkının yenmesine, haberden dolayı rencide edilmemesine çok özen gösterdim. Ben yaptığım haber başka insanlarda nelere yol açıyor bunu çok düşünen bir adamdım. Hatta gizli kamera çekimleri yaptığım zamanlarda insanların yüzünü kapatarak verdim, yani rüşvet alan adamı çektim, vermedim. İnsanlar kötü olabilir, doğrudur ama asıl insanları kötülüğe iten yaşadıkları koşullardır diye düşünüyordum. Ondan dolayı adliyeye çok dikkat ettim.

Evet hatta Çetin Altan sizin için bu konuda, “İşine polisiye romanlardaki ünlü dedektifler kadar düşkün” demişti.

Evet o dönemde çok yazılar yazmışlardı hakkımda En vahşet denilebilecek bir davayı en uygun dille nasıl anlatabildiğimi anlatan çok hoş bir yazı yazmıştı Tekin Aral.

“EŞİMLE İŞİMİZİ EVE TAŞIRIZ.”

Evet o dönemki başarınız bir çok kaleme mürekkep olmuş. Peki bu tecrübelerinizi eşinize ne kadar aktardınız? 1959 Kırklareli doğumlu eşiniz  Jülide Övür’de sizin gibi Basın Yayın Yüksek okulu mezunu. Kanal T’nin genel yayın yönetmenliği de yapmış olan eşinize bu meslekte desteğiniz hep tam mı oldu?

Jülide Hanım’ın kendi serüveni de vardı ama bizim okuldan başlamıştı arkadaşlığımız. İkinci sınıfta arkadaşlığa başladık, dördüncü sınıfta da evlendik. Sonra ben gazeteciliğe başladığımda, o da TRT’ye başladı, o televizyonla yoluna devam etti, ben gazeteciliği seçtim. Ama biz hep meslek üzerine konuşuruz, herkes der ya, eve işimizi taşımayız diye, biz tam tersi eve işi taşırız. Hep birbirimizle paylaşırız, belki de başka paylaşacağımız insan yok çevremizde. Çok birbirimize katkımız olduğunu düşünüyorum, özellikle Adliye Koridorlarında Jülide hanımın çok katkısı oldu. Dünyayla yarışır durumdayız ama ne internet gazetenin yerini aldı, ne de gazete o eksikliği tam hissettiriyor. Gazeteler de fena değil, kendilerini yeniliyorlar.

“İNTERNETLE İLİŞKİMİZDE PARLAK BİR NOKTAYA GELMEDİK”

Peki..İnternetin gücünü ortaya koymak bakımında hürhaber.com’a sahip oldunuz. İnternetin fendi gazeteyi yener mi sizce?

Yok. Hayır o duruma gelmedi. Türkiye’nin çok yol alması gerekiyor. Gazetelerin pozisyonu ve konumu değişmiş değil. Yüzyıllık bir deneyim. O alışkanlığı, bilgi edinme yolunu terk etme ihtimalleri zayıf diye düşünüyorum. Bizim internetle ilişkimizde, toplum olarak, henüz çok parlak bir noktaya geldiğimiz söylenemez.

“İSTANBUL’A GELENLER, İSTANBULLU OLMAYA ÇALIŞIYOR”

İnternet eğiliminizi konuştuk, bir de İstanbul’dan bahsedelim. İstanbul için bir yazınızda Sivaslıların sayılarının 1,6 milyonu bulmasının Neredeyse Sivasbul şeklini alacağını söylemiştiniz.  İstanbul için arayıp da bulamadığınız gerçek ne? Yani neden bu kadar peşindesiniz bu şehrin?

Biz Anadolu’dan gelen insanlarız. Ben 13 yaşımda İstanbul’a geldim. Çok küçük yaşta gelip, İstanbul’da çalışan ve İstanbul’un 70’li yıllarında hoş hatırlıyorum, tabi içinden deniz geçen bir şehir. Biz suyu bilen az görürdük Kars’ta. Çok farkında değiliz ama dünyaya imparatorluklarına merkezlik etmiş bir şehir. Onu sevmemek ilgi göstermemek, kayıtsız kalmak mümkün değil. O yüzden hep İstanbul’u anlatıyorum. İstanbul’a gelenler de( ben de bunlardan biri olduğum için) hepsi şimdi İstanbullu olmaya çalışıyor. İstanbul elitleri, Türkiye’nin belli elitleri, topluma yön vermek isteyen siyaset mühendisleri hep köyle kent ilişkisine ‘öteki’ gözüyle baktı. Bana göre tam tersi, bütün Anadolu insanları, mecburiyetten göç edenler hep değişmek için geldiler. Ama değişmek kolay değildi, nesilden nesile geçmesi gerekiyordu, kentli olmak o kadar kolay değildi, kent bir kültür işiydi. Ama ben içinde yaşadığım için biliyorum her gelen bu şehri kuşatmaya çalıştı. Gecekondulardan, varoşlardan daha iyi bir çevreye geçmek istediler. Bir taraftan tahrip ettik, mahvettik İstanbul’u ama bir taraftan da böyle bir özlemle yaşadık. Ben onun bu dönemde gerçekleştiğini düşünüyorum. İstanbul’u İstanbul yapan bir tarihi derinliğidir, bir de genişliğidir yani renkliliği anlamında. Bütün coğrafyalardan insan geliyor, o renkle tarihi derinlik birleşiyor ve ortaya İstanbul dinamizmi çıkıyor diye düşünüyorum.

“CHP İLE ORTAK NOKTAM DA YOKTU BENİM”

İstanbul’u bu kadar düşünmekle de kalmadınız, CHP’den İstanbul için 2002 seçimlerinde başvuran 315 kişiden biri oldunuz. Sosyal demokrat bir partinin iktidara gelmesi isteğiyle CHP’yi desteklediğinizi, yolsuzluk ve çetelerle mücadele için de milletvekili olma kararını aldığını açıklamıştınız. Bu tercih noktasında tereddüt sahibi oldunuz mu?

Oldum tabi. Milletvekili adayı da olamadım. Gazeteciliği seviyorum, işimi seviyorum ama hiçbir zaman siyasetle ilişkim kopmadı. Biraz da o dönemki arkadaşlarımın dayatmasıyla milletvekili adayı oldum. Yoksa şu anda bugünkü şartlarda çok fazla içinde olmak istemiyorum. Ama elimizi taşın altına koymamız gerektiğini de düşündüm, olmadı. CHP ile ortak noktam da yoktu benim. Ben CHP’yi sosyal demokrat bulmuyorum. 2001’de Deniz beyle de bunu konuşmuştum, o dönemde Türkiye’nin genel meselelerini konuştuğum için bana bir tavrı olduğunu düşünüyordum. Mesela bir proje üretilmesi gerektiği, türban meselesinin CHP tarafından çözülmesi gerektiği, Kıbrıs meselesinin sosyal demokrat politikalarla çözülmesi gerektiğini düşünüyordum. Bunları ifade etmiştim o zamanlar. Ama şundan da emindim, bu partide bunları çok fazla dile getiremeyebilirim. İyi de oldu diye düşündüm. Bir şekilde bozulsam da iyi ki de olmamış diye düşündüm, çünkü parti içinde çok zorlanabileceğini düşündüm.

“HİÇBİRİMİZ ACIMAMIŞIZ İSTANBUL’A”

CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu’na canlı yayında sorabildiğiniz sorulardan biri, İstanbul’un kaygılarıyla ilgiliydi. Ve CHP’ye iş yaptırılamaz algısına yönelik otellere yüksek yapı izni verilecek mi? diye sormuştunuz. Yolsuzlukların yada arsa, imar olaylarının takibi neden sizin hassasiyetiniz kapsamında?


İstanbul’u özenle korumamız gerekiyor. Bu kentte yaşayan iş adamları para kazanmayacak diye bakmıyorum ama insaflı olmaları gerektiğini düşünüyorum. Kenti yönetenlerin bir iradesi olması gerekiyor, bir imar planının olması gerekiyor, bütün bu kautik yapı, bu kargaşa, bu suçlamaların hepsi bir başı boşluktan kaynaklanıyor. Bir kent için irade yok, planlar yok. Böyle olunca ortaya yasa dışı işler çıkıyor. Siz bir yere gidiyorsunuz 5 kat hakkınız vardır ama imar komisyonunu görürseniz 10 kata çıkıyor. Şehrin yukarıya doğru, yatay ne kadar büyümesi gerektiğinin hesaplanması gerekiyor. İstanbul’da bu yok, İstanbul alabildiğine rast gele, bir devlet, iki İstanbul’u yönetenler, üç biz rant yada daha çok yapı elde edebilmek için bundan yararlanıyoruz. Hiçbirimiz acımamışız İstanbul’a. Bu kent bir gün bunun hesabını soracak diye düşünüyorum. 95’te kent sokaklarında, Sezen Aksu “Ağlama İstanbul”diye bir şiir de yazmıştı. Doğa bir gün gelecek intikam alacak bizden. Bir ülkede birilerinin zenginleşmesi için devlet ona kıyak yapabilir ama bunun bir son noktası olması gerek.

“HALK, “BİR PARTİ KİBİRLİ HALE GELİRSE, BİR PARTİ HER ŞEYİ BEN YAPTIM DİYORSA BEN ONU AŞAĞI ÇEKERİM” DİYOR”

Tahayyüllerinizi bir başka konuya taşımak istiyorum mesela köşenizde Ağar’ın istifa edebileceği ihtimalini işlerken birden bire bu sonla karşılaştık. Hatta ‘Anavatan’ın ötenazi hakkı yok mu’ diye yeniden canlanma hastalığına karşı umut beslediklerini yazmıştınız. AKP’nin oy kaybı da bu tedavisi mümkün olmayan hastalık grubuna giriyor mu?


Yok girmiyor. Bu oy kaybı çok daha anlamlı bir oy kaybı. Ben 29 Mart seçimlerini halkın iradesi anlamında çok anlamlı buluyorum yani siyasetin kimi şekillendireceğinin bir biçimde Türkiye’de anlaşıldığını görüyorum. Bu son 5-6 yıldır yaşadığımız darbeci geleneğe inanılmaz bir cevap olarak görüyorum. Bir muhtıra neredeyse! Bütün elitler, ülkeyi yöneten bürokratik zihniyet bunu anlamadı, bu halk rastgele oy verdi zannetti, bu halk niye gidiyor Menderes’i, Özal’ı seçiyor bir türlü bizi seçmiyor diyor biraz daha elitçi, devletçi CHP grubu. Halbuki 1970’de, 77’de 42 oy almış. Cahillik açısından çok daha geride olduğu bir dönemde solla özdeşleşen Ecevit’e yüzde 42 oy veriyor. Demek ki bu halkın bir sağ duyusu var. Sandık demokrasisini seviyor, sokak demokrasisini yani yaşamsal anlamda demokrasiden uzak ama sandığa gidince çok iyi bir seçim yapıyor. İl Genel Meclisinde bir partiye verdi, Büyükşehir’de bir partiye verdi vs..Müthiş bir şey, orduya da bir muhtıraydı bu, orduya gereksiz olduğunu söyledi, sen arada balans ayarı yapma ben yaparım diyor, ben gerektiğinde bir partiye kızarsam, bir parti kibirli hale gelirse, bir parti her şeyi ben yaptım diyorsa ben onu aşağı çekerim diyor. Bence AK Partinin aşağı düşüşünün anlamı bu. Çok da karşısındakilere yüksek puan vermedi, “Muhalefet sizi iktidar yapacağım”demedi onlara da birer parça dağıttı, iki-üç puan dağıttı. Bunun nedeni de AK Partiyi cezalandırmaktı. Şu an da AK Partinin alternatifi olmadığını halk biliyor, bunun için çok fazla aşağı çekmedi, dikkat ederseniz çok fazla çekip rezil etmedi, çok da yukarıda bırakmadı, tam kıvamında bir cevap verdi.

Bir sonraki hamlesini merak ediyorum halkın gerçekten.

Bir sonraki kim doğru giderse onu seçecek, bizden daha doğru düşünüyorlar…

“BİZİM AYDINLARIMIZDA, SİYASETÇİLERİMİZDE, BİZDE İKİ YÜZLÜLÜK VAR”


Evet yine size geri dönelim….1996’da Susurluk Kazası’nda ölen Abdullah Çatlı ile İçişleri Bakanı Meral Akşener’in görüntülerinin de bulunduğu ve düğünde çekilmiş bir bantı ’Adliye Koridorları’ programında yayınlamanız üzerine silahlı saldırıya uğradınız. Bu saldırıda hayatınızı kaybetmiş olsaydınız neler değişemezdi?

Ben yaşadığım için şunu gördüm. Türkiye’nin sivil toplumu, demokratik bir tek kişiliği, sivil itaatsizliği, devlete karşı duruş sergileme noktasında değil. Çünkü bizim aydınlarımızda, siyasetçilerimizde, bizde iki yüzlülük var. Bu toplumun aydınları topluma iyi önderlik etmiyor. Sıkıntı oradan geliyor, ben kendi zaafımı da orda görüyorum. Doğru bir eksende gidebilirsin ama döndüm baktım kendi sivil toplum örgütümüze, onlar bile sahip çıkmadılar. Çıkamıyorlar da çünkü inanılmaz güçlü bir devlet var karşılarında. Bunu tespit etmediğimiz için yanlış stratejiler geliştiriyoruz. Bu devlet sivilleri birbirine düşürüyor, şimdi onu tartışıyoruz, derin devlet, çeteleşme falan…Çünkü rahat yönetilsin diye böyle kuruluyor, bu yapı iyiliğe doğru gidilsin diye yapılmıyor. Ergenekon dediğimiz şey oraya doğru gidiyor. İhtimaldir ki bu çetelerde hukuk dışı kurumların bir parça fotoğrafı görüldü. Üç beş tane özel timci açığa çıktı, onun dışında fotoğrafları göründü ama o bir tecrübeydi bizim için. “Bizim devletimizin içinde çeteler var, bizim devletimiz zaman zaman bu tür işler yapıyor”bunu hafızamıza yazdık ama çok fazla bir şey yapamadık. Bir dakika karanlık eylemi yaptık ama o karanlık eylemi de yine bu devletin askeri güçleri başka bir iktidara karşı kullandı. Bizim o üç beş dakikalık karanlık eylemimiz geldi geçti, tam anlamıyla asıl hedefine yönelemedi, öylesine yönelemedi ki 10 yıl boyunca TBMM, bugün tutuklu olan Veli Küçük’ün ifadesini alamadı. Ne demek, bir ülkenin parlamentosu suça bulaşmış bir askerin ifadesini nasıl alamaz? Alamadı. Benim ölümümün hiçbir anlamı olmazdı, bir gazetecinin çete tarafından öldürülmesi diye kalırdı. Uğur Mumcular, Abdi İpekçiler…

UĞUR MUMCU’YU BİZZAT ONUN GİBİ DÜŞÜNENLER VURDU”


Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Metin Göktepe….

Çok önemli isimler gitti ve niye gittiğini bilmiyoruz. Ben hiç olmazsa karşımdaki, beni vuran çeteyi biliyordum. Uğur Mumcu’yu ne çevresi ne de başkası biliyor. Ve şu an ki düşüncemiz, bizzat onun gibi düşünenler vurmuş. Dehşet verici bir şey. Bu bile bizi irkiltmiyor. Bu bile bu camiayı rahatsız etmiyor. Çetin Emeçleri, Bahri Üçokları, ihtimaldir demiyorum, bu çeteler öldürdü, kim bu çeteler? Bu düzeni bizim adımıza kurmaya çalışan çeteler. Bizi birbirimize düşürmek için yaptılar bunu. Ve biz toplum olarak henüz onu tam kavramış değiliz. Ergenekon bunu açığa çıkartıyor.

“VURULDUKTAN SONRA ‘KATİLLER!’ DİYE BAĞIRDIM”

Ergeneokona tekrar döneceğiz ama vurulduktan sonra Hastanede, Hasan Cemal’e, vurulup yere düştükten sonra yaptığınız ilk işin, cep telefonunuzla kameraman arkadaşını arayarak, "Beni vurdular, çabuk gelip çek!" dediğinizden bahsetmişsiniz. Gazeteciliği canınızdan çok mu sevdiniz?Yoksa o sizin neferiniz miydi?

Ben muhabirliğimde de öyleydim, işimi seviyordum, muhabirlik iyi bir işti, vuruldum, ben ölüyorum, muhabiri aradım, en azından bir belgeleri olsun, etraftaki insanları görebilir, kimdi kaçanlar, yetişseydi katilleri çekebilir diye düşündüm. Sonuçta belge bırakmak istedim, tabi ki gazetecilik refleksi ama o çetenin açığa çıkmasına karşı tepkinin refleksiydi o. Ben orada bağırdım, katiller! diye. Baktım ki ölmedim.

“SİYASET ANKARA’DA İKTİDAR GİBİ GÖRÜNÜYOR AMA İKTİDAR DEĞİL”

Mehmet Ali Birand, sizin başınıza gelen bu olaydan sonra Susurluk konusunda medyadan destek bekleyen Mesut Yılmaz tarafından unutulduğunuzu maddi manevi desteğe ihtiyacınız olduğunu yazmıştı. Olayların çözümlenmesi sizin unutulmamanızdan mı geçiyordu?

Ben o dönem çok az ilgi gördüm. Siyasiler ve medyadan arkadaşlar destek verdiler ama topyekün bir destek yoktu, sahiplenme yoktu. Çünkü orada Türkiye bir kırılma noktasına gelmişti. Bazı güçler Türkiye’de toplumsal kesimleri birbirine düşürme projeleri peşindeydi. Bir gazeteci vuruluyor, çete vuruyor ama pervasız bir şekilde o çetenin üstüne gidilmiyor. Neden ses çıkaramıyorlar, korku var, korku cumhuriyeti yaratılmış mesele orada zaten. Hukuksuz iş yapma hakları, devletin bekası için var, olamaz böyle bir şey. Biz bu ülkeyi bölebiliriz, bu ülkeye şeriat gelebilir diye korkular yaratmışlar, bu korku siyasete de sinmiş, siyaset Ankara’da iktidar gibi görünüyor ama iktidar değil.

“ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ, ERGENEKONUN EKSENİNDEN SAPMASIDIR”

O zaman Baykal’ın saptaması yerinde diyebilir miyiz? Türkan Saylan’ın eğitim hayatına çektiği kız çocuklarından sonra bu kadar hatırşinaslıktan uzak olunur mu diyen Baykal, süresi AKP darbesi olarak nitelendirdi. Ergenekon davasının uzandığı her dal elde mi kalacak sizce?

Yok ben ona katılmıyorum. O paragrafı Baykal söylerse başka söyler, ben söylersem farklı söylerim. Tabi ki Türkan Saylan’ın içinde bulunduğu operasyon beni de şaşırttı. Ergenekon operasyonu sürecini başından sonuna izleyen insan olarak bu sürecin nereye gideceğini tahmin ediyorum. Bu noktada Çağdaş Yaşam gibi bir dernekten çok ahım şahım bir şey çıkmayacak gibi bir inancım var ama bu yanlış olabilir, karşımızda hakimler ve savcılar var, durduk yere karar vermiyorlar. Ergenekonun kapsama alanına girmiyor Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği. Hatta İzmir’deki toplantıda Türkan hanımı konuşturmadılar çünkü darbeye de karşıyım, şeriata da karşıyım dediği için. Burada bir çelişki var, bırakın çelişkiyi, Türkan hanım eğitime ömrüne adamış bir kadın. Tabi suçu varsa da affedin diyecek halimiz yok. Ben bunu eksenden kaydırma diye düşünüyorum. Yani Ergenekonun ekseninden sapma gibi görüyorum, çok doğru da bulmuyorum ama bu benim sadece inancım, bilgiye dayanmıyor.

“ERGENEKONUN ASIL ÇIKIŞ NOKTASI, AB SÜRECİ.”

Ama siz Ergenekon iddianamesi açıklanmadan önce, Son yıllarda AB sürecinde kat edilen yola dikkat çekmiş,  darbeyi düşleyenlerin olduğunu ama bunu yapmanın kolay olmayacağını belirtmiş, “Darbe de bu süreci engellemeye yönelik, sivil siyaset daha cesur duruyor, şapkasını alıp gitmiyor”demiştiniz. 

Ergenekon 99 ve sonrası, daha önceki örgütlenmelerin bu işin içinde olduğunu biliyoruz. Bu Ergenekonun asıl çıkış noktası AB süreci. Türkiye’de iki akımın gelişmesine, bir, İslamcı akımın, iki Kürtçü akımın gelişmesine ve Türkiye’nin AB sürecine Türkiye’nin gitmesine karşı. Türkiye AB sürecine gittikçe değişiyor. Değişirken, demokratikleşiyorsun, demokratikleşirken toplumla, sorunlarla yüzleşiyorsun, o zaman sorunları çözeceksiniz. Bu çete mantığı bunu engellemeye çalışan bir mantıktı. AB Süreci, darbe sürecini engelliyor. Darbeciler niye kızgın AB’ye bu kadar? AB Türkiye’yi parselliyor, AB Hıristiyanlara hak verecek gibi argümanlarla AB’ye karşı çıkıyor, halbuki bir taraftan baktığınız zaman da çağdaş, muasır medeniyet dediğimiz AB’yi hedef yapan da bunlar. Nasıl oluyor da kendinize hedef koyduğunuz AB’yle bu kadar karşı karşıya geliyorsunuz? Çıkar değil, güç paylaşımı. Askeri vesayet rejimi değişiyor. Birileri Türkiye’de seçim dışında yasa dışı güçler etki bulamayacağı sürece giriyor. Ankara’ya, iktidara yönelik kavgada bürokratik, elit güç var bir de sivil güç var, sivil güçlerle elit güçler arasındaki demokrasi kavgası. Darbeler kavgası bu aslında.

Zaten 28 Şubat 1997 Postmodern darbe de, bugün Ergenekon davasıyla gündeme gelen 2004’teki "Ayışığı ve Sarıkız" darbe girişimleri de 12 Eylül zihniyetinin devamı diyorsunuz. Membaının yeri belli galiba?

Versiyonlarıdır birbirleridir. 12 Eylül’de Asker uzunca bir süre müdahale etmedi bir şeye. Çok planlanmış bir şey. Hatta olgunlaşmasını söyleyen asker ve komutanlar vardı. Bir yol bulup da müdahale etmemizi haklı kılacak bir noktaya gelmekten bahsediliyordu. Böyle bir vicdan olabilir mi, olmuş ama. 1997’de aynı şeyi yaptılar. Böyle bir akım var Türkiye’de. Bu akım hep şunu düşünmüştür: Biz gelir gelmez darbe yaparız, bu devleti kimseye vermeyiz, kime vermiyorsunuz? Vermediğiniz isim kim? Biz bu toplumun insanları!

“HALA ESKİ GÜÇLERLE ZİHNİYETLERLE ETKİN OLAN BİR TERÖRİST BUNLAR”

Evet kendi içinde çelişen durumlar, hatta siz kurumların bile sessizliğini eleştiriyorsunuz ona da geleceğim ama Ordu-MİT ve siyasilerin için Ergenekoncu ve Ergenekoncu olmayanlar şekilde bölünmeleri neden? Ortada bir suç varsa neden hala onun müdafası içinde olunuyor? Yada başka deyişle, yarı suçlunun arkasında olma çabası neden?

Bu bir iktidar savaşıdır. Türkiye’nin önemli kurumları var: Genel Kurmay, MİT, İstihbarat Teşkilatları, Polis…Bunlar silahlı güçler kolay değil. Bir ülkenin sivil ve silahlı güçleri vardır ama bu güçler zaman zaman dönüp bizi denetlemek istiyorlar. Bunların içinde buna uygun düşünceli yapılar oluşuyor. Bu değişim sürecine uyan yüzde 30’luk kesim var Türkiye’de. Kurumlar kendini yenileyemediler, değişim dinamizmine ayak uyduramadılar. Hala eski güçlerle zihniyetlerle etkin olan bir terörist bunlar ama dalga gibi alttan bir değişim dalgası geliyor, bunlar da kendi içinde değişiyor, yeni nesiller geliyor mesela MİT’in başındaki isim çok önemli, bu süreci anladı, küresel süreci, Türkiye’nin nereye gitmesi gerektiğini anladı.

“TOPRAĞIN ALTINDAN FIŞKIRAN SİLAHLARIN HESABINI TSK VERMELİ”

Evet siz bu konuyu şu şekilde eleştiriyorsunuz: İtalya’da "Temiz Eller" operasyonunu yürütürken İtalya gizli servisi SİSMİ tüm arşivini Savcı Di Pietro ’ya açarken, bizde başta TSK olmak üzere MİT ve diğer kurumların elindeki bilgileri bu ülkenin savcılarıyla paylaşmaması.. Bu durumda en başta bu kurumların mı revize edilmesi gerekiyor?

Evet bir biçimde yardım ediyor, bu konularda elinden gelen yardımı yapmaya çalışıyor MİT. Ama ben şuna şaşırıyorum: Genel Kurmay’ın istihbaratı. Bu ülkenin toprağından silahlar fışkırıyor. Peki nasıl oluyor da bu silahlardan Silahlı Kuvvetlerin haberi olmuyor? İstihbarat gücünün izlediği yerden kayıtlı silahlar çıkmış. Bu silahlar nereden alındı? Bunun hesabını birilerinin vermesi gerekir. Henüz o noktaya gelmedik. Çünkü onların içinde de bu değişime direnen isimler var. Toplumda haşmetli bir kamplaşma varsa bunların içinde de kamplaşma var ama gelişen taraf, değişimci taraftır diye düşünüyorum.

“KURUMLARIN SESSİZLİĞİNİN NEDENİ ORADA GEÇMİŞTE SUÇA BULAŞMIŞ İNSANLARIN OLMASI”

Ergenekonla ilgili operasyonlar sürerken sizin merakınızı cezbeden diğer şey, Kurumların sessizliği oldu. Buna sebep her kurumun kendi adamını koruması ve hakikatten uzaklaşıldığını düşünmesi mi sizce?

Valla ikisi de var. Kurumlar kendi içinde denge kuruyorlar, kendi adamlarını korumaya çalışıyorlar. Kurumsal dayanışma var. Kurumların içinde bu tarz değişim sağlamak kolay değil. Belli bir güç dengeleri var, kurumun baştan sonra reforme edilmesi gerekiyor, çünkü o kurumun içinde geçmişte suça bulaşmış insanlar var. Bizzat suçluyla iş yapmış insanlar var, halen var. O yüzden o sessizlik devam ediyor. Bir biçimde el altından yandan çarpık işler yapılıyor. Yardımlar öyle yapılıyor, direkmen yapılmıyor, direkmen yapılması savaş anlamına gelir.

“BU YAPILANMADAN CHP, MEDET UMUYOR”

Buna bir nazireyle yaklaşmıştı Fethullah Gülen de….AMERİKA’da kendisini ziyaret ettiğiniz de Gülen, Ergenekon konusunda, bu işlerin sulandırıldığına dair kaygılarını iletmiş ve "Silivri Cezaevi ile GATA arasında, ’yatay geçiş’ yani yatış geçişi var. Bizim Erzurumlular bunu şöyle yorumluyor; ’Bu işin içinde bir GATA’kulli var"demiş. Gata’nın bu işin içinde olması yaranın daha mı geç iyileşmesi demek?

Öyle tabi. Türkiye bir siyasetin de işi bulandırmasıyla birlikte siyasette uçlara savruldu. Bir defa AK Parti’nin bu işi siyaseten yaptığı gibi yeni bir iddia var. Karşı taraftan CHP de avukatlığa soyunmuş. Türkiye’de binlerce insan öldürüldü, 2005-2007 arasında Cumhurbaşkanı seçimine kadar bombalar patladı(Cumhuriyet, Danıştay), arkasından Hrant Dink öldürüldü, arkasından Ankara’nın göbeğinde bombalar patlatıldı. Peki şimdi niye patlamıyor. Şimdi bunların bunu düşünmesi lazım. Şimdi niye patlamıyor? Bırakın patlamayı, atılıyor. Bunu sorgulamayan, bunu görmeyen bir siyaset, muhalefet var. Argümanı da şu: Bu AK Partinin intikamı. AK Parti’nin karşısında bir parti var mı, CHP. Ne kadar oy alıyor, yüzde 20, öteki mulafetler bir parti kursun bakalım kaç oy alır, yüzde 1 oy alamazlar. Çünkü karşısında zaten 20 alan CHP var. Alsın daha fazlasını CHP alsın, niye almıyor? AK Parti mi, Ergenekonu açığa çıkarmak isteyenler mi engelliyor? Hayır. Problem şu: Bu yapılanmadan herkes medet umuyor. Bunun da açığa çıkması gerekir, siyaseten kirlenmedir bu. Sivil demokrasiye güvenmemek, halka, millete güvenmemektir. Bu bazı güçlere güvenmek gibi bir algı yaratıyor bende. Bu kadar savunma, bu kadar çeteleşmenin karşısında durma, çeteleşmenin açığa çıkmasını engellemeyi ve buna karşı duruşu başka türlü yorumlayamıyorum ben.

“DARBE, ASKERİN HİYERARŞİK YAPISI İÇİNDE YA DA BİR ALTINDA YAPILIYOR”

Susurlukla polis ayağı, Ergenekonla Asker ayağının deşifre olduğunu söylüyorsunuz, ayaklardan diğeri şeriat olabilir mi? Yada bu davaların ucu en fazla nereye uzanır sizce?

Nereden çıkardın şeriatı? Bütün ayaklar var. Bu tür yapılanmalarda, darbe süreçlerinde darbe zaten askerin hiyerarşik yapısı içinde ya da bir altında yapılıyor. 60 ve 70 darbesi de öyle oldu, kendi içinde çatışmalar da yaşadılar. Tamamen asker ve devletin tepesindeki kurumlara ait bir şeydi. Ama 80 sonrası, 90’larda, Sovyetlerin yıkılmasıyla yeni bir süreç başladı. Türkiye 87’de AB’ye başvurdu, 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılması ve AB’ye girmesiyle birlikte özgürleşen bir süreç yaşanıyordu. Bu süreçte darbe yapmak kolay olmadı o yüzden Postmodern darbe dedik, balans ayarları yapıldı, direk gelip el koyamadılar, toplumları harekete geçirdiler, arada şeriatçı damgası vurdular, Refah Partisini kapattılar.

Evet sizin onlarla ilgili AyşeNur Aslan’ın, Ali Kırca’nın, Soner Yalçın’ın içine alındığı müthiş bir kaset olayınız var ama….

Evet, neyse o süreç, 2000’li yıllara geldiğimizde onun devamı şeklindeydi. 28 Şubat’ı yapanlar 1000 yıl sürecek diyorlardı. Onlar Türkiye’yi bölmek isteyenler, şeriat getirmek isteyenleri engellemeye çalışıyorlar.

“MEHMET HABERAL, ECEVİT’E YÖNELİK DARBEDEN İÇERİDE OLABİLİR”

Çiller’İn Susurluk sürecinin oluşumunu sağlayanlardan olduğunu söylüyorsunuz. Peki Erdoğan ve ideolojisi bu örgütün oluşumunda nasıl bir katkı sağladı daha soft olmaları olayları dizginleyebilir miydi?

Susurluğu Çiller yaptı, bizzat emir veren isimdi. Erdoğan’ın hiçbir ilgisi yok. Ergenekon Tayyip Erdoğan’ın başa geldikten sonra bu adam muhtar bile olamaz denirken, o muhtar olamaz adam yüzde 34’le iktidar oldu, sonra baktılar ki iş uymuyor Başbakan yaptılar, ama yapıldıktan sonra şeriat geliyor diye bir korku yaydılar, bence öyle bir şey yok, 2003 darbe süreci orada başladı, bu iktidarı darbeyle indirebiliriz dediler, ince hesaplar yapıldı, aslında Ecevit’e de aynı darbe yapıldı, darbe yapılmadı ama Ecevit’i göndermek için girişimler yapıldı, yapanlar da askerlerdi, bunu Murat Yetkin, İsmet Berkan yazdı, Ecevit niye hastaneye kaldırıldı?Niye hastaneden Rahşan Ecevit kaçırarak aldı götürdü, şu anda Haberal niye içeridedir, belki de bu dönemden dolayı, o dönemde aslında Ecevit’e yönelik bir operasyon vardı. Ecevit’e yönelik operasyonun arkasında da aslında AK Partinin çıkışı vardı, Tayyip Erdoğan’ın yükselişi vardı, onu nasıl engelleriz projesi vardı, işte o zaman Ecevit’i iktidardan alıp yerine yeni bir yapı koyacaklardı, belki halk bunları destekleyecekti ve Erdoğan engellenecekti. O tutmadı, Ecevit bu işi bozdu. Hastaneden kaçtı gitti, Gata’ya. Orada da kurtarıcı olan Gata’ydı. O süreç 2003’ten sonra Tayyip Erdoğan’ı yok etmeye yöneldi. Hilmi Özkök’ün, Özden Örnek’in darbeye sıcak bakmamasıyla alakalı, yapamayız, olmuyor, kimse destek vermiyor dedikten sonra emekliyle ayrılan iki paşa sivil toplum örgütlerini harekete geçirmeye başladılar. Bunun paralelinde de darbeye zemini hazırlayan bir çete yapısı oluştu. O yüzden Susurluk’un çetecileri bu yapıda buluştular. Ümraniye’deki, Eskişehir’deki bombalar nereden çıktı bu Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar devam etti. Başörtülü birisinin eşi Cumhurbaşkanı olmaması gerekiyor diye çok net söylediler. Ama geldi oraya, DP, ANAP niye meclise giremedi, bütün bu müdahalelerden giremediler. Ama sonunda bu halk yüzde 47 oy verdi.

“AK PARTİNİN ZİRVEYE OYNAYIŞI DEVAM ETMEYECEK”

“Örgütler Savaşını kim kazanacak?” diye sorduğunuz yazınızda, Örgütlerin seçimlerde ne kadar önemli olduğunu en iyi "Milli Görüş" geleneği biliyor” demiştiniz.  Bu  Saadet yada AK Partinin zirveye oynayışının devam edeceği anlamına mı geliyor?

Hayır, etmeyeceğini CHP gösterdi, CHP’nin İstanbul teşkilatı gösterdi, örgütler savaşı derken, örgüt motive edilmesi gerekir, umudu olması lazım, CHP’nin bir genç il başkanı çıkıyor, son 5-6 yıldır CHP’nin kıpırdamayan oylarını kıpırdatıyor, demek ki bu halk karşısında oy verecek bir ekip görürse verecek. Gürsel Tekin’in aldığı  oylara bakın, merkezlerde CHP aldı, Sultanbeyliğinde de aldı, Sultan Çiftliğinde de aldı, Bağcılar da ciddi oy aldı, Eyüp de başa baş geldi neredeyse, Milli Görüşün kalelerinde. Niye? Örgüte bir heyecan geldi, örgüt toplumla yüzleşmeye başladı. Toplumun önüne çıkamıyorlardı, örgüte gelen yoktu, küskünlük yaşanıyordu, Gürsel beyle birlikte bu küskünlük kalktı, insanlar partiye gelmeye başladılar, demek ki daha büyük umutlar verilirse, daha büyük siyasi açılımlar yapılırsa ki sosyal demokrat partinin özgürlükçü olması gerekir, eğer AK Partiden daha özgürlükçü değilsen halk da sana oy vermez.

“DEVLET ÇETECİLERİ ÜRETECEĞİNE, ÇETECİLER DEVLET GÖREVLİLERİ ÜRETTİ”

Peki bir tespit daha…Mehmet Ağar ’ın kendisine "insan simsarı" ve "muhbir" demesine alınan Yaşar Öz’ün tehdidi:”Amaçlarını birer ikişer hayata geçirdikten sonra bu kez de taşeronlarını nasıl bir bir ortadan kaldırdıklarını açıklayacağım..." idi. Şimdi de, Ergenekon tutuklusu Emekli tuğgeneral Levent Ersöz’ün ses kaydında:” Ben eğer ışık görürsem onlar da ışık görecekler ben ışık göremezsem onlar ışık göremezler" şeklinde bir gözdağı var. Konuşulmayan çok şey kaldığını düşünüyor musunuz? Ya da bu tür tehditler genellikle asılsız mıdır?

Bu bizim klasik derin devlet denilen çeteye vize olmadığını gösteriyor. Bizden öte devlet var ama bu çeteleşmiş bir devlet. Bizde çeteleşmiş devletin içinde çeteleşmiş kümeler var, onlar da çeteleşmeye doğru gidiyor. Bu yüzden bir süreç başlıyor, hemen bozulmalar başlıyor, birbirlerine düşmeler başlıyor, bu demek ki devleti korumayla ilgili bir şey değil, devleti gerçekten korumayla ilgili bir şey olsa bir insan kendi devletine sonuna kadar sahip çıkar. Yaşar Öz, mafyatik bir adamdır, her türlü kumar hikayesiyle ilgilidir, bir ihbarla hemen bozulabilir ama kendi devletinizi düşmana karşı koruyacaksınız ve kendi komutanınızı yada büyüğünüzü tehdit edeceksiniz ben seni ihbar edeceğim diye, dersen vatansever olamazsın ki, bunlar çeteci, bizim devletin görevlileri sorunları çözebilmek için çetecilerle iş birliği yaptılar, çetecileri kendilerini üreteceğine, çeteciler bunları üretmeye başladı, Susurluk böyle bir şeydir. Mafyaya benzemeye başladı, bizim devlet mafyalaşmaya başladı. Tehlikeli olan bu. Dünyanın bir çok ülkesinde hukuk dışı derin devlet yapılanması var, sınırlı kalıyor tabi, ele geçtiği anda yargılanıyor, bizde yargılanmaz, bunlar hemen ihbar ederler, birbirilerini suçlarlar.

“ZEKERİYA ÖZ, YÜREKLİ BİR SAVCI”

"Türkiye’de cesur savcılar da var" diye yazmış, Susurluk İddianamesi’ni hazırlayan Savcı Aykut Cengiz Engin bugünkü karanlık noktaların bileşimden oluşan yoldaki payını anlatmıştınız. Zekeriya Öz, yeni bir örgütlenmenin habercisi olabilir mi?

Yeni bir örgütlenme değil de bu bir süreçtir. Kolay kolay temizlenmiyor, eskiden 10 yılda bir darbe olurdu, şimdi 10 yılda bir temizleniyoruz. Zekeriya Öz’ü yürekli savcı diye düşünüyorum. Devlet görevlilerini sorgulamak, onların suça bulaştığını söylemek çok zor bir iştir. Ben şöyle düşünüyorum, karşınızda bir devlet görevlisi var, sizi onu sorguluyorsunuz. Hurşit Tolon, bunu çok net kasette de söylemişti, “Sen kimsin lan Savcı?” Bu ülkede komutanlık yapmış birini sorguluyorsunuz, bu ülkenin Jandarma İstihbaratının başında olmuş birini sorguluyorsunuz. Sen de bir Savcısın diye sıradan bakıyor adam. O Savcılar cesur savcılardır. Eski Yargıtay Onursal Başkanı Sabih Kanadoğlunun bir maili geldi bana, “Cesur Savcılara değil, hukuk bilen Savcılara ihtiyacımız var” Hukuk uygulayan Savcılara ihtiyacımızı var bu doğru ama bizim ülkemizde hukuk yok ki tam anlamıyla. Çok da hak veremiyorum ona.

“ERGENEKON SORUŞTURMA SÜRECİNİN DOĞRU EKSENDE GİTTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

Analizlerinizden birisi, 11’inci dalganın devletin zirvesinde, yasama, yürütme ve yargı mensuplarının buluşmasının hemen ardından yapılmasını ilginç bulmuş, Ergenekon iddianamesinin özü, sürecin nereye gideceğini zaten işaret ediyor demiştiniz. Bu süreçte yaşanan en anlamsız dalga hangisiydi yani hangi parça çıktığında domino taşları yıkılmaya devam ederdi?

Son dalgayı anlamsız değil de sapma olarak görüyorum. Bunun dışında şu ana kadarki dalgalarda usul açısından hatalar olabilir, belki suçsuz birkaç insan göz altına alınmış olabilir ama ana eksende Ergenekon soruşturma sürecinin doğru eksende gittiğini düşünüyorum. Bu ülkede ilk defa iki önemli askeri şahıs göz altına alındı. Genel Kurmay Genel Sekreterinin gözaltına alınma durumu oldu, sonradan bırakıldı. Ama tabi zor bir şey, bir tarafta eski tutuklular var, bir taraftan 50’li yılların kontrgerillalara atıflara kadar Türkiye’de çok karanlık olay var. 1 Mayıs katliamından tutun da, kanlı pazarlara kadar hepsi katliam. Mutlaka birbiriyle iç içe geçen yanları var ama bir yerinden yakalamış Türkiye. Darbe yapmamış olanları yakalamış, bunu bir defa yargılamamız gerekiyor. Bundan sonra geçmişi temizleyebilir miyiz, temizleyemez miyiz o da ayrı bir şeydir. Şu an da fail meçhul cinayetlerin olduğu bir Güney Doğu meselesi var. Onun da ayrıca ele alınması gerekiyor, illa bu kapsamda ele alınması gerekmiyor.

“BAŞBUĞ’UN KONUŞMASI AFFA YÖNELİK BİR ÇABA, AF  ÇIKACAK”

Bir operasyonda PKK’ya yapıldı… DTP genel başkan yardımcıları ve Öcalan’ın avukatlarının da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı… Operasyonun PKK’nın devlet yapılanmasına yönelik olduğu belirtiliyor… Ancak DTP’lilere göre bu seçimdeki başarıları nedeniyle yapılan siyasi bir operasyon… Sizce resim neyi gösteriyor?

Zamanlama açısından seçimin ardından gelmesi ilginç. Bir de Başbuğ’un konuşmasının arkasından gelmesi. Ben onu biraz anlamlı buluyorum. Şöyle bir şey bekliyorum. Türkiye Kürt meselesinde açılım yapıyor, iyiden iyiye açılım yapma sürecine girmiştir. Af çıkacak, siyasete yönelik bir süreç başlıyor.

Başbuğ açıklamalarında dağdaki teröristlerin indirilmesi için mevcut yasaların geliştirilmesi gerektiğini söyledi… Başbuğ bu söylemi ile Affı mı kastetti?

Affa yönelik bir çaba. Düz ovada siyasete çekecekler. Çekilmesi de gerekiyor. Bunun yolu da DTP’den geçiyor. Ancak şahin devletlerin bir yöntemi vardır, tam bu türden barış görüşmeleri yaparlarken bir operasyon yaparlar diye düşünüyorum. Bu operasyonun biraz böyle bir aynı olduğunu düşünüyorum. Direk DTP’ye yönelik, PKK’yla alakası yok. DTP’nin yöneticileri göz altında.

“BAŞBUĞ’UN KONUŞMASINI UZATMASI VE AYRINTI VERMESİ SİYASETİN AYIBIDIR”

Başbuğ’un Türkiye Halkı, Kürt, Terörist de insandır sözleri TSK’da nelerin değiştiğini gösteriyor?

Dil değişiyor. Türkiye’nin son 10 yıldır değişim sancılarının TSK tarafından da paylaşıldığını gösteriyor. Siyaset dilinin TSK tarafından da paylaşıldığını gösteriyor. TSK, bir biçimde Türkiye’deki muhalefet partilerine bile öncülük yaptı nerdeyse. AK Parti 2005 yılında Türkiye Vatandaşlığı diye bir şey söylemişti ama muhalefet bunun hep karşısında oldu, şimdi TSK Başbuğ sayesinde bir, Türkiye Halkı diyor, iki Kürt vatandaşlarımız diye ismini koyuyor. Ben ilk defa duyuyorum. Bu çok önemli bir açılım, bir kabul var, bir de tarif var. O tarifin eksik bir tarafı olabilir ama çok önemli bir tarif var. Çizdiği o çerçeve çok önemli “Türkiye Halkı” Bu rahatlatıcı bir işarettir, bu yumuşamanın göstergesidir. Hızlı olamaz bu işler TSK’da. Ayrıca da olmaması gerekir. Bir defa TSK’nın başında olan birisinin bu kadar uzun ve ayrıntılı konuşması da doğru değil. Bu Türkiye’nin kendine özgü özelliklerinden biri. Bunu ben siyasetin ayıbı olarak görüyorum. Uzatması değil, içeriği de önemli. Bir ülkede Türkiye Halkı kavramını siyaset üretmiyor, asker üretiyor. Siyaset üretti aslında, Tayyip Erdoğan, 2005 yılında Türkiye Vatandaşlığı kavramını üretti, ancak götüremedi çünkü muhalefet destek vermedi. Bu muhalefet ne üretti? Hiçbir şey üretmedi. Başbuğ’dan sonra ne diyecekler? Muhalefet yerine asker çözüm üretiyor. Siyasetin geride kaldığını gösteriyor.

 “MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ YOK, PATRON ÖZGÜRLÜĞÜ VAR.”

Erdoğan-Doğan kavgasına, 93 yılında, Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın sahibi olduğu Kanal 6 muhabirliğiniz sırasında Çiller’in ‘imar rantı’ haberini Semra Özal’ın aylar sonra yayınlanacakken durdurduğunu, bunu da siyaseti yönlendirmek için yaptığını yazmıştınız. Sizi istifaya kadar götüren bu olaydan sonra siyasetçiden çok medyanın tavrına baktığınızı ifade etmiştiniz. Bu tavrın genelinde size ait duruş nedir?

Bizim medyaya giren patronlar, siyasetle ticareti birlikte götürmeye çalışıyorlar. Zaten bir çoğu da devletten beslenip gelmişlerdir. Medyada kurumsallaşma diye bir şey yok. Kurumsallaşma derken sistematik bir yapı değil, editör yal özgürlük anlamında söylüyorum.  Medya özgürlüğü yok, patron özgürlüğü var. 30 yıldır medyanın içinde çalışıyorum, medya gerçek anlamda  özgür falan değil. Mutlaka iyi haberler yaptığımız oldu, Türkiye’nin önemli olaylarına ışık tutan haberlerimiz oldu

“NEDEN BASIN SAHİBİ OLUNUR? ÜLKEYİ YÖNETMEK İÇİN”

Evet o yazınızda biraz da kendimize bakalım diyorsunuz zaten

Bizden kaynaklanıyor. Bir insan niye basın sahibi olmak ister? Mutlaka ticaret yapması gerekir, doğru. Ama yönlendirerek medya üzerinden ticaret yapmaya çalışıyorsa orada sıkıntı yaşıyoruz. Siyasetle medya iç içe geçerse ne özgür olabilir, ne zengin olabilir. Basın sahibi olmak istemsinin altında ticaret, ülkeyi yönetmesi yatıyor. Ülkeye yöne vermek. Bütün medya patronlarının, medyacıların bir biçimde akıllarında vardır, dördüncü kuvvet diyorlar ama o kuvveti halktan alarak kullanmıyor. Siyasette güç olmaya kullanıyor. Böyle bir medya olamaması gerekiyor. Türkiye’de böyle bir medya olsaydı bu kadar kirlenme de olmazdı. Bu medya o kirlenmeyi deşifre ederdi etmedi. O kirlenmeden beslendi, o kirlenmeye göz yumdu, o kirlenmeye aracı oldu, o manşetlerin bir çoğu öyle çıktı. Dört yıl boyunca ben Abdullah Çatlı ile konuştum, üçüncü yılında gittim bir önemli medya ismiyle bunu konuştum, “bunu yazalım, Türkiye’de karanlık işler oluyor”dedim. Bir daha buraya gelme”dedi. Yapamaz çünkü devlete gücü yetmez. Zamanında bu işlere girerken böyle girmiyorlar, hepsinin bir bağlantısı var, kirlenmeden beslenen insanlar.

“ÖLÜM ANINDA PİŞMANLIĞIM OLMADI”

Televizyonculukta son icraatınız olan Yaşamın Kıyısında bir çok şehri ve insan temasını işlediniz. Hani derler ya ‘en güzel söz henüz söyleyemediğimdir’ diye, yaşamınızın kıyısından geri dönüşleriniz olduysa bu söyleyemediklerinizden miydi?

Ölümden döndüm. Yaşamak güzel bir şey.Daha iyi şeyler olmasını istiyorsun ülken için. Ölüm anından çok da pişmanlık duyduğumu hissetmedim. Hiç kötü bir şey yaptığımı düşünmedim. Oğlumu, eşimi düşündüm, onlar geçti gözümün önünden, o kadar. Hesap verecek bir durumum yok, kötü bir şeye imza atmadım diye düşünüyorum. O da iyi bir şeydir. Kimseye kötülük yapmayı düşünmedim, yaptıysam da belki de bilmeden yaptım.

YORUMLARINIZ
gözlemci - 20.04.2009 12:45
Disk(devrimci işçi sendikaları)önderliğinde bir mayıs’ın bayram ve tatil olarak kutlanması kanunu meclisten geçti sıra Taksim meydanında yapılmasına geldi.Disk’e üye olan çok devrimci işçilerimizin karşı devrimci AKP’ye ne kadar oy verdiğini ben merak ediyorum.Devrimcilikten dilenciliğe mi geçiş yaptılar yoksa hala Atatürk devrimlerine bağlı olduklarını haykırabilecek cesaretleri varmı?Bir mayıs’ta göreceğiz.Takke düşecek ne görünecek...
gözlemci - 20.04.2009 12:37
Rahmi usta Kırklareli’lidir ve bir metal kaplama atölyesinde çalışmaktadır.Atölye bodrum katta,karanlık,bir çok kimyasal maddeyle iş yapılan sağlıksız bir yerdir.Rahmi usta alkolikti.Atölyenin içinde zula yaptığı içkileri içer,işten sonra meyhaneye gider yıkılana kadar devam ederdi.İç dünyası nasıldı bilmek imkansız.Çok munis,yumuşak tavırlı bir adamdı,alkolikler öyledir zaten herşeye hoşgörüyle bakarlar,bizden farklı bir boyutta yaşarlar.Yıllar önce Rahmi ustayı kaybettik.Selam olsun sana Rahmi usta,adam gibi adamdın asla unutulmazsın.
Adem Figan - 19.04.2009 17:29
Harika bir röportaj
D E M O K R A T - 18.04.2009 21:49
ne yazdınız da yorumları çökerttiniz arkadaşlar
gözlemci - 17.04.2009 14:47
Küba’lı devrimci Che Guevara idealleri uğruna kurşuna dizildi,tek bir fotoğrafıyla dünyada bir idol ve fenomen oldu.Bizde ise emperyalizme ve arap faşizmine karşı çıkan ve bu uğurda canlarını hiçe sayanları ne burda ne de dünyada kimse hatırlamıyor bile.Che’nin tişörtlerini alanlar biraz da bizim kahramanları tanısınlar.Uğur’lara,Bahriye’lere,Turan’lara selam olsun,dangalaklara da tarikat kapıları açık olsun.
Dr.ErhanCan - 17.04.2009 14:05
Hangi güzel yüz ki, toprak olmadı.Hangi güzel göz ki,yere akmadı. <br>Bir gazeteci dostum "Gazeteci dar ayakkabıya benzer hep arkadan vurur" demişti. Arkadan vuran patron mu acaba.Zaman içerisinde medya sektöründe bende yer aldım.Haende aktif olmasada bulunuyorum.Bence özgür medya değil kişiler özgür olmamlı kendisini birileriin uşağı değil bu oplumun gücüne adamalı.Arkadan değil kalemiyle ülke menfaatlarını gzetmeli.Satılık medya değil kültür enpoze etmeli.Birgün hepimiz toprak olacağız.Veremiyeceğim hesabı patronlara değil Allaha vermeye hazırlanmalıyız.Mahmut Övür hocamı da taktirle izliyoruz saygılarımı sunuyorum.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1

Share on Facebook