Mete Akyol’un yanıtı
Yiğit Bulut’un Haber Türk televizyonunda Başbakan Erdoğan’la yaptığı ve izleyenlerin pek çoğuna saç baş yoldurduğu malum söyleşisinden sonra; “Mete Akyol’dan Yiğit Bulut’a” başlıklı bir köşe yazısı kaleme almış ve yazımız internette bu sitede yayınlanmıştı… Okuyanlar anımsayacaklardır.
Sayın Mete Akyol’dan dün maille bir yanıt aldık. Sayın Akyol yazımızla ilgili görüşlerini hassas ve nazik bir dille yanıtlamış ve yazımızda yaptığımız bir yanlışın da düzeltilmesine vesile olmuş. Söyleşi yaptığı kişinin Turgut Özal değil, kızı Zeynep Özal olduğunu belirtmiş.
Gazeteci olarak şahsını takdir ettiğimiz, röportajlarını ve kitaplarını zevkle okuduğumuz Sayın Akyol’un; sözünü ettiği röportajı demek ki üzerimizde tepkisel izler bırakmış ki; aradan geçen onca yıldan sonra bile etkisinden kurtulamamışız. Tepkimiz aslında Sayın Akyol’a değil de, Özal ailesinin saltanatlı (papatyalar dünyasındaki) yaşamına yönelikti. Herkes bilir ki, o tarihlerde de ailenin şaşaalı yaşantısına ve yarattığı çevreye tepki duymayan da yok gibiydi…
Kim bilir belki de Sayın Akyol’dan o röportajda çok sıkı sorular beklemişiz de, bulamadığımızdan ötürü etkiyenmiş olabiliriz.
Her şeye karşın, Sayın Mete Akyol’un verdiği yanıtta ki nazik yaklaşımına ve şahsına yakışır olgunluğuna teşekkür ederiz.
Yanıtını okuduktan sonra, aslında Sayın Akyol’a bilmeden de olsa bir iyilik yaptığımızın ayrımına vardık. Şayet böyle bir yazı yazmamış olsaydık, verilen yanıt dahilinde Sayın Akyol’un tarih şeridi içerisinde yaşanmış kimi önemli “gerçeklerini” biz dahil sanırız pek çok sevgili okurumuz öğrenememiş en azından hatırlayamamış olacaktık.
Biz bir yorum yapmıyor; sözü Sayın Akyol’a takdiri de siz değerli okurlarımıza bırakıyoruz.
***
Sayın Burhan Özbey,
Bir arkadaşımın uyarısı üzerine Google'da, kendi adımla girilen bölümde, benimle ilgili olarak sizin yanlış bir ifadenizin yer aldığını üzülerek gördüm.
İsterseniz önce yanlışınızı düzelteyim, sonra belleğinizdeki karışıklığın düzelmesi için size biraz yardımcı olayım.
Ben, televizyonda merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'la bir röportaj yapmadım. Turgut Özal'ın ölümünden ikibuçuk yıl sonra, kızı Zeynep Özal'la televizyonda bir söyleşi yaptım.
İleri sürdüğünüz gibi o söyleşi sonrası ertesi gün "millet ayağa kalkmadı", "belirli basın yayın organlarında, belirli kişiler ayağa kalktı."
O belirli kişilerin kimi, mesleğe benim başlattığım, kimi yanımda staj yapan, kimi Ankara'dan elinden tutarak İstanbul'a, Bab-ı Ali'ye getirdiğim, kimi de çalıştıkları gazeteye benim tarafımdan alınmış kişilerdi.
Bu kişilerin kim olduklarını merak ederseniz, tümünün adlarını size tek tek söyleyebilirim.
Bu kişiler, malum meslektaşlarımız tarafından hırsızlıkla, dolandırıcılıkla, kaçakçılıkla suçlanan Zeynep Özal'a sorularımı, önce "Özür dileyerek" sormamı, bir "dalkavukluk" ya da onların sözcükleriyle belirteyim, "yalakalık" olarak nitelendirdiler ve beni, sözüm ona, suçladılar.
Televizyonda, "İşte Zeynep Özal'ın, Union Suisse Bankası'ndan ele geçirdiğimiz hesaplarının belgeleri..." yaygaralarıyla ve "İşte o belge" diyerek elinde tuttuğu bir kağıtla Türkiye'nin en yüksek satışlı gazetesinin birinci sayfasının önemli bir bölümünü kaplayan büyüklükteki fotoğrafının "İşte Gazeteci" manşeti altında yayınlaması gibi "haber" adı kimliğiyle yayınlanan ve yayımlanan aldatmacalarla zaten "suçlu" ilan edilen bir kişiye bu savların doğru olup olmadığını, elbette önce özür
soracaktım.
Kişinin, kendine sorulmasını istemediği bir soruyu karşısındaki kişiye sormadan önce özür dilemesi, kimi meslektaşlarımızın gözünde, kendileri tarafından bir gazetecilik deyişine dönüştürülen "yalakalık" olabilir ama, benim açımdan bu özür, tümüyle bir aile yadigarım olan, aile öğretisidir.
Zeynep Özal'la söz konusu söyleşiyi yapmamdaki asıl amacım, meslektaşlarım tarafından "magdur" konuma düşürülen bir kişiyi savunarak gerçeği ortaya çıkarmak sorumluluğu olduğu denli, mesleğimizin olanaklarını kendi yeğlemeleri doğrultusunda kullanabilmek için, gazete okuru ve televizyon izleyicisini aldatan meslektaşlarımıza da, "meydanın boş, mesleğin sahipsiz" olmadığı göstererek kendilerine, gazetecilik sorumluluğu çizgileri içinde davranmalarını anımsatmak, hatta uyarmaktı.
"Dünyanın en kalın duvarlı binaları, İsviçre bankalarıdır" sözünü duymamış meslektaşlarımızın, "İşte bir İsviçre bankasından ele geçirdiğimiz hesap belgeleri" diye uzaktan tutarak gösterdikleri A4 boyutundaki kağıtlar eğer gerçekten "Bir İsviçre bankasından ele geçirilen hesap belgeleri" olsaydı, bu belgeleri ele geçiren arkadaşımıza en büyük gazetecilik ödülü olarak Pulitzer Ödülü de yetmez, belki de yüz yılda yalnızca bir gazeteciye verilmesi kararlaştırılan yeni bir ödül oluşturulur, o ödül verilirdi.
Anımsayınız, bu sözüm ona "belgeler", fotograf makineleri ve TV kameraları önünde "İşte gazeteci" meslektaşımız tarafından İstanbul C. Savcısı'na teslim edilmiş, fakat hiçbiri belge niteliğinde bulunmadığı gerekçesiyle, savcılık tarafından işleme bile konulmamıştı.
Zeynep Özal'la yaptığım söylesi sonrası bir kısım basındaki yaygara üzerine Mehmet Ali Birant ve Fatih Altaylı beni programlarına çağırdılar ve bu "saldırılar karşısında ne söyleyeceğimi" sordular.
Her ikisiyle konuşmaya başlarken de aynı sözü söyledim:
"Ben buraya, savunma yapmaya gelmedim. Neyin nasıl yapılması gerektiğini bilmeyen meslektaşlarıma, neyin nasıl yapılması gerektiğini öğretmeye geldim."
Her iki program sunucusuna bir de şunu söyledim:
"Beni eleştiren meslektaşlarım, Zeynep Özal'a hangi soruyu sormam gerekirken, o soruyu sormadığımı söylesinler... Bir de, sorduğum sorular içinde hangi soruyu sormamam gerektiğini söylesinler..."
Bu benim onlara karşı bir çeşit meydan okumamdı.
Onları yanıtı ise yalnızca şu oldu:
"Ama hemen soruya özür dilerim diye başladı..."
Çok zamanınızı aldığımı biliyorum ama, siz de beni çok üzdüğünüzü bilin, lütfen.
Mesleğimizin "Evvel zaman içinde" diyerek andığımız günlerinden birinde irkaç meslektaşımız kafaya vermişler ve "adi açıkgözlülük" dediğimiz sözüm ona bir "gazeteci cinliği" yapmışlardı.
O günlerdeki başbakan merhum İsmet İnönü'nün "İşgal ve boykot aynı şeydir" dediğini yazmışlardı.
Halk da İnönü'nün gerçekten böyle söylediğine inandırılmıştı. Bu ise, İsmet İnönü'yü çok üzmüştü.
Çünkü o, TBMM zabıtlarında da yer aldığı gibi, bu sözü söylemişti ama söz o kadarla kalmıyordu. Devamı vardı.
"İkisi de aynı derecede suçtur."
Bizim meselktaşlar, nedense, aynı "adi açıkgözlülüğü" bana da yaptılar.
Zeynep Özal'a şöyle bir soru sordum:
"Demokrasi nedir?" dedim.
Duraksamadan yanıt verdi:
"Özgürlüktür" dedi.
Ben devam ettim ve şunları söyledim:
"Demokrasi bir de, kişinin karşısındaki kişinin sözlerini, kendi sözlerinin dinlenilmesini beklediği düzeyde bir saygıyla dinlemesidir. Biz bu gece burada, demokrasinin işte bu faziletini sergiliyoruz."
Star ve Show televizyonlarında bu konuşmanın yalnızca "Demokrasi nedir?", "Özgürlüktür" bölümü yayınlandı ve "Mete Akyol söyleşide işte 'Demokrasi nedir?' diye anlamsız sorular da sordu" denilerek, bir öernek daha verildi:
Bu kez sorum iki bölümden oluşuyordu:
"Semt pazarlarına gider misiniz?" dedim birinci bölümde.
"Evet, elbette giderim" dedi Zeynep Özal.
Bu kez sorumun ikinci bölümünü sordum:
"Semt pazarları genellikle kalabalık olur ve kişiler, çok yakın mesafede yüzyüze gelirler. Sizle yüzyüze geldiklerinde kişilerin davranışı nasıl oluyor?"
Ne benim sorumun ikinci bölümü, ne de onun bu soruma yanıtı yayınlandı.
Anlamsız sorular sorduğuma örnek olarak, kendilerinin bu "adi açıkgözlülüğü"nü verdiler.
"Semnt pazarlarına gider misiniz?"
"Evet, elbette giderim."
Adları değişikti ama, yıllar önce İsmet İnönü'yü üzen meslektaşlarımız, aynı yöntemle şimdi beni de üzmüşlerdi.
Size bunları anımsattıktan sonra bir "bilgi eksikliği"nizi de gidermek isterim.
Benim o söyleşiden sonra "sesim çıkmaz oldu" değil. O söyleşiden altı ay önce "sesim kıstırıldı."
Dönemin başbakanı Tansu Çiller, bir yıl önce "Radyomu istiyorum" sloganının tuttuğunu görünce, bir yıl sonra 1994 Belediye Seçimleri kampanyasında ise "İstanbul'u istiyorum" diye bir slogan ortaya atmıştı.
O yıllar Sabah gazetesinin pazar eki Star dergisinde ayrıca bir de başyazı demeyeyim de, önyazı yazıyordum. Onun "İstanbul'u istiyorum" sloganından hareketle, mizah ağırlıklı bir yazı yazdım ve yazıyı da, anımsayabildiğim kadarıyla, şöyle tamamladım:
"Hazırlıklı ol, bu işin sonunda İstanbullular isteğini yerine getirecekler ve sana 'Al' diyecekler..."
Tansu Çiller'in Sabah'a baskısı sonunda işime son verildi. TRT televizyonunda 7 yıldan beri süren programım vardı. Onu da bitirtti.
Zeynep Özal'la söz konusu ettiğiniz söyleşiyi yapmadan 8-9 ay önce ben, "sesim soluğum çıkmaz" konuma gertirilmiştim... Dolayısıyla "suskunluk" dediğiniz dönemim o tarihte başlar.
Benden hırsını alamayan Tansu-Özer Çiller ikilisi, bununla da yetinmedi, doktor oğlum askere gidince, Şırnak'ın 18 klm doğusunda, İkizce'deki Jandarma Dağ ve Komanda Taburu'na, "seyyar doktor" olarak atandı. Yani tüm operasyonlara katılmakla yükümlüydü. Irak'a 80 kez girdiğini saymış, sonrasını saymaktan vazgeçmişti oğlum.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde verdiğim dersleri saymazsanız, suskunluğum, oğlumun askerden döndüğü döneme değin sürdü.
İnkılap Yayınevi'yle anlaştım ve bir yıl hazırlık çalışmalarından sonra 1998 Haziran'ında, ortaklaşa Bütün Dünya dergisini yayımlamaya başladım.
İki yıl sonra yakın dostum ve çalışma arkadaşım Prof. Dr. Mehmet Haberal, Bütün Dünya'yı satın almak ve Başkent Üniversitesi'nin kültür yayını olarak çıkartmamı istediğini söyledi.
Aramızda asla "satın almak", "satmak" fiillerinin yeri yoktur. İnkılap'tan ayrıldım ve Bütün Dünya'nın isim hakkını üniversiteye devrederek yayımlamaya başladım. 2000 yılından buyana ise Bütün Dünya'yı, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını olarak yayımlıyorum. İnternetteki sitemizin adresini de vereyim: www.butundunya.com.tr
Başkent Üniversitesi'nin kuruluşunun ilk yıllarından buyana Mütevelli Heyet üyesiyim. Beş yıl önce birlikte Kanal B televizyonunu kurduk ve bizi meslektaş dedikodularıyla değil, yakından tanıyanların bildiği ömür boyu çizgimizde bu televizyonun yayınını sürdürüyoruz.
Neden bu denli uzun yazdığımı ve sizi neden bu denli böylesi bir konuyla meşgul ettiğimi de söyleyeyim mi?
Mesleğimi, bir "aşık" kara sevdasıyla sevdim ve... İbadet edercesine bir inanmışlılk ve saygıyla uyguladım ve halen de uyguluyorum.
Sitenizde hakkımda istediğinizi yazabilirsiniz de... Bu yazdıklarınız Google'da, kendi adım aranıldığında çıktığında çok üzülüyorum. Hakkımdaki yanlış bilgilerin yazılmasını da, bu yanlış bilgiler veri olarak alınıp, o verilerle yapılan yorumları da haketmiyorum çünkü...
Saygılarımla,
Mete Akyol ”
BURHAN ÖZBEY