Medyada “yazar”, “yazan” ve “patron” olmak
Emre Kongar, televizyonda (NTV) Mehmet Barlas’la yapmış olduğu bir söyleşide şöyle demişti; “İnanın ben Cumhuriyette okuduğunuz günlük köşe yazılarımı kaleme almak için üç gün uğraştığım olur..”
Ne demektir bu?
Her eline kalemi alan iki günde ben yazar oldum diye ortaya çıkamaz…
Bilgisayar günlük yaşamda sıkça yer almaya başlayınca; alt yapısı, yeteneği, kültürel birikimi ve yüreği olmayan pek çok kişi, kendinin yazar olduğunu sanmaya başladı.
Oysa onlar “yazar” değil, sadece “YAZAN” dır…
Ne yazık ki, bugün ülkede pek çok “YAZAN” varken, “yazar” sayısını “çok az” diye tanımlamak doğru olur… Alt yapısı, birikimi, yeteneği olmayan zatı muhteremler yazar olmaya soyunuyor da; kültürü, birikimi, düzeyi olmayan kimi hesaplı kitaplı kişiler; medya patronu olmak gibi bir “gaflet” ve “facia”nın içine düşmüyorlar mı?
Sadece nereden ve nasıl kazandığı belli olmayan büyük paraların sahibi olmaktan öte; kültürel birikimle, tahsille, dürüst insani ilişkilerle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişi ve kişilerin sahibi olduğu medyadan; çalışanlarına, topluma ve ülkeye yararlı hizmetler bekleyebilir misiniz?
Adam, televizyon ya da gazete kurarken, ya da bir yerden satın alırken amacını ve hedefini açıkça ortaya koyuyor; “Ben paranın ayağına gitmeyeceğim, para benim ayağıma gelecek.” Peki nasıl olacak bu? Her türlü ahlâksızlık ortaya konularak… Tehdit, şantaj vs. her yol denenerek…
Bu tür toplum düşmanlarının oluşturduğu “çirkin” medyada; düzeyli, ahlaklı, basın çalışanlarının hayatiyet bulması, çalışabilmesi olanaklı mı? “Namussuz” bir patronla “namuslu” bir gazeteci, köşe yazarı, televizyon program yapımcısı ve sunucusu, ayni medya organı içerisinde yer alabilir mi?
Adam patron olarak yanında çalıştırdığı basın emekçisine diyor ki:
“Gidip belediyenin, milli eğitimin, vs.nin ihalelerini yakından izleyip, ihaleyi kazanan firmalara kamerayı uzatıp, hayırlı olsun ihaleyi kazandınız, bizim yapabileceğimiz bir şey var mı, ya da olabilir mi diye soracaksın, o ne demek istediğimizi anlar, anlamazsa, başına geleceğe razı olmuş demektir…”
Böyle bir medya ve medya patronları olmaz olsun!
500- 600-700 milyonluk aylıklara tutsak olmuş, başka yerlerde iş bulmaları neredeyse olanaksız ve çoluk çocuk geçindirmenin sorumluluğunu taşımakta olan çaresiz insanları; patron olarak her gün işten kovma tehdidi ile köle gibi çalıştırmanın “şerefsizliğine” başka ne tanım verilebilir ki?...
Söylediklerimiz bilinmeyen şeyler değil.
Pek çok kişi, medyanın bugün ne durumda, daha doğrusu ne çirkinlikte olduğunu biliyor da, “ne yapalım, bizim yapabileceğimiz bir şey yok…” kaderciliği içerisinde… Sadece bağırıp, çağırıp ve yazarak bir şeyler anlatılmaya çalışılıyor o kadar...
İşte bir örnek:
“Bir gazetenin yayın koordinatörü ve ortağı olarak;
Yaklaşık 15 yıldır bu mesleği icra eden bir kişi olarak;
Her gün gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım beni inanılmaz derecede şaşırtıyor.
Şaşırtmak bir yana üzüyor.
Bu camianın içinde olmaktan büyük bir onur ve gurur duyacağıma, utanıyorum.
Evet, utanıyorum.
Aynı zamanda üzülüyorum da...
Bazen gittiğim bir yerde ’basın mensubuyum’ demeye çekiniyorum.
İnsan mesleğinden utanır mı?
Ama etraf öyle insanlarla doldu ki.
Eline bir fotoğraf makinesi alan ertesi gün ’gazeteciyim’ diye ortalıklarda dolaşmaya başladı.
Bilgisine, birikimine bakmadan. Deneyim sahibi olmadan.
Nereden geldiğini bilmeden, nereye gideceğini hesap etmeden... (*)
X
Başka ne diyelim değerli okurlar, ne diyelim?
Medya yola gelmeden, daha doğrusu getirilmeden; ülkede topluma yararlı olabilecek başka şeylerin yoluna girmesi olanaklı değil…
Bunu yazılarımızda sık sık dile getirmeye çalışıyor, az da olsa genç meslektaşlarımı yüreklendirmeye, kimi medya patronlarını da “utandırmaya” çaba gösteriyoruz…
Bu yönde ki kararlılığımız sürecek…
BURHAN ÖZBEY
Burhanaozbey@yahoo.com
(*) Bizim Kocaeli Gazetesi Yayın koordinatörü Serpil Çolak’ın 26 Kasım 2007 tarihli “Kocaeli’de basın geriye gidiyor” başlıklı yazısından bir bölüm.