Bir Ankara yolculuğu daha. Kendimi düğün meydanında oynayan insanların bacaklarının arasında çiğnenmeden kalabilen bir çocuk gibi hissediyorum. Onların oyununun içindeki oyun benimkisi.
Kanepeden halıya düşen, uyumakta olan bir insanın yorgunluğu…Bir mevtanın sala sonrası adının ve toprağa verileceği yerin duyulmakta zorlanması, belki benden kalan son haberin insanlara ulaşamaması…
Yazılarımda sık sık adını geçirdiğim; Asilzade yaradılışlı Hacı babamın, gece kondu suna inşa edilen binanın daha kurumayan çimentosu ve merdivenlerindeki kireç damlaları, otomatik düğmelerin üzerine sıçrayan sıvalar ve fayansların arasındaki henüz kirlenmemiş beyaz harçla tarif edebileceğim evde geçti tüm yazacaklarım…
Kokusunu topraktan alıp, ayakkabı derisine bırakmış bir insan gibi başladı artık o ev, yüzyıllık yaşamına…
İşim açısından; bir deprem çadırının dışında, yıkılmamasını beklediğim binanın, gücünü üstüne dikildiği kayadan aldığını öğrendiğimi ve hemen yanında yer alarak bu sarsıntılardan kendimi koruduğumu söylemem mümkün…
Ben çöplerin varillerden, konteynıra geçişini içine yavaşça bırakılmayan poşetler kadar önemsiz buluyorum. O yüzden Ankara’m yenilendikçe içine atılışımı hızlandırıyor. Yani içeride yaydığım kokuyla, oradan uzaklaştırmam an meselesi oluyor…
İstanbul’dan, Ankara’ya gelin gelmiş gibiyim. Geldiğim yerin bu şehre aldatılmış duygusuyla baktığını ve gelinliğimin renk değiştirdiğini de görebiliyorum sanki.
Bir yastığın son olarak kapandığı diğer ucundan evvel, içeriye yaymaya çalıştığı elyafı tutan ellerimin, düzleştirici etki yapamadığı bir sevdanın sökülen dikişindeyim.
Ankara çok şey. Ben hiçbir şey. İstanbul her şey.
Bir yağmurum var, yağmadan hayatımdaki yerini koruyan…Bir bulutum var, güneşin arkasına saklanmayan…Bir korkum var, aşkını uykuya yatıran…
Sanki evime geliyor, Ankara’dan uzaklaşıyorum. Sanki Ankara’ya geliyorum, evimden uzaklaşıyorum. Ankara benim memleketim ama İstanbul da, menkelim. Yani ayak bileziğim, ben nereye o oraya.
Belki karanlıkta önümde yürüyen şeyin; bir kaplumbağa olduğunu görebilecek kadar yeteneği olmayan gözlerimi, ışıksız bir ‘hiç’ kabul etmek gibi içinde sen olmayan şehir.
Geldim. Döndüm. Buradayım. Bir de İstanbul’u dinleyelim!...
hulyaokur06@gmail.com