Hülya Okur-HaberX
Uzman ve akademisyenlere yöneltilen sorular şu maddelerden oluşuyordu:
1-İsviçre’de yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla düzenlenen referandumda, seçmenin yüzde 57’den fazlası yasağa destek verdi. Bu oylamada din ve vicdan özgürlüğünü gölgede bırakan ya da hiçe saydıran tavrın açılımı ne olabilir?Yani insan haklarını ilgilendiren bir durum, referanduma konu oluşturabilir mi?
2- BM İnsan Hakları Yüksek Temsilcisi Navi Pillay, minare yasağının ayrımcılık olduğu ve İsviçre’nin insan haklarına dair uluslararası yükümlülükleriyle çeliştiğini söylemişti. Bu karar uluslar arası anlaşma veya protokollerin hangisini ortadan kaldırır kanaatindesiniz? Etkisi ne olur?
3-Hollanda’da yabancı karşıtı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders, kendi ülkesinde de minare yasağı için referandum çağrısı yaptı. Bu durumda bu yasak Avrupa ülkelerine doğru ilerlediğini söyleyebilir miyiz?
4- Nüfusu 7 milyonu geçen İsviçre’de 300 binden fazla Müslüman yaşıyor. Müslümanların çoğunu Bosna, Kosova ve Türkiye’den gelenler oluşturuyor. Bu istatistiki durumun hesaba katılmamasının sonuçları ne olabilir?
5- Başbakan Silvio Berlusconi’nin partisi Halkın Özgürlüğü’ne de atıfta bulunan Castelli, “Büyük bir şanssızlık eseri Lega Nord ile birlikte koalisyon ortaklarından olan Mason ve İslamiyet’e yakın bir ideolojiyi yenmek için güçlü bir sinyal gerekiyor. Lega Nord Anayasa’da değişikliğe giderek İtalya bayrağına haç koyulmasını sağlamalı” diye konuşmuştu. İslam’ın diğer ülkeler için oluşturduğu tehdit nedir? İslami sembollerin tetiklediği durumlar nelerdir?
Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, Başbakanlık Uzmanı Fatih Aydın;
“BU YASAĞIN İNSAN HAKLARINA AYKIRILIĞI KONUSUNDA HİÇBİR ŞÜPHE BULUNMAMAKTADIR.”
En önemli temel hak ve hürriyetlerden biri olan din ve vicdan hürriyeti, insan hakları alanındaki temel uluslararası belgeler arasında yer alan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ile diğer birçok uluslararası hukuk metinlerinde ayrıntılı olarak düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. İsviçre’nin de taraf olduğu ve dolayısıyla da uymakla bulunduğu bu yükümlülükler gereğince, din ve vicdan hürriyeti dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle açıklayabilmek ve dinin icaplarını yerine getirebilme hürriyetini de gerektirir ve içerir. Yine bu belgelere göre, din ve vicdan hürriyeti, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve kanunla sınırlanabilir. Bilindiği gibi İsviçre’deki minare yasağı uygulamasının temel gerekçesi minarelerin ülkenin mimari dokusuyla uyuşmadığı iddiasıdır. Müslümanlar için İslamiyet’in vazgeçilmez sembollerinden biri ve dini özgürce yaşamanın bir unsuru olan minarenin, temel uluslararası belgelerle belirlenmiş kıstasların aşılarak, yasaklanması din ve vicdan hürriyetinin ve özellikle de İsviçre’nin de taraf olduğu ve yukarıda belirtilen uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde ihlalidir. Nitekim bu husus Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay tarafından da vurgulanmıştır. Yasağın bariz bir biçimde ayrımcı ve bölücü olduğunu belirten Yüksek Komiser, bir dinin simgesinin açıkça hedef alındığını ifade etmiştir. Yüksek Komiser yasağı aynı zamanda bir dinin mensuplarına yönelik hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı olarak da nitelemiştir. Yüksek Komiser, geçtiğimiz Nisan ayında İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlüğün diğer tezahürlerini ele alan uluslararası konferansta İslam korkusu ve Arap düşmanlığını da içeren ırka dayalı ve dini hoşgörüsüzlük vakalarında artış olduğunun vurgulandığını da hatırlatmıştır.
Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin denetim organı olan ve bağımsız uzmanlardan oluşan İnsan Hakları Komitesi de, minare yasağının söz konusu sözleşmenin 2., 18. ve 20. maddelerine aykırı olduğunu belirtmiş ve İsviçre’yi din hürriyetine saygıyı sağlamaya ve ayrımcılık, şiddet ve düşmanlıkla mücadeleye davet etmiştir.
Avrupa Konseyi bünyesinde bağımsız bir insan hakları organı olan ve ırkçılık ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan problemleri izleyerek raporlar hazırlayan ve tavsiyelerde bulunan Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) da konuya ilişkin bir değerlendirme de bulunmuştur. ECRI, açıklamasında minare yasağı ile ilgili olarak derin endişelerini dile getirmiş, insan haklarının oylama konusu yapılamayacağını, yasağın din özgürlüğünü ihlal ettiğini ve Müslümanlara karşı ayrımcılık oluşturduğunu belirtmiştir. ECRI, İsviçre’yi insan hakları alanındaki uluslararası yükümlülüklerine uymaya ve Müslüman temsilcileriyle diyalog çabalarını sürdürmeye davet etmiştir.

İsviçre’deki minare yasağının en önemli temel hak ve hürriyetler arasında bulunan din ve vicdan hürriyetine aykırı olduğu ve ayrımcılık, hoşgörüsüzlük, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı unsurlarını taşıdığı noktasında Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren uluslararası bağımsız resmi insan hakları organları arasında da görüş birliği mevcuttur. Dolayısıyla bu yasağın insan haklarına aykırılığı konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır.
Bilindiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan ülkelerdeki bireyler ile taraf olan diğer ülkeler, taraf olan diğer bir ülkedeki mevzuat ve uygulamaların Sözleşmeye aykırılığı konusunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürebilme imkanına sahiptirler. Aynı durum, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin denetim organı olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi için de geçerlidir. Yani taraf ülke ve bireyler diğer bir taraf ülkedeki uygulama veya mevzuatın Sözleşmeye aykırılığı iddiasıyla Komiteye başvurabilirler. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi, böyle bir başvurunun Mahkemeye ve Komiteye iletilmesi durumunda konunun insan haklarına aykırılığının Mahkeme ve Komite tarafından da tescil edilmesi kuvvetle muhtemel bulunmaktadır. Bilindiği gibi taraf ülkeler Mahkeme kararlarına uymak ve gereğini yerine getirmek zorundadır. Komite kararları ise bağlayıcı olmamakla birlikte ülkeler üzerinde oldukça önemli ve büyük bir moral etkiye sahip bulunmaktadır.
Konunun endişe verici asıl önemli yanı ise, özellikle Avrupa ülkelerindeki ırkçılık, yabancı düşmanlığı, hoşgörüsüzlük ve İslam karşıtlığının geldiği noktayı gözler önüne seriyor olmasıdır. Bu gibi durumlar insan hakları felsefesinin temelini oluşturan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve başkalarının haklarına saygı ilkelerine doğrudan bir saldırı niteliğinde olup, potansiyel hak ihlallerini bünyesinde taşımakta ve insan haklarının evrenselliği, tüm insanların kardeşliği, toplumsal ve evrensel barış ülkü ve idealleriyle bağdaşmamaktadır.
Vurgulanması gereken bir husus da insanın kişiliğinden kaynaklanan temel hak ve hürriyetlerin referandum konusu yapılamayacağı ve bir takım evham ve korkuların sınırlama gerekçesi olarak kullanılamayacağıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına ilişkin evrensel ilkeler açık ve nettir.
Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Din Psikolojisi Öğretim Üyesi Y. Doc. Dr. Hasan Kaplan;

“AVRUPA, MÜSLÜMAN KIYIMINA GİDEBİLİR”,”MÜSLÜMANLARIN TAVRI NANKÖRLÜKTÜR”
Öncelikle referandumun böyle sonuçlanmasına üzüldüm ama hiç şaşırmadım! Çünkü Batıda, özellikle Avrupa da, genelde göçmenlere özelde de Müslüman göçmenlere yönelik sürekli yükselen bir rahatsızlık söz konusudur. Bu konuda İslam ülkelerinin yetkilileri gerekli tedbirleri almakta gecikmekte ve hala duygusal ve tepkisel tavırlar sergilemektedirler. Daha bilimsel ve daha demokratik çözümler üzerine düşünmeliyiz.
Alınan karara üzüldüğüm gibi Müslüman camianın (liderler, yazarlar-çizerler) tavrına da üzüldüm. Bu bir referandum sonucudur, halkın kararıdır, sonuç bizi rahatsız etse de saygı duymalıyız. İslam hukukunda da öyle istediğin yere cami inşa edemezisin, komşunun ve yöre halkının rızasını almak zorundasınız. Burada da gayet doğal olarak bu rıza gösterilmemiştir. Buna saygı duymalıyız, eğer bir tepki gösterilecekse, buna hayır diyen insanları ikna etmeliyiz, zorlamalarla, protestolarla minare insaf etmek İslam’ın ruhuna da aykırıdır. öyle olmalıyız ki, o minareyi onlar istemeli, onlar ihtiyaç duymalı, biz dikte etmemeliyiz. İslam medeniyetinde bu anlamda çok örnekler vardır. Ben şahsen Müslümanların tepkilerini yadırgıyorum. SAYGI DUYULMASI GEREKIR. Minarenin varlığı inanç özgürlüğüyle çok alakalı değildir, minare İslam’ın özü değildir, olmadan da ibadetlerinizi yapabilirsiniz, Müslümanların minare ısrarı bence dini bir ihtiyaç değil sanki biraz siyasidir. Din ve vicdan hürriyetiyle alakası yoktur. Fatihte bir kilise yapılmasını ne kadar benimseyebiliriz??? Bati Müslümanlara kendi ülkelerinde verilmeyen hakları veriyor, varsın minare olmasın, çok mu zaruri bir ihtiyaçtır yani? Bence Müslümanların bu tavrı biraz nankörlüktür. Hele Islama fobinin yükseldiği bu donemde böyle provokatif isteklerde bulunmak iyi sonuçlar doğurmaz.
Batıda bulunan göçmenlerde, amiyane tabirle, maalesef "dağdakinin gelip bağdakini kovması" misali bir psikoloji var, yani misafirin ev sahibinin misafirperverliğini istismar etmesi babından durumlar söz konusudur, Camilerde açıkça bir Fetih retoriği hakimdir, kendi Hıristiyan inancını kamudan uzaklaştıran Batıda Müslümanların böyle tavırlar sergilemesi onları kızdırıyor ve fanatikleştiriyor, ayrıca Haclı ruhunun yeniden canlanmasına sebep oluyor. Bu tur olaylar özellikle kilisenin ve İslami teşkilatların işine gelmektedir. Bu teşkilatlar maalesef zaman zaman böyle krizler çıkarıyor ve bu krizlerden besleniyorlar. Bu karşılıklı kaşımalar böyle şurup giderse yakında yeni bir Hitlerin ortaya çıkması mümkündür, Avrupa bu defa Müslüman kıyımına gidebilir.
***
Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Emrehan Zeybekoğlu;
“İSVİÇRE HALKININ KARŞI ÇIKTIĞI OLGU, MÜSLÜMAN HALKIN SAYICA ÇOĞALIYOR OLMASIDIR”
İsviçre Halk Partisi önderliğinde yapılan bu referandumda minare yapımına karşı çıkılması, din ve vicdan özgürlüğü olduğu söylenen bir ülke için tezat teşkil eder. Bu durum da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürüldüğü takdirde herhalde özgürlüklerin kısıtlanması ve hakların ihlali olarak yorumlanacaktır.
Burada şunu görmek gerekir ki, İsviçre halkının bir kısmının karşı çıktığı olgu sembolik olarak minare yapımı olmakla birlikte aslında İslam dininin Avrupa’da yaygınlaşması, Müslüman halkın sayıca çoğalıyor olmasıdır. Şu anda zaten toplam 4 minarenin bulunduğu ülkede bir o kadar daha minare inşa edilmesinin hiçbir önemli sonucu olmaz. Kaldı ki söz konusu ülkede Müslümanlar zaten ibadetlerini (yanılmıyorsam) serbestçe yapabilmektedir.
Avrupa’da ve İsviçre’de çok sayıda insanın böyle yasaklara sempatiyle bakmadığını, bu referandumun sonucunu ayıpladığını da biliyoruz. Gerek BM kararlarına ve gerekse Avrupa İnsan Hakları konvansiyonuna aykırı düşen bu kararı Fransız Dışişleri Bakanından Katolik Kilisesine kadar pek çok kurum ve yetkili de kınamış bulunuyor.
Hollanda’da Geert Wilders’in Kuran’ın yasaklanmasını istemesi ile İsviçre’de minare yapımına karşı çıkılması arasında meselenin özü itibariyle hiç bir fark bulunmuyor. Her iki hareket de İslamiyet’e karşı bir tepkidir, daha genel anlamda da yabancı düşmanlığının bir tezahürüdür. İngiltere’den Avusturya’ya, Danimarka’dan, İtalya’ya kadar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu türden hareketler görmekteyiz ancak bu yabancı düşmanlığının daha kötü bir hal almaması için Avrupa kurumlarının, aydınların ve siyasetçilerinin bu türden dışlayıcı ve ayrımcı duygulara tutsak olmaması gerekir. Avrupa’nın bunu başarıp başaramayacağını ise zaman gösterecek.

Bu tür bir tavrın ve böyle yasakların yaygınlaşması, son 15 yılda "Medeniyetler Çatışması" zırvalığına dayanılarak Müslüman dünyasına yapılan saldırıların (Afganistan’ın işgali, Irak’ın yalanlara dayanılarak barbarca ve ahlaksızca işgal ve tarumar edilmesi) bir devamı olduğu düşünülecek, bir türlü çözüme kavuşturulamayan Filistin sorununun Batı’nın İslam dünyasına karşı izlediği adaletsiz politikaların bir sonucu olduğu görüşü daha da ağırlık kazanacaktır. A.B.D.’nin 2010 yılı askeri harcamaları için 680 milyar dolar ayırmış olması (ve savunma bütçesinde görünmeyen diğer askeri harcamalar bu rakamı çok daha yukarıya çekecektir), seçimler öncesindeki bütün göz boyayıcı söylemine rağmen ve daha sonra kendisine (her nedense) Nobel Barış Ödülü verilmiş olan Başkan Barack Hüseyin Obama’nın Afganistan’a daha fazla asker yollamak istemesi, Müslüman dünyasındaki Batı imajını zedelemeye devam edecektir. Avrupa Birliği ülkelerinin tutarlı bir dış politikası olmaması ve ABD politikalarını bazen açıkça ve bazen de zımnen destekliyor olması da bu Doğu-Batı kutuplaşmasının devamına katkıda bulunacak olan olumsuz faktörlerdir.
İslam dünyasında uzun zamandan beri süregelen bir mağduriyet ve ezilmişlik duygusunun bu koşullar altında ortadan kalkmayacağını, dünyada gitgide artan gelir adaletsizliğinin kurbanları arasında olan Müslümanların Batı’ya bakışının kolay kolay olumlu bir perspektife oturmayacağını tahmin etmek herhalde zor olmasa gerek. Sağduyudan yoksun Avrupalı politikacıların yabancı düşmanlığını tahrik eden konuşmaları ve İslam dünyasına karşı hakaretamiz, dışlayıcı ve bazen de Türkiye’ye karşı olduğu gibi dürüstlükten yoksun tavırları, her iki tarafın da birbirine karşı duyduğu şüphe ve güvensizliği arttıracak ve daha da kötüsü, İslam ülkelerinden kaynaklanan terör eylemlerine malzeme sağlamış olacaktır.
Dünya politikasının hızla değiştiği, bazılarınca küreselleşme olarak adlandırılan mevcut konjonktürde gitgide artan fakirlik ve sefalet, çevre sorunlarına karşı duyarsızlık, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ve fakir ülkelere karşı ekonomik yardım konusunda verilmiş sözlerinde durmamaları, gerek azgelişmiş dünyada ve gerekse İslam dünyasında belirsizliklerin artması ve güvenliğin azalması anlamına gelmektedir. Aynı durum aslında gelişmiş ülkelerde de yaşanmakta, birbiriyle bağlantılı olan Kuzey ve Güney ülkeleri arasındaki göç ve benzeri sorunların sonuçları Batı toplumlarında huzursuzluk yaratmakta, bu durum da yukarıda açıklandığı üzere politikacılar tarafından malzeme olarak kullanılmaktadır.
AB’nin yeni başkanının Türkiye’yi Hristiyanlığa karşı bir tehdit olarak gören bakışı eğer AB’nin resmi politikası haline gelirse; bunun gerek AB içinde ve gerekse dünya politikasına çok ciddi ve tehlikeli bir şekilde yansıyacağı şüphesizdir. Ancak bir zamanlar Aydınlanma Çağı’nı yaşamış bir Avrupa’nın mevcut konjonktürel sıkıntıları bir geçiş döneminin sancıları olarak kendi kendine tedavi edeceğini ummak da aşırı iyimserlik olmamalıdır. Umalım ki Aydınlanma değerleri Avrupa’ya bir kez daha rehberlik etsin ve Avrasya coğrafyasında barışa doğru kalıcı adımlar atılabilsin.
***
Dokuz.Eylül.Üniversitesi. İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr.Osman Eskicioğlu;

“ONLAR BİZİM SEMBOLLERİMİZE SAYGI GÖSTERMEK DURUMUNDADIRLAR.”
Batı, Rönesans ve reform hareketlerinden sonra hiçbir zaman "insan" demedi.
Çünkü insanın gerçek adresi dindir. O bu adresten hep uzak kaldı. Batı yeni bir medeniyet kuracağım diye diye sadece fiziğe dayandı ve metafizikten koparılmış bir fizik medeniyeti ve ruhtan uzaklaştırıl-
mış bir beden dünyası kurdu. Sosyoloji, ekonomi, pedagoji, psikoloji ve sexolojileri dinden ayırdı.
Bu kopuşun acı feryadını ve çığlığını bir Avrupalı hukuk bilgini olan M. P. Fabreguettes’ten dinleyelim:
"Roma hukuk bilginlerinin uzun müddet hukuku ilahi ve insani mevzuların ilmi olarak tarif ettiklerini unutmayınız.” Bu tarifin 12 Levha zamanına ait olduğunu ve bilhassa şüpheli bir kehanet gibi yalnız yapanların anlayıp izah edebildiklerini hukukun mukaddes mahallerden neşet ettiği çağın ürünü olduğunu bilmez değilim.
Bu devirden beri büyük ölçüde laikleştiğimiz şüphesizdir. Medeni hukuk ebedi bir surette dini hukuktan ayrılmış bulunmaktadır. Kanunun kaynakları artık bireylerin gözünden saklı değildir. Toplu vatandaşların gözü önünde gürültülü fırtınalı bir yerde adeta bir meydanda imiş gibi doğuyorlar. Artık mabeddeki esrar yoktur. Hatta bu yokluğun fazla bile olduğu düşünülebilir. Fakat buna aldanmayınız. Hukuk hala bir dindir. Yine tek başına canlılık ve kudretiyle insanların hepsinin kalbinde hakim bulunmaktadır." (Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı, Yeni Cezaevi Matbaası Ankara-1945, s. 19)
Buna göre ben, kendi dinini bile bu hale sokan bu batı insanından benim dinime ve dini sembollerime saygı duymasından şüphe ederim. Böyle minare yıkmaya kalktığı zaman da senden bu beklenir derim.
Batı düşüncesi dini kiliseye hapsetmiş bir felsefeden ibarettir. Bu medeniyet bir laboratuar medeniyetidir. onun için Batı insanı hep hayvan bitki ve cansız varlıklarla uğraştı. İnsani olaylar
ekonomik, siyasal ve sosyal olayları getirip laboratuara sokamazsınız. Bundan mıdır bilinmez. Batı dünyası başka insanlara değer vermez ve bu sebeple de insanın değerini bilmez, diyebiliriz.
Onun işi gücü eşyayı deneye sokmaktır. O, insanı da bir enstrüman gibi deneye sokuyor, onun hayatını deniyor, düşüncesini deniyor, cinsel olayları bile deneme sürecine koyuyor ve tabii ki, aile
problemi böylece kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu deneme yanılma yoluyla yarar ve zararı öğrenme toplum ve hatta devlet anlayışında da kendisini gösteriyor diyebiliriz. Öyle veya böyle toplumu ve devleti deniyor, eğer sonuçlar zarar verirse vazgeçecek... Aynı ürettiği mesela otomobili duvara çarparak deneme yaptığı gibi... O sebeple onların medeniyetinde insanın adı yok diyesim geliyor...
Biz ise öyle değiliz, biz insan olan herkese dini, dili, cinsiyeti ve rengi, fikri ve zikri ne olursa olsun herkese ama herkese saygı duyarız. Çünkü biz beşeri olayları deneye tabi tutmayız, bunları biz din-bilim-ahlak ve vicdan ışığında yürütmeye çalışırız. İslam peygamberi de vahyin ışığında yürüyerek Medine’de Müslüman-Yahudi-Hıristiyan ve müşrik (ateistleri) vatandaş kardeşliğinde birleştirmiş ve Hac Suresinin 22/ 40. ayetinde manastır, kilise, havra ve sinogoklardan bahsedilir. Elmalılı bu ayetin yorumunda İslam’ın amacının bu 4 ibadethanenin özgürlüğü sağlamak olduğunu söylüyor. Dünya geri gitmez. Bunlar yani dini sembollere dokunmak yanlıştır. Kim olursa olsun bugün hangi güce sahip olursa olsun dine karşı çıkanlar zamanla eriyip çürüyüp gideceklerdir. Yerküresine iyi insanlar varis olacaktır.(Enbiya 21/ 105)Kötü insanlar, gruplar ve toplumlar yok olup gideceklerdir.
Bu minareye karşı çıkma kararı insan hakları evrensel beyannamesine aykırıdır. Çünkü herkes din ve vicdan hürriyetine sahiptir, denilmektedir. Biz kimsenin haçına putuna karışmayız. Dini sembollerine ilişmeyiz. Çünkü Kuran Müslümanlara "Onların Allah’tan başka yalvardıklarına
sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek haddi aşıp Allah’a sövmesinler" diyerek emir veriyor. (Enam 6/ 108)
Bu zulüm asla yayılmaz. Zulüm abad olmaz. Kendileri zarar eder. Onlar akıllarını kullanırlar ve vazgeçerler. Bizim batı alemine söyleyeceğimiz şey şudur: İslam’ın gelişmesinden ilerlemesinde rahatsız olmayınız ve kimse rahatsız olmasın. Çünkü İslam, sadece siz gibi inanmış bir millete değil, ateistler için bile bir rahmettir. Maalesef biz İslam’ın bu rahmet şefkat ve merhamet yüzünü gösteremiyoruz. Bütün suç Müslümanlarındır; çünkü Müslümanlar bugün İslam’ı temsil ve tebliğ etmekten acizdirler.
Akşam olur, sabah olur; güneş doğar batar gece olur gündüz olur; mevsimler gelir gider yaz olur, kış olur. Toplumlar da devletler de biteviye yürümez, bazen iner bazen çıkar,bu bir nöbettir, ikbal ve idbar devreleri, yükseliş ve çöküş, insanlar arasında döner durur. Batı inişe geçmiştir. Türkiye ise yükseliyor inşallah. Türkiye geçmişte olduğu gibi hak ve adalet demeli, hukuk ve insanlık demelidir. Ama Türkiye. önce kendisinde adaleti uygulamalıdır. Türkiye hukukçuların genelde doğru karar verdikleri görüşünde değilim. İşte son Danıştay kararı... İstanbul barosu şikayet eder, Danıştay evet deyip tasdik eder. Böyle hukuk olmaz. Zulüm karşısında çelik gibi duran Roma’yı Roma hukukçular Papinyanus gibi örnek hukukçular istiyoruz, yönetimin isteği hukuk olmaz, başkanların arzusu hukuk olmaz... Roma’yı Roma yapan hukuk ve hukukçulardır...
İslam hiçbir din için, diğer dinlere mensup kişi ve kişiler, toplum ve devletler için asla bir tehdit değildir ve olamaz. İslam’ı terörist gibi göstermek isteyenler, satılmış ajanları kullanıyorlar. Barış barış diye diye insanlığı aldatan batı savaş malzemelerini üretiyor. İslam’ın dışında hiçbir din diğer din hakkında tanıma konusunda bir işaret dahi vermemiştir. İslam ise Yahudi ve Hıristiyanlığı ve onların müntesiplerini tanımış,onlara ehl-i kitap demiş ve asla dinsiz muamelesi yapmamıştır. İslama göre her birey kendi görüşünü ve kendi kanaatini uygulamak, her devlet ve her toplum da yine kendi karar ve kanunu özgür bir şekilde uygulayacaktır. Asla baskı yoktur. Zira Kuran, "Böylece sen hatırlat,sen zaten ancak bir hatırlatıcısın. Yoksa onlar üzerinde bir zorba-baskı yapıcı değilsin" prensibini getiriyor. (Ğaşiye 88/ 21-22) İslam’da karın kardeşliği, süt kardeşliği,din kardeşliği, vatandaş kardeşliği ve insanlık kardeşliği vardır. Nisa Suresi 1. ayetine göre tüm insanlar kardeştirler. Elmalılı tefsirinde bu gerçeği dile getiriyor. Bu sebeple Yahudiler ve Hıristiyanlar hatta dinsizler ve ateistler bile bizim insan kardeşlerimizdir. Onlar bizim minarelerimizi yıksınlar biz ise onlara kardeşlik muamelesi yaparız. Ama şunu hiç bir kimse unutmamalıdır ki, keskin sirke küpüne zarar verir, minare yıkanlar da bir gün gelir onun altında kalırlar.
İslam’da içki haram diye biz onlara da bunu haram etmiyoruz yasak demiyoruz. Biz onların sembolleri olan külahlarına haçlarına kesinlikle asla bir şey demiyoruz. Ama ezanlar ve kurbanlar, Kabe, camiler ve mescitler de bizim sembollerimizdir. Onlar da bizim sembollerimize saygı göstermek durumundadırlar. Onların bu ve buna benzer yaptıkları tüm yanlışlar hep onların aleyhine olmakta ve bizim ise lehimize olmaktadır. Çünkü her geçen gün dünyada Müslümanları
destekleyenlerin sayısı artmaktadır.
Batı dünyası Müslüman ülkelerin üzerinden elini çekip görevli teröristlerini terhis ettiği gün bu yalan ve insanlığı aldatma işi ve zulmü de sona erecektir. Netice olarak bu dünya etme bulma dünyasıdır. Ey İsviçre ve Hıristiyan alemi, etmeyin ve bulmayın. Biz zarar etmeyiz, siz zarar edersiniz. Halbuki biz sizleri kendimize inanan insan toplumlarından en yakın olarak görüyor ve inanıyoruz. Çünkü sizin aranızda din adamları ve bilim adamları vardır. Kuran’ın ifadesiyle bu sınıf insanlarınızla siz sevgi bakımından bize daha yakınsınız.(Maide 5/ 82)
Bizim geçmişimiz gelecek için bir teminattır. Bizans asillerinden olan Hıristiyan Grandük Notaras’ın, Fâtih’in askeri surları zorlarken Ayasofya’daki bir müzâkerede Papa’dan yardım talep edilmesi teklîfine karşı sarf ettiği şu ifâde meşhurdur: İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığını görmeyi tercîh ederim!.. Ey Hıristiyan alemi, kini, nefreti, İslam düşmanlığını bir tarafa atın, tarihteki haçlı zihniyetini hortlatmayın, sevgi ve hoşgörüye sarılın insan kardeşi olalım, insanlığın bu bunalımı bitsin, ekonomik ve siyasi krizler sona ersin, insanlar artık stresi
atlatmış huzura kavuşmuş olsunlar. Bizden hatırlatması kendiniz bilirsiniz. Bizde bu işinize çok güzel yakışan bir atasözümüz var kendi düşen ağlamaz.
***
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilaver Gürer;

“MİNARE, NE İSLAM’IN NE DE CAMİNİN OLMAZSA OLMAZLARINDAN BİRİSİ DEĞİL, FAKAT”
İşin tam mahiyetini bilmiyorum ama anladığım kadarıyla bu durumda Müslümanlara ait hiçbir ibadethanede minare olmayacak. Yani şehrin mimari estetiği ile ilgili bir konu değil. Aslında minare ne İslam’ın ne de caminin olmazsa olmazlarından birisi değil. Bırakın minareyi cami ya da daha başka isim altında herhangi bir ibadethane dinin vecibelerinden birisi değil. Ne var ki, kanaatime göre, dünya insanlık mirasının geldiği noktada İsviçre’de olanlar tam anlamıyla öteki inançlara karşı modernitenin (demokrasinin) imkanlarını kullanarak yok etme amacına yönelik bir eylem niteliğinde. Kısaca bu taktik dünyanın hangi ülkesinde uygulanırsa uygulansın azınlıkta kalan hiçbir inanç grubuna ait hiçbir inanç ve ibadet unsuru yaşam hakkı bulamayacaktır. Mesela her hangi bir Hıristiyan ülkede Müslümanlara ait dini bir hususta özellikle de sembolik değeri ve toplumsal yönü olan konularda referanduma gidilse sonuç belli değil mi? Yine Müslüman bir ülkede Yahudilerin inanç ve ibadetleri ile ilgili bir hususta referandum yapılsa sonucu tahmin etmek kehaneti gerektir mi? Bu durum dünyadaki her azınlık grup için böyle. Bu silsileyi böyle devam ettirirseniz, hiçbir bölgede azınlıklara ait inanç ve ibadete asla yer veremezsiniz. Hal böyle olunca bu gibi hususların referanduma götürülmesini, bunları referanduma götüren zihniyeti eleştirmek, onları iyice bir tahlil etmek gerekmektedir. Kısaca, İsviçre’deki referandum maalesef kelimenin tam anlamıyla din ve vicdan özgürlüğünü hedef alan bir faaliyet olmuştur. Bu durum dünyadaki kutuplaşma ve ötekileştirme haraketlerini ateşleyecek bir tehlike arz etmektedir.
Biraz önce söylediğim gibi, bu bir ayırımcılıktır ve bilhassa hak ve hukuk değerlerinin din ve vicdan haklarıyla ilgili insanlığın yüzyıllardır kazanmaya çalıştığı evrensel değerlerin hepsini ortadan kaldırmaya kadar gidecek bir başlangıçtır. Bu düşünce ve davranışın önünü açtığınız zaman neredeyse ortada hiçbir uluslar arası anlaşma ve protokolün bir anlamı kalmamaktadır. Yani insanların din ve vicdan özgürlüğüne karşı şu öne sürülemez: Meselâ, “Ben Türkiye’de referanduma gittim, halkımızın çoğunluğu Türkiye’de kilise görmek istemiyor” veya “Ben Fransa’da referanduma gittim, halk kurban kesilmesini ve Cuma namazı kılınmasını istemiyor.” Bunun sonu nereye varır? Bunun sonucu ortada ne hak ve hukuk, ne din ve vicdan özgürlüğü ne de herhangi bir uluslar arası anlaşma veya protokol bırakır. Kanaatimce hakkın ve hukukun oylaması olmaz!
Bu yasak diğer Avrupa ülkelerine doğru ilerleyebilir gibi görünüyor. Dileriz ileriyi gören ve akl-ı selim sahibi olan kişiler durumun vahametini anlar da buna engel olurlar. Yoksa bunun misillemeleri de gelir. Ondan sonraki manzarayı tahmin etmek dahi istemiyorum.
Benim kanaatim burada olayı parmak hesabına indirgemenin çok yanlış olduğudur. Böyle bir referandumun gündeme dahi gelmemesi gerekirdi. Eğer meselenin şehir plancılığı, mimari ve estetikle ilgili bir yönü varsa uzmanlar ve taraflar bir araya getirilip bir çözüm ortaya konmalı idi. Ama mesele tamamen din ve vicdan haklarının ihlali gibi görünüyor. Dolayısıyla sonucu belli olan bir konuda, birilerinin aleyhine sonuç çıkacağı kesin olan hak ve hukuk ile ilgili bir konuda referanduma gitme fikri tartışılmalıdır. Yoksa referanduma hangi taraftan kaç kişinin katıldığının kanaatimce bir önemi yoktur.
Doğrusu, İslam diğer inançlardan daha fazla bir şekilde sosyal hayatın içinde ve her anında olduğu için, bilhassa onun bu yönünü bilen İslam karşıtlarını çok fazla tedirgin etmektedir. Öbür taraftan Avrupalılar gerek şuur altındaki gerekse şuur üstündeki olsun Osmanlı’dan kalma Müslüman korkusunu atabilmiş değillerdir. Bunların üzerine bir de dünyadaki 11 Eylül sonrası geliş(tir)meler, Müslümanlarla ilgili korkutucu imajın her fırsatta körüklenmesi gibi faaliyetler dikkate alınırsa, Batılıların Müslümanlara ve İslam ile ilgili imajlara karşı aşırı reaksiyon göstermesi kaçınılmaz.
Diğer taraftan, İslam’ın insanın akıl ve gönül dünyasına hitap ediyor olması, kendisine dışarıdan pompalanmaya çalışılan İslam imajını bir biçimde aşarak İslam’la tanışanlarda müspet anlamda tam bir şok ve ruhani ambiyans oluşturmaktadır. Elbetteki işin balındakiler bunun da farkındadırlar. Dolayısıyla Batıdaki İslam’la ilgili yaşanan gelişmelerin bir yandan Müslümanların kendilerinden çektiği sıkıntıları kamuflaj yönü olduğu gibi diğer yandan kendilerini koruma yönüyle de bağlantısı olduğu muhakkaktır. Bu koruma ve kamuflaj faaliyetinde onları en çok rahatsız eden şeyler ise şüphesiz ki, toplumsal yönü ve değeri olan, bunun yanında insanların vicdanına da hitap etme özelliğine sahip olan İslâmî semboller gelmektedir. Yani cami, minare, ezan, kılık-kıyafetle ilgili birtakım aksesuarlar, selamlaşma biçimi ve unsurları, düğün, nişan, cenaze merasimleri gibi birtakım sosyal etkinlikler… bunların hepsi dışarıdan bakıldığı zaman İslâmî değerleri sembolize eden unsurlardır. Bunlar Müslümanlar arasındaki kalbi bağları güçlendirdiği gibi, diğer insanlar üzerinde de müspet tesir bırakan çok önemli argümanlardır. Güzel bir ezanın ilk defa işitenler üzerinde bıraktığı tesirin ne kadar derin olduğu muhakkaktır. Yine bir Sultanahmet Camiini gezenlerin orada gönül ve beden temizliği ile Allah’ın karşısında duran insanların etrafa yaydığı olumlu elektriği ilk defa gören bir yabancının hislerinde, oradaki atmosferin bıraktığı ya da bırakacağı müspet tesirde elbetteki bu sembolik değeri olan şekil ve unsurların önemli bir yeri vardır. Bu noktada İslam’ın diğer inançlardan daha fazla bir etkiye ve avantaja sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu dışarıdan da kolaylıkla fark edilmektedir. Bazı kesimler de bunun farkındalar. Oysa genelde İslam ve özelde de Tasavvuf tarihi diğer inançlara Müslümanların ne kadar hoşgörülü (toleranslı değil) olduğunu anlatımları ile doludur.
***
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi & Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Uzmanı Prof. Dr. Talip Küçükcan;

“BU TREND SÜRERSE; AVRUPA, DÜNYA İÇİN İYİ BİR ÖRNEK OLMAKTAN UZAKLAŞIR”,”BU REFERANDUM, İSLAM KARŞITLARINI CESARETLENDİRECEKTİR”
Referandum yeni yapılacak camilere minare inşaatına ilişkin ancak nedenleri ve sonuçları çok daha karmaşık ve önemli konulara işaret ediyor. Bunlardan birincisi Avrupa modernitesi ve laikliğinin, geçmişte din ve özellikle de ruhban sınıfını temsil eden kilise ile yaşadığı çatışmalar ve sorunların izlerinin hala kolektif hafızada varlığını sürdürmesidir. Bu nedenle kamusal alanda dinin varlığı, talepleri ve başka dinlerin nispeten 1950’li yıllara kadar kültürel açıdan homojen bir toplumda görünür hale gelmesi İsviçrelileri rahatsız etmiş görünmektedir. İkincisi, siyaset, medya ve popüler yayınlarda İslam ve Müslümanlar çoğunlukla şiddet, terör ve radikalizm ile özdeşleştiriliyor. Bunun yarattığı kuşku, güvenlik tehdidi algısı, kısaca İslamofobi bugün geldiğimiz noktada İsviçre halkının yüzde 57’sini esir almış görünüyor.
Söz konusu referandum, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ve daha spesifik olarak Birleşmiş Milletler Din ya da İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Tasfiyesi Bildirgesi’nde yer verilen temel hak ve özgürlüklerin evrensel değerler ve normlar sorgulanmasına yol açabilir. Özellikle İkinci Dünya savaşından sonra kurulan uluslararası örgütlerin saygınlığına ve imzalanan hukuki belgelerin yaptırım gücünün aşınmasına neden olabilecek referandum evrensel hukuk normlarının başka ülkelerde de çiğnenmesine örnek teşkil edebilir. Referandum, adı geçen bildirgelerin hazırlanmasında, kabul edilmesinde ve uygulanmasında ciddi emek ve katkıları olan Batılı ülkelerin bugün geldiğimiz noktada liberal, çoğulcu ve eşitlikçi birikimlerine sahip çıkma ve koruma noktasında gerilimler yaşadığını ve söz konusu miras ve birikimi aşındırmaya eğilimli siyasi aktörlerin etkinlik alanlarını artırdığını gözlenmektedir. Bu trendin sürmesi halinde Avrupa artık dünya için iyi bir örnek olmaktan uzaklaşabilir.
Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağ, ırkçı ve faşist partilerin yükseliş trendinde olduğunu görüyoruz. Bu referandum göçmen, yabancı ve özellikle de İslam karşıtlarını cesaretlendirecektir. Taleplerine meşruluk kazandırmak için referandumu sürekli kullanacaklardır. Geert Wilders yaptığı çağrıda yalnız kalmayacaktır. Nitekim İtalya’da da bir parti benzer çağrı yaptı. Avrupa’nın gittikçe kültürel kavramlarla tanımlanması, Türkiye’nin AB üyeliğine yine kültürel ve dini argümanlarla karşı çıkılması potansiyel olarak yasakların genişleyebileceğini gösteriyor. Ancak hemen her ülkeden gelen tepkilerin söz konusu genişlemeyi önleyebilecek güze erişmesini bekleyebiliriz.
İsviçre’de Müslümanların nüfusu 300 ancak bunların 50 binine yakını vatandaş ve siyasal katılım hakkına sahip. Ayrıca Müslüman nüfusun büyük olması ve arta eğilimi göstermesi genelde Avrupa özelde İsviçreliler için bir kaygı kaynağı. Biraz abartılı görünmekle beraber Financial Times ve The New York Times Magazine gibi önemli yayınlarda yazıları çıkan Christopher Caldwell daha yenilerde çıkan Revolution in Europe: Immigration, Islam, and the West isimli kitabında Müslümanların artan nüfusları ile Avrupa’yı kolonileştirne ve fethetebilecekleri korkusunu yaymaktadır. Aynı şekilde Oriana Fallaci (The Rage and the Pride, 2002), Bat Ye’Or (Eurabia: The Euro-Arab Axis, b2005); Melanie Phillips (Londonistan, 2006), Claire Berlinski, (Menace in Europe: Why the Continent’s Crisis Is America’s Too, 2006) ve Bruce Bawer (While Europe Slept: How Radical Islam Is Destroying the West From Within, 2006) burada zikredilen kitaplarında Avrupa’nın, Müslümanların akınına uğradığını iddia etmekte, bir panik havası yaratmaya çalışmaktadırlar.
Özellikle aşırı sağcı ve ırkçı siyasi aktörlerin yaymaya çalıştığı İslam tehdidi algısı veya daha özel bir kavram kullanmak gerekirse İslamofobi genel olarak iki kaynaktan besleniyor. Birincisi 1950’lere kadar nispeten homojen olan kültürel ve toplumsal yapının yoğun Müslüman göçü ile değişmeye başlamasıdır. Modern ve seküler kültürel değerlerini ve toplumsal yapılarını evrensel normlar olarak kabul edip yaşaya giden Avrupalılar, bu tarihten itibaren farklı kültürel ve dinsel kimlikleri olan bir grupla, yani Müslümanlarla komşu olmaya, aynı iş yerinde çalışmaya ve aynı sokakta yürümeye başladı. Yerleşik toplumlar kadar modern ve seküler olmayan Müslüman göçmenlerin geldikleri yeni ülkelerinde ilk yaptıkları işlerden biri ibadethaneler açmak oldu. Bunu, helal gıda ve kurban kesim imkanı talepleri ve çocuklarına İslam dinini öğretme istekleri takip etti. Çoğu kez dini olduğu sanılan geleneksel kıyafetlerini korumaları da Müslümanları daha ayrıksı bir topluluk yaptı. İkinci ve üçüncü kuşak Müslümanların bir kısmının okulda, iş yerinde ve diğer kamusal mekanlarda dini kimlikleri ile var olma talep ve girişimi Avrupalıların alışageldikleri ve çoğu kez kutsadıkları hayat biçimine tehdit olarak algılanmaya veya öyle yansıtılmaya başlandı. Müslümanların, dini değer ve yaşayışlarını kurumsallaştırmaları, savunmaları ve yaygınlaştırmalarına ilaveten, nüfuslarının yerleşik topluma göre daha hızlı artışı karşısında Avrupalılar, kolonileşme ve köklerinden koparılma endişesiyle acaba Avrupa değerleri darbe mi alıyor sorusunu sormaya başladı.
İslamofobinin ikinci önemli kaynağı soğuk savaş sonrası ortaya çıkan siyasi kutuplaşma ve çatışmalardır. Medeniyetler çatışması tezinde İslam uygarlığına, Batı uygarlığı ile çatışma rolü biçilmişti. 11 Eylül 2001, İstanbul, Londra ve Madrid saldırıları, Afganistan ve Irak’ın işgali gibi olaylar İslam ile Batı arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğu algısını pekiştirdi. İslam ve Müslümanlar, en temel hukuk kurallarından biri olan suçun bireysel olduğu göz ardı edilerek, radikalizm, terör ve şiddetle özdeşleştirildi. Yani İslam ve Müslümanlar bir güvenlik tehdidi olarak görülmeye başlandı ve doğal olarak Avrupa’daki Müslümanlar da bu bakış açısından nasiplerine düşeni aldı. Yani Avrupa’daki Müslümanların varlığı bir güvenlik sorununa dönüştürüldü. İslami değerlerin demokrasi ve insan hakları ile uyuşmadığı, kadın haklarını kısıtladığı ve onlara baskı yaptığı gibi klişe argümanlar yanında İslam dünyasındaki baskın otoriteryenizm, Avrupa’nın orta yerinde cereyan eden namus ve töre cinayetlerinin hepsi Müslümanların eksi hanesine yazıldı. İşte bugün İslamofobi şeklinde kavramsallaştırılabileceğimiz endişe, tehdit ve güvenlik kaygısı İsviçre başta olmak üzere Avrupa’da yaygınlık kazanmaya başladı.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk İslam Sanatları Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Kemal Özkurt;

KÜÇÜK ÜLKEDEN BÜYÜK ADIMLAR
İsviçre’de minarelerin yasaklanmasına yönelik olarak yapılan referandum, ne yapıldığından çok “ne yapılmak istendiği”nin ön plana çıktığı bir durum olarak karşımızdadır.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 18. Maddesi “Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve âyinlerle izhar etmek hürriyetini gerektirir.” demektedir.
İnsan haklarına bağlı olduğu iddiasındaki her ülkenin, insanların ibadetleri kadar mabetlerine de, mabetlerinin şekline de saygı duyma mecburiyeti vardır. Bir caminin şeklinin nasıl olacağına bir devletin karar vermesi son derece sakıncalı bir başlangıç olur. Yarın birileri, camiye evet ama kubbesine karşıyım der. Bir başka yerde kiliseye evet ama çan kulesi olmayacak der, Yahudilerin kippa ile dolaşmalarına karşı çıkar, Sihlerin saçlarını kısaltmaya gider.
Din özgürlüğü bir yana, sanattan biraz anlayan bir insanın böyle bir yasağı savunması asla düşünülemez. Dünyanın dört yanını dolaşan turistlerin görmek istedikleri yerlerin başında, o ülkelerdeki mabetler gelmektedir. Şüphesiz minaresiz camiler de vardır. Ancak cami denince Müslüman, gayri-Müslim herkesin ilk aklına gelen şey minaredir. Minare yasağı referandumuna destek veren, geliri yüksek, çokça seyahat eden İsviçreliler acaba, Mısır’da, Türkiye’de, veya başka İslam ülkelerinde gördükleri minarelerden de rahatsızlık duyuyorlar mı?
İsviçre’de yaşayan Müslümanların çoğunluğunu Bosna, Kosova ve Türkiye’den gelenler oluşturuyor. Bu ülkede yaşayan Müslümanların, diğer insanları rahatsız edecek bir dini yaşayış içinde oldukları şeklinde bir durum bulunmamaktadır. Nitekim minare yasağına giden süreçte bu anlamda herhangi bir yakınma söz konusu değildir.
BBC’deki habere göre, Arnavutluk asıllı Muttalip Karaademi, yerel otoritelerin camiye 5 metrelik minare eklenmesine müsaade etmeleri sonrasında, “bu minareden asla ezan okunmayacağına” dair yazılı taahhüt vermiştir. Buna rağmen yerel olarak başlayan muhalefet, ülke çapında bir organizasyona dönüşerek bilinen sona gelindi.
İsviçre Halk Partisinden Parlamenter Oskar Freysinger, Müslümanlara karşı bir duruşlarının olmadığını ancak, Minareleri istemediklerini, minarenin siyasal İslam’ın, İslam hukukunun sembolü olduğunu, Avrupa’daki minarelerin, Avrupa’ya İslam’ın hakim olması anlamına geleceğini söylemektedir.
Minareli camilerde yoğun bir artış olsa, İsviçre vatandaşlarının “noluyoruz” kaygısını “bir yere kadar” anlayabilirdik. Yine yanlış olurdu ama anlayabilirdik. Yaklaşık dört yüz bin Müslüman’ın yaşadığı ülkede toplam dört minare var ve bu ülkede minare yasaklansın diye referandum yapılıyorsa, burada başka bir sebep aramak lazım.
İsviçre bir “deneme atışı” ile karşı karşıya. Bazı güç merkezleri, bir “tepki ölçme”, duruma göre diğer ülkelerde devamını getirme planı uyguluyor olabilir. Nitekim Hollanda’dan bir parti böyle bir teklifle halkın karşısına çıkmıştır.
Veya medyaya yansıdığı şekliyle, Libya lideri Kaddafi’nin oğluna uygulanan muameleden sonra, İsviçre bankalarındaki 8 milyar dolarını çekmesi ve iki ülke arasındaki sürtüşme minare yasağının sebebi olabilir. Sebep ne olursa olsun İsviçre halkına hakikaten yakışmadı. Her ülkede az sayıda, çok aşırı fikirleri savunan insanlar olabilir. Ancak bir ülkede halkın %57’si bir insan hakkına hayır diyorsa, durum vahim demektir.
Son günlerde İsviçre’de, Avrupa ve Amerika’dan da gelen tepkilerle, bu yasağın uygulanmaması yönünde gelişmeler var. Ancak heykel parçalanmıştır. Bu saatten sonra parçaları birleştirsek de asla eskisi gibi olmayacaktır.
Bir kez daha Avrupa’nın “iyi insan” değil “iyi vatandaş” yüzü ortaya çıkmıştır. George Orwell’ın, Hayvan Çiftliği’nde, büyük yoldaş domuza söylettiği bir söz vardı: “bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir”. Aynen öyle bütün insanlar eşit ama “Avrupalılar daha çok eşit”.Bu duruma şöyle karşı çıkanlar olabilir: İsviçre’nin bu tavrını eleştiren İslam ülkeleri insan haklarına, din özgürlüğüne çok mu saygılılar? Elbette hayır. Ancak şaşırtıcı olan şey, “insan haklarını ve bireysel özgürlüğü”, “demokrasi dininin amentüsü” gibi gören Avrupa’dan böyle bir yasağın çıkmasıdır.
“Ermeni destekçiliği”, “soy kırım olmadı” demeyi yasaklama, “karikatür krizi” derken şimdi “minare krizi”. Sahi birileri, belli aralıklarla Avrupa ülkelerine hata yaptırarak ne yapmaya çalışıyor acaba! Duygusal çıkışlar yerine, “gerçekten de neler oluyor”un cevabını bulmaya çalışırsak kazanan biz oluruz, İsviçre olur, tüm insanlık olur.
İsviçre’nin bu tavrına verilecek tepkilerde dozu aşmanın, bu “minik ülkeye” hak ettiğinden fazla değer vermek olacağı kanaatindeyim. Olayı, meşhur papa fıkrasını biraz değiştirerek karikatürize edebiliriz:
Papa bir gün İsviçre’ye gitmiş. Havaalanında gazeteciler sormuşlar:
- Papa hazretleri minareli camiyi ziyaret edecek misiniz?
Papa şaşırmış,
- İsviçre’de minare var mı?
-İsviçre’de yasaklanması için referandum yapılan şey camilerin minareleri değil, kiliselerin çan kuleleridir.