Son Haberler
29.05.2012 Salı 15:04
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"MERKEZDEKİ TÜRKİYE"
Dünya genelinde 4.2 milyon tirajı olan Newsweek dergisinin 26 Temmuz 2010 tarihli internet sayfasında, Owen Matthews imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyle 28.07.2010 14:02

WASHINGTON, 27/07(BYE)--- 

Türkiye'nin "Doğu'ya yöneldiğine" ilişkin yaygın bir anlayış var. Geçen son iki yıl içinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat ile "iyi bir arkadaş" olduklarını söyledi ve Gazze'ye giden bir Türk yardım konvoyuna saldırı düzenlenmesinden dolayı İsrail'e ateş püskürdü. Suriye ve Irak ile anlaşmalar imzalayan Erdoğan, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir'in "iyi bir Müslüman" olduğu görüşünü savundu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun daha geçen hafta, Hamas lideri Halit Meşal ile görüşmesi İsrail'de tepkilere yol açtı.

Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne tam üye olarak kabul etmesi için Avrupa'yı sıkıştıran Amerikalı liderler, şimdi, açıkça kaygı duyuyor. ABD Temsilciler Meclisi Maryland Milletvekili Demokrat John Sarbanes, Türkiye'yi "dünya sahnesinde gittikçe artan huysuzluğundan" dolayı eleştirdi. Başkan Obama da bu ay başlarında, Türkiye'nin tam üyeliğe kabulünün AB tarafından erteleniyor olmasının Erdoğan'ı Orta Doğu'daki diğer Müslüman ülkeler ve Rusya ile "başka ittifaklar kurmaya" ittiğini ileri sürdü. Erdoğan ayrıca bu yıl başlarında, Rusya ile yeni doğal gaz boru hatları alanında anlaşmalar imzaladı.

Yine de Ankara'nın İslam dünyasıyla ittifak kurduğu iddiaları doğru değil. Aksine, Türkiye bölgesinde siyaset ve ekonominin merkezi hâline geliyor. Başka bir tabirle Türkiye'yi, AB ve ABD veya İslam dünyası ve Rusya "yandaşı" olarak nitelendirmek bir hata olur. Bütün bu gelişmeler, Türkiye'nin kendi coğrafi ve ekonomik konumuna dayananTürkiye merkezli yeni ve güçlü bir politikanın parçasıdır. Her ne kadar Avrupa, Türkiye'nin birincil öncelikli dış politikası olsa da tek politikası bu değil. Türkiye'ninulusal, siyasi ve ekonomik çıkarları artık ülkenin ABD, NATO ve Avrupa ile olan eski ittifaklarını etkiliyor.Ankara'nın geçmişinde komşularıyla yaşadığı uzlaşmazlıklara ve bölük pörçük nitelikteki ittifaklarına değinen Davutoğlu, Türkiye'nin uzun bir süre "güçlü pazıları, zayıf bir midesi, dertli bir yüreği ve vasat bir beyni" olan bir ülke olarak görüldüğünü belirtti. Davutoğlu ayrıca artık Türkiye'nin "Avrupa'da bir Avrupalı ve Doğu'da ise bir Doğulu olarak görülmesi gerektiğini çünkü Türkiye'nin her ikisi de olduğunu" kaydetti.

Ankara'nın Avrupa'ya yönelik ilgisi, Türkiye'nin bölgedeki en güçlü ekonominin bir parçası olmasının ve kurumlarını Avrupa standartlarına uygun olarak yeniden yapılandırmasının hâlâ Türkiye için en iyi yol olacağı inancından kaynaklanıyor. Türkiye'nin Gümrük Birliğine üyeliği, ülke ekonomisi için çok önemli. Bu nedenle her ne kadar Almanya ve Fransa Türkiye'nin AB hayallerini suya düşürmeye devam etse de Ankara, AB odaklı ciddi ve kalıcı reformlarını hayata geçirmeyi sürdürüyor. Türkiye ayrıca ekonomisini AB standartlarına uyumlu bir hâle getirmeye çalışıyor. En dikkat çekici olan ise Erdoğan'ın, 1980 darbesi sonrasında hazırlanan, askerî ve adli yetkililerin yasal inceleme veya soruşturmadan muaf tutulmalarını sağlayan Türkiye'deki mevcut Anayasa'nın değiştirilmesine yönelik planlarını azimle yürütüyor olması. Türk liderler, askerî personelin sivil mahkemelerde yargılanması ile temel ifade ve teşkilatlanma özgürlüğünün sağlanmasını öngören yeni bir yasanın çıkarılmaması hâlinde AB üyelik süreciyle ilgili kilit konular üzerinde dahi çalışmaya başlayamayacaklarını biliyorlar. Avrupa Birliği ile İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, "Darbe Anayasası ruhu üzerimizde olduğu sürece AB standartlarıyla uyumlu bir demokrasi düzeyine ulaşmamız mümkün değildir." dedi.

Elbette, yeni Anayasa planının sadece AB odaklı olduğunu düşünmek yanlış olur çünkü böylesi bir reform, özellikle AK Partinin adli kurumların acımasız gücünü kırmaya çalıştığı bir sırada Erdoğan'ın iktidardaki partisine birçok yönden çıkar sağlayacaktır. Ancak amacı ne olursa olsun, eylül ayında referanduma sunulacak Anayasa değişikliği, Türkiye'yi AB istese de istemese de Avrupa'ya bir adım daha yaklaştıracaktır.

Türkiye'nin en önemli hedefi, AB'ye girebilmek ancak Ankara aynı zamanda başka taraflara da gittikçe daha çok yöneliyor. Özellikle Orta Doğu'da ve daha uzak bölgelerde birçok iş fırsatları yakalıyor. 2008 yılında Türkiye'nin ihracatının ilk kez yüzde 50'sinden daha az bir bölümü, AB ülkelerine yapıldı. AB ülkelerinden yapılan ithalat ise yüzde 40'ın altına düştü. Aynı zamanda, çoğunluğu Türkiye'nin doğusundan gelen girişimcilerce desteklenen inşaat ve üretim firmaları, Orta Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu'yu kapsayan işveren grubu "Anadolu kaplanlarını" oluşturdu.

Yıllık geliri neredeyse 1.6 milyar dolar olan Sembol İnşaat, Türk firmalarının inşaat sektörünün yüzde 60'ını elinde bulundurduğu Kazakistan'ın Astana kentinde bir üniversite, bir stadyum, bir konferans merkezi ve büyük çaplı bir opera salonu inşa etti. Türk TAV İnşaat firması da Doha ve Kahire'de havaalanları ve Gürcistan'ın Batum kentinde ise liman yaptı. İstikbal gibi mobilya firmaları ve DeFacto gibi giyim mağazaları, geçen yıl Irak'a 5.8 milyar dolarlık ihracat yaptı. Türkiye'nin İran ile ticaret hacmi, 2009 yılında, 10 milyar doların üzerine çıktı ve Türkiye, bu miktarı, İran'ın güneyindeki Fars kentinden verilecek doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa'ya sevk edilmesini sağlayacak boru hattını inşa ederek 30 milyar dolara çıkarmayı umut ediyor. Bu durumda, Ankara'nın İran'a karşı yaptırımları onaylamak istememesine ve Tahran ile Washington arasındaki uzlaşmazlığı bir şekilde dindirmeye çalışmasına şaşırmamak gerekir. ABD'deki German Marshall Vakfından Türkiye araştırmacısı Ian Lesser, "Türkiye ekonomisi büyüyor ve bu büyüme Avrupa gibi geleneksel yatırım kaynaklarından sağlanmıyor; Körfez, Orta Doğu ve Rusya'dan geliyor. Bayrağın ticaretten yöne sallandığını söyleyebiliriz." dedi. Ankara'nın yönünü Doğu'ya çevirmesinin bir başka nedeninin terör olduğunu da söyleyebiliriz. Türkiye'nin Suriye, Irak ve İran gibi komşularına yönelmesinin nedeni, bu üç ülke sınırları içerisindeki üslerde faaliyet gösteren PKK'yı bastırmak istemesinden kaynaklanıyor. Iraklı Kürtlerin mevcut duruma göz yummaları ve ABD istihbaratının her ne kadar yetersiz de olsa Washington ile Ankara arasındaki iş birliğine bir nevi destek vermeleri sayesinde Türk ordusu Irak'ın kuzeyindeki PKK kamplarını son üç yıldır bombalıyor.

Ecel sancısıyla kıvranan PKK, şimdi de son çareyi kentlerde terör estirmekte buluyor. İstanbul'da kısa bir süre önce meydana gelen bombalı eylemler sonucu altı kişi öldü. PKK tarafından son beş ay içinde düzenlenen saldırılarda 59 Türk askeri hayatını kaybetti. Turistik bölgelerin de bombalanacağı yönündeki tehditler hükûmeti harekete geçirerek PKK'nın bütün kalıntılarının yok edilmesine yönelik çaba harcamasına sebep oldu. Elbette bunu yapabilmek amacıyla Türkiye'nin, PKK'yı barındırmaması için İran ile; hava saldırıları için gerekli istihbaratın sağlanması ve hava koridorunun açılması hususunda da ABD ile iş birliği içinde olmaya ihtiyacı var. Ayrıca Suriye ve Irak'a da ihtiyacı var ve bu nedenle Ankara, vizenin kaldırılmasını öngören bir anlaşmayı Şam ile imzaladı. Bu arada Bağdat ile de her ay sınır ötesi konular ve ticaretin görüşülmesi amacıyla bakanlardan müteşekkil bir irtibat grubu oluşturuldu. Her iki anlaşmayla Türk firmalarının süpermarket, otobüs terminalleri ve cep telefonu ağları kurmaları için de zemin hazırlandı.

Yani mevcut durum, Ankara'nın bakış açısından baktığımızda Türkiye'nin diplomasisi, Sarbenes'in dediği kadar "huysuz" değil, daha çok acımasız bir terör karşıtlığı ve iyi niyetli bir ticari adım niteliği taşıyor. Doğrusu, Obama yönetimi, Türkiye'nin İran da dâhil olmak üzere komşularıyla yapıcı ilişkiler kurması gerektiğini anlayacak kadar akılcı davrandı ancak Türkiye'nin bölgeyle barış hâlinde olması, aslında, ABD için de iyi bir düşünce. Bu nedenle Washington, Ankara'nın BM yaptırımlarına ret oyu vermesine fazla tepki vermedi ve yine aynı sebepten ötürü Erdoğan'ın mayıs ayında Mavi Marmara gemisine düzenlenen saldırı sonrasında İsrail'i şiddetle eleştirmesi hususunda da pek fazla yorum yapılmadı.

Aslında Brezilya ve Türkiye, mayıs ayında, İran'ın nükleer programı konusundaki gerginliklerin giderilmesi amacıyla ortak bir girişimde bulunup dünyayı şaşırttığında da bu sıra dışı uluslararası ikili diplomasi, göründüğünden daha az sıra dışıydı. Karizmatik ve halkçı liderler olanLuis Inacio Lula da Silva ile Erdoğan ve kurdukları ittifak, Türkiye'nin ulaşmak istediği gücü ortaya koymuş oluyor. Her iki ülke, güçlü bir ekonomiye sahip ve onlarca yıl süren ordu yönetimli geçmişleriyle mücadele ediyorlar ve her ikisi de kuzeylerindeki büyük komşuları AB ve ABD ile aşk-nefret ilişkisi yaşıyor. Hepsinden önemlisi, gerek Türkiye gerekse Brezilya bölgelerinde kendilerini, geleneksel, Batı egemen güç dengelerinin rakipleri olarak görüyor. Lesser "Brezilya, Türkiye'nin doğal olarak müttefiki. Yükselen güçler olarak her iki ülkenin de görüşleri aynı. Güçlenme politikaları güden her iki lider, bilinçli olarak mevcut dengeye karşı çıkıyor ve bütün diplomatik girişimlerin Batı'dan gelmek zorunda olmadığına inanıyor." dedi. Türkiye-Brezilya ittifakı geçici olsa da yükselen orta düzeydeki güçler tarafından yürütülen daha bağımsız bölgesel bir diplomasinin habercisi olabilir.

Dolayısıyla Sarbanes'in "Amerikalı dış politika düzenleyicilerinin Türkiye'ye hiçbir şekilde güvenilemeyeceğinin farkına varmaya başladıkları"na dair iddiası doğru değil. Evet, Ankara İran'a yönelik yaptırım uygulanmasına karşı çıkıyor ancak Türk askerleri Afganistan'da NATO ile birlikte hareket ediyor ve bir Türk olan Hüseyin Diriöz, NATO Genel Sekreter Yardımcısı oldu. Ankara'nın yeni kendinden emin görüşü, Türkiye'nin bir ABD müttefiki olarak kalacağını ancak Washington'un politikasını izlerken güvenlik sorunu yaşayacağına inandığı anda kendi politikalarını güçlü bir şekilde savunmaya da niyetli olduğunu gösteriyor.

Gazze filosu krizi ve Türkiye'nin İran'a yaptırımların uygulanmasına karşı çıkışı, Türkiye'nin Müslüman Doğu'ya doğru yöneldiğinin tamamen bir kanıtı değil. Rus Başbakan Vladimir Putin ile Erdoğan'ın kısa bir süre önce görüşmüş olmaları da Türkiye'nin Avrasya'ya yöneldiğini göstermiyor. Aksine, her iki adım da Türkiye'nin, Brezilya'nın da yaptığı gibi, kendi ayakları üzerinde durduğunu ve Yunanistan gibi ekonomik krizle mücadele eden komşularıyla aynı düzeye eriştiğini gösteriyor. Türkiye, yıllarca, ABD'nin koşulsuz müttefikiydi ancak Yunanistan'dan Ermenistan'a, Suriye'den İran'a neredeyse komşularının tamamıyla ters düştü. Ancak artık Ankara, komşularıyla barış içinde ve bu barışa dayalı ekonomik bir güç oluşturdu. Gerçi, her adımında Batı'yı izlemiyor. Bu nedenle bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç olarak yükselen Ankara'nın Batı ile olan ilişkilerinin eskiden olduğu gibi jeopolitik olgulara dayandırılması yerine ortak ulusal çıkarlar doğrultusunda ısrar ediyor olması şaşırtıcı bir durum değil.

YORUMLARINIZ
Henüz bir yorum yapılmamış.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.