MÜCAHİT ERBAKAN….Siyasetin alfabesini öğrendiğim yıllarda adından hikmetini çözdüğüm büyük bir lider…
Sonra davasındaki ısrarını anlamak için ve onu ortadan kaldırmaya çalışan zihniyetin teşvikiyle Erbakan’ı daha doğrusu misyonunu tanımaya çalıştım. Tayyip Erdoğan ile verdiği pozların, yumruklarını havada birleştirdikleri güç gösterilerinin daha da gerisinden başladı yolculuğum.
Milli Görüşü benimsemek için onun türüne az rastlanır beyazlıktaki yüzüne bakmak yeterliydi belki de. Bazen namaz sonraları gazetecilerin kafasındayken yakaladığı takkeli fotoğrafları ise inanılmaz haz meselesiydi benim için. Yaşlı bir teyzenin emekli maaşını çekerken, “1000 lira yerine 3000 lira aldığını öğrendiğinde, bu para benim değil, sayın da öyle verin, siz de zan altında kalırsınız kızım, benim param 1000 lira olacak, kimden gelmiş olabilir ki bu para?” dediğinde, kasadaki görevlinin “Bu parayı size Erbakan göndermiş” cevabına, “Allah Allah Erbakan beni nereden tanır ki?” diye karşılık veren kadının yaşadığı şaşkınlıktır benimki de aslında. Osmanlı’nın, halifelerin ve peygamberlerin yaptığı, bugünkü siyasilerin din ile devlet işlerini birbirinden ayırayım derken, eti üzerinde kalmış kemik misali bizi kemir sıyırır vaziyette bıraktıkları anda imdadımıza yetişen isimden bahsediyorum.
“Dinim İslam” derken korkmayan, ölüm aklına geldiğinde doktorların karşısında iki büklüm kalan, hastalanıp yatağa düşmekten, davetlerde dik duramayacağı için eşi tarafından terk edilmekten, kurşuna gelmekten tırsan, ülkenin elden gitmesi kaygısını ucuzlaştıran, milli birliğimizi ayağa düşüren, halkı aptal yerine koyan küçük dağ yaratıcıları, malum odaklar, Erbakan’ı öcüleştirmek için bir de kayıp trilyon davası koydular önümüze…Ama nafile…Onun bir yerden alacağına bir gün inanırsam, aldığı şeyin, bir ihtiyaç sahibine gideceğine de inanırım elbet. Zira Allah korkusu olan insanları, insan ve hayvan korkusu duyanlarla karıştırmam ben. Hac ibadetini bile gösteriş diye yorumladılar, oraya bir gidenin bin defa gitmek isteyebileceği duygusundan mahrum bir halde...
Erbakan’ın ölümünden sonra gözyaşlarımı tutamadığım sahnelerin başında Tayyip Erdoğan’a, “Evladımdır, yanlış da yapsa kapım açıktır, onu severiz” dediği anlar geliyor. Bu hırsından, ihtirasından daha baskın çıkan bir özelliğini önüme koyuyor çünkü, o da insanlığı ve vicdanı.
Onun “Mücahidem” dediği Nermin Erbakan’ın yanına gömülmek isteyişindeki “aşık” rolünü de yeni keşfettim. 1966’da Süleyman Demirel vasıtasıyla Odalar Birliği’nin Sanayi Dairesi Başkanlığına getirilmesinin ardından, Odalar Birliğinde sekreter olarak çalışan, kendisinden 17 yaş küçük Nermin Hanımla tanışıp, evlenmek istiyor. İktisat mezunu, İngilizce ve Almanca bilen güzel Nermin hanımla evlendiklerinde o oldukça alımlı ve başı açık bir genç kız. Hatta düğünlerinde giydiği gelinlik bile Avrupai. Mili Selamet Partisi kurulana kadar da öyle kalıyor, yani 1972 yılına kadar. Buradan da yerine ulaşmasını istediğim mesaj şudur ki, Erbakan, eşini bile zorla kapatmamıştır ki, nasıl dine dayalı hukuku devlete egemen kılma düşüncesine sahip olsun? Onun kapatabileceği tek nokta vardı belki de, hayata zalimce bakan gözler… 38 yıl tartışmasız süren bu aşk hikayesinde Zeynep, Elif ve yaşıtım Fatih Erbakan ile dünyaya uzanan dallar bıraksalar da, mezarlarının altında kalan o sağlam köklerden yürüyen otları kaynatıp içmelerini tavsiye ediyorum bir çoklarına….
hulyaokur@haberx.com