Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.
1517 yılından 1882 yılına kadar uzun bir süre Osmanlı Devleti'nin yönetiminde bulunan Mısır, 1922'ye kadar da İngilizlerin idaresi(!) altında bulundu.Ülke, İngiliz idaresinden kopup bağımsızlığını kazandıktan sonra monarşi ile yönetilmeye başlandı.Monarşi ise uzun yıllar hüküm sürememiş ve 1952'de askeri bir darbeyle devrilmişti.Bunun sonucunda kurulan yeni yönetimin lideri General Necip olmuştu.General Necip liderliği aldıysa da darbeciler arasında çekişmeler hep devam etti.Bu çekişmeler ise yeni bir darbeyi beraberinde getirdi.İktidarı ele geçirmek için büyük uğraşlar veren Cemal Abdülnasır sonunda amacına ulaşmış ve 1954'te Mısır'ın yeni lideri olarak tarihe geçmişti.Yönetime geldiğinde ilk işi de, (darbelerin geleneği üzere) rakiplerini çeşitli yollarla bertaraf etmek oldu. Onun yönetimindeki Mısır, bir nevi üstündeki ölü toprağını atmıştı.Buna karşılık halk da inanılmaz bir sevgiyle kendisine sahip çıkmıştı."Kardeşim, başını dik tut; çünkü utanç günler geçmiştir." Bu söz, Mısır'ın dört bir yanına asılan pankartlarda yazıyordu ve halkın Nasır'a olan güvenini açıkça ortaya koyuyordu. Nasır, siyasi kariyeri boyunca aktif bir dış politika izledi.Süveyş'i millileştirmesi, Bağdat Paktı'na karşı olması ve herşeyden öte İsrail'in kurulmasına yardımcı olan Avrupa'ya kafa tutması Arap halkları tarafından sevilmesine neden olmuştu.Böylece, İngiltere ve ABD'yi arkasına alarak Arap dünyasının liderliğine soyunan Irak'ı alaşağı etmişti. Nasır'ın en büyük hayali, Mısır'ın liderliğinde(!) tüm Arapların birleştiği sosyalist bir Arap devleti kurmaktı.Bu yöndeki hedefi belirlemişti; "Bir bayrak, bir Cumhurbaşkanı, bir milli marş ve bir başkent" temelinde bir Arap devleti.Bu fikir, Nasır'ı olduğu kadar Arap halklarının da birçoğunu heyecanlandırmıştı.Bunun üzerine bu fikrini uygulamaya koymada gecikmedi. 1 Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'yi birleştirerek Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağladı.(Nasır'ın yükselen gücünün önüne geçmek için 1957'de Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak bir ittifak oluşturdu.Nasır'da buna karşılık Suriye ile birleşerek gücüne güç katmıştı.)Nasır; bunu bir kıvılcım olarak görüyor ve diğer Arap ülkelerinin katılımlarıyla, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin tüm Arap coğrafyasına yayılmasını umut ediyordu. Nasır hızını kesmedi.Gözüne kestirdiği sıradaki ülke, sınırlarının dayandığı Irak'tı.14 Temmuz 1958'de Irak'taki Nuri Said yönetimini yıkarak başbakanlık koltuğuna oturacak olan Kasım'ı ihtilalden önce büyük ümitlerle desteklemişti.Kasım'ın Irak'ı, Birleşik Arap Cumhuriyeti bünyesine katacağını umuyordu.Ancak işler Nasır'ın istediği gibi gitmemiş ve bu isteğini gerçekleştirememişti.Kasım yönetimindeki Irak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılmamış ve Nasır'ı büyük hüsrana uğratmıştı.Nitekim, verdiği demeçlerle bu üzüntüsünü belirtmişti.Nasır'ı tek üzecek Irak değildi.Bundan 4 sene sonra (28 Eylül 1961 yılında) Suriye(muhaliflerin askeri bir operasyonla yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından) Birleşik Arap Cumhuriyeti'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.Bunun en önemli nedeni şüphesiz Nasır'ın güttüğü politikalar olmuştu.Suriyeliler, ülkelerinin Mısır'a bağımlı olduğunu ve ekonomik bakımdan destek görmediklerini belirterek Nasır'a karşı ayaklanmışlardı.Gerçekten de Nasır, hizmette eşitlik sağlayamamıştı.1963 yılında Suriye ve Irak ile Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulması fikri tekrar ortaya atılmıştı.Ancak Suriye ve Irak'taki Baasçı yönetimler, Mısır'ın başkanlığında kurulacak bir devleti kabul etmediler.Her ne kadar 1963'ün sonlarına doğru Nasır taraftarlarınca Baasçıların iktidardan uzaklaştırılmasıyla Irak'la birleşme yeniden gündeme gelmişse de bu umut kısa sürmüştür.Ayrıca Nasır Lübnan'ı da yanına çekme noktasında büyük uğraşlar verdiyse de, bunda da başarılı olamamıştır. Bundan sonraki yıllarda ise Araplar arasındaki ayrışmalar her daim sürdü.Bir kıvılcım sanılan Nasır'ın başlattığı bu akım bir sonuç getirmemiş, aksine Araplar arasındaki ayrılıkların daha da artmasına neden olmuştu.Özellikle de Arap liderlerin koltuklarını kaybetme korkusu, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne bakışlarını olumsuzlaştırmıştı.Sonuçta, Mısır'ın lider olma tutuculuğu ve diğer Arap ülkeleri yöneticilerinin Soğuk Savaş ortamı sonucunda kamplara ayrılması bu fikrin gerçekleştirilmesini mümkün kılmamıştır.(Nasır'ın ardından gelen Enver Sedat'ta Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrini hayata geçirmek için birtakım uğraşlar vermişti.Ancak, bunlardan sonuç alınamamıştı.Birliğin dağılmasından sonra Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti adını 2 Eylül 1971'e kadar bir ümit korumuştu.) Nasır, İsrail ile verilen mücadelede de fiilen başarısız olmuştur.İsrail karşısında Arapların ilk yenilgisini "düzene" bağlayan Nasır, kendi iktidarı döneminde İsrail'e iki kez yenilmiştir.Arap ordularını,Altı Gün Savaşı'nda Tel Aviv'de buluşmaya çağırmış ve bir birliktelik oluşturmak istemişti ancak öyle bir yenilgi almıştı ki az kalsın Moşe Dayan(tek gözünü kaybetmiş İsrailli askeri lider) Kahire'ye kadar gelecekti.Nasır'ın Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrindeki ve İsrail'e karşı savaşlardaki başarısızlıklarına Yemen'deki macerasını da eklemek gerekir. Nasır'ın bu saydığımız başarısızlıkları olduğu kadar başarıları da yok değildi elbette.Özellikle de, Araplar arasında bir kalkışmayı sağlamasından dolayı tarihte önemini hep korudu ve bundan sonra da koruyacaktır.Nasır'ın birtakım başarılarındaki en önemli etkenler; kendine olan güveni, halkın içinden gelmiş olması ve Arap coğrafyasındaki dar kalıpları kıran bir siyasi vizyona sahip olmasıydı.Başarısızlıklarındaki en önemli etkenler ise; diğer Arap ülkelerine abilik(!) yapma hevesi, reel sorunlara reel çözümler getirememesi ve her ülkenin kendi dinamikleri olduğu gerçeğini gözardı etmesiydi. Bugün, birçok yerli ve (özellikle de) yabancı medya mensubu Başbakan Erdoğan'ı, Nasır'a benzetiyor.Arap coğrafyasındaki kalıpları(belli ölçüde) kırmaları ve Arap coğrafyasının sevgisini kazanmaları bakımından birbirine benzedikleri doğrudur.Ancak, Nasır'ın Arap coğrafyasına bakışı ile Erdoğan'ın Arap coğrafyasına bakışı arasında büyük farklar var.İkinci olarak Nasır; kendi hayalindeki Ortadoğu'yu inşa etmek için(daha açıklayıcı bir ifadeyle rejimini ihraç etmek için) gerektiğinde demokratik kurallar dışına çıkmış ve askeri-kanlı darbelerin hazırlayıcısı olmuşken, Erdoğan ne olursa olsun demokrasiyi ağzından düşürmemiş ve kendi rejimini ihraç etme gayretinde olmamıştır.Yine Erdoğan, Ortadoğu politikasında ayakları daha yere basan bir mücadele vermesi bakımından Nasır'dan ayrılıyor.Sonuç olarak iki liderin farklılıkları, benzerliklerinden bir hayli fazla ve bu durumda iki lideri birbiriyle ilişkilendirebilmek çok zor. mertd_34@hotmail.com
1517 yılından 1882 yılına kadar uzun bir süre Osmanlı Devleti'nin yönetiminde bulunan Mısır, 1922'ye kadar da İngilizlerin idaresi(!) altında bulundu.Ülke, İngiliz idaresinden kopup bağımsızlığını kazandıktan sonra monarşi ile yönetilmeye başlandı.Monarşi ise uzun yıllar hüküm sürememiş ve 1952'de askeri bir darbeyle devrilmişti.Bunun sonucunda kurulan yeni yönetimin lideri General Necip olmuştu.General Necip liderliği aldıysa da darbeciler arasında çekişmeler hep devam etti.Bu çekişmeler ise yeni bir darbeyi beraberinde getirdi.İktidarı ele geçirmek için büyük uğraşlar veren Cemal Abdülnasır sonunda amacına ulaşmış ve 1954'te Mısır'ın yeni lideri olarak tarihe geçmişti.Yönetime geldiğinde ilk işi de, (darbelerin geleneği üzere) rakiplerini çeşitli yollarla bertaraf etmek oldu.
Onun yönetimindeki Mısır, bir nevi üstündeki ölü toprağını atmıştı.Buna karşılık halk da inanılmaz bir sevgiyle kendisine sahip çıkmıştı."Kardeşim, başını dik tut; çünkü utanç günler geçmiştir." Bu söz, Mısır'ın dört bir yanına asılan pankartlarda yazıyordu ve halkın Nasır'a olan güvenini açıkça ortaya koyuyordu.
Nasır, siyasi kariyeri boyunca aktif bir dış politika izledi.Süveyş'i millileştirmesi, Bağdat Paktı'na karşı olması ve herşeyden öte İsrail'in kurulmasına yardımcı olan Avrupa'ya kafa tutması Arap halkları tarafından sevilmesine neden olmuştu.Böylece, İngiltere ve ABD'yi arkasına alarak Arap dünyasının liderliğine soyunan Irak'ı alaşağı etmişti.
Nasır'ın en büyük hayali, Mısır'ın liderliğinde(!) tüm Arapların birleştiği sosyalist bir Arap devleti kurmaktı.Bu yöndeki hedefi belirlemişti; "Bir bayrak, bir Cumhurbaşkanı, bir milli marş ve bir başkent" temelinde bir Arap devleti.Bu fikir, Nasır'ı olduğu kadar Arap halklarının da birçoğunu heyecanlandırmıştı.Bunun üzerine bu fikrini uygulamaya koymada gecikmedi.
1 Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'yi birleştirerek Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağladı.(Nasır'ın yükselen gücünün önüne geçmek için 1957'de Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak bir ittifak oluşturdu.Nasır'da buna karşılık Suriye ile birleşerek gücüne güç katmıştı.)Nasır; bunu bir kıvılcım olarak görüyor ve diğer Arap ülkelerinin katılımlarıyla, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin tüm Arap coğrafyasına yayılmasını umut ediyordu.
Nasır hızını kesmedi.Gözüne kestirdiği sıradaki ülke, sınırlarının dayandığı Irak'tı.14 Temmuz 1958'de Irak'taki Nuri Said yönetimini yıkarak başbakanlık koltuğuna oturacak olan Kasım'ı ihtilalden önce büyük ümitlerle desteklemişti.Kasım'ın Irak'ı, Birleşik Arap Cumhuriyeti bünyesine katacağını umuyordu.Ancak işler Nasır'ın istediği gibi gitmemiş ve bu isteğini gerçekleştirememişti.Kasım yönetimindeki Irak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılmamış ve Nasır'ı büyük hüsrana uğratmıştı.Nitekim, verdiği demeçlerle bu üzüntüsünü belirtmişti.Nasır'ı tek üzecek Irak değildi.Bundan 4 sene sonra (28 Eylül 1961 yılında) Suriye(muhaliflerin askeri bir operasyonla yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından) Birleşik Arap Cumhuriyeti'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.Bunun en önemli nedeni şüphesiz Nasır'ın güttüğü politikalar olmuştu.Suriyeliler, ülkelerinin Mısır'a bağımlı olduğunu ve ekonomik bakımdan destek görmediklerini belirterek Nasır'a karşı ayaklanmışlardı.Gerçekten de Nasır, hizmette eşitlik sağlayamamıştı.1963 yılında Suriye ve Irak ile Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulması fikri tekrar ortaya atılmıştı.Ancak Suriye ve Irak'taki Baasçı yönetimler, Mısır'ın başkanlığında kurulacak bir devleti kabul etmediler.Her ne kadar 1963'ün sonlarına doğru Nasır taraftarlarınca Baasçıların iktidardan uzaklaştırılmasıyla Irak'la birleşme yeniden gündeme gelmişse de bu umut kısa sürmüştür.Ayrıca Nasır Lübnan'ı da yanına çekme noktasında büyük uğraşlar verdiyse de, bunda da başarılı olamamıştır.
Bundan sonraki yıllarda ise Araplar arasındaki ayrışmalar her daim sürdü.Bir kıvılcım sanılan Nasır'ın başlattığı bu akım bir sonuç getirmemiş, aksine Araplar arasındaki ayrılıkların daha da artmasına neden olmuştu.Özellikle de Arap liderlerin koltuklarını kaybetme korkusu, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne bakışlarını olumsuzlaştırmıştı.Sonuçta, Mısır'ın lider olma tutuculuğu ve diğer Arap ülkeleri yöneticilerinin Soğuk Savaş ortamı sonucunda kamplara ayrılması bu fikrin gerçekleştirilmesini mümkün kılmamıştır.(Nasır'ın ardından gelen Enver Sedat'ta Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrini hayata geçirmek için birtakım uğraşlar vermişti.Ancak, bunlardan sonuç alınamamıştı.Birliğin dağılmasından sonra Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti adını 2 Eylül 1971'e kadar bir ümit korumuştu.)
Nasır, İsrail ile verilen mücadelede de fiilen başarısız olmuştur.İsrail karşısında Arapların ilk yenilgisini "düzene" bağlayan Nasır, kendi iktidarı döneminde İsrail'e iki kez yenilmiştir.Arap ordularını,Altı Gün Savaşı'nda Tel Aviv'de buluşmaya çağırmış ve bir birliktelik oluşturmak istemişti ancak öyle bir yenilgi almıştı ki az kalsın Moşe Dayan(tek gözünü kaybetmiş İsrailli askeri lider) Kahire'ye kadar gelecekti.Nasır'ın Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrindeki ve İsrail'e karşı savaşlardaki başarısızlıklarına Yemen'deki macerasını da eklemek gerekir.
Nasır'ın bu saydığımız başarısızlıkları olduğu kadar başarıları da yok değildi elbette.Özellikle de, Araplar arasında bir kalkışmayı sağlamasından dolayı tarihte önemini hep korudu ve bundan sonra da koruyacaktır.Nasır'ın birtakım başarılarındaki en önemli etkenler; kendine olan güveni, halkın içinden gelmiş olması ve Arap coğrafyasındaki dar kalıpları kıran bir siyasi vizyona sahip olmasıydı.Başarısızlıklarındaki en önemli etkenler ise; diğer Arap ülkelerine abilik(!) yapma hevesi, reel sorunlara reel çözümler getirememesi ve her ülkenin kendi dinamikleri olduğu gerçeğini gözardı etmesiydi.
Bugün, birçok yerli ve (özellikle de) yabancı medya mensubu Başbakan Erdoğan'ı, Nasır'a benzetiyor.Arap coğrafyasındaki kalıpları(belli ölçüde) kırmaları ve Arap coğrafyasının sevgisini kazanmaları bakımından birbirine benzedikleri doğrudur.Ancak, Nasır'ın Arap coğrafyasına bakışı ile Erdoğan'ın Arap coğrafyasına bakışı arasında büyük farklar var.İkinci olarak Nasır; kendi hayalindeki Ortadoğu'yu inşa etmek için(daha açıklayıcı bir ifadeyle rejimini ihraç etmek için) gerektiğinde demokratik kurallar dışına çıkmış ve askeri-kanlı darbelerin hazırlayıcısı olmuşken, Erdoğan ne olursa olsun demokrasiyi ağzından düşürmemiş ve kendi rejimini ihraç etme gayretinde olmamıştır.Yine Erdoğan, Ortadoğu politikasında ayakları daha yere basan bir mücadele vermesi bakımından Nasır'dan ayrılıyor.Sonuç olarak iki liderin farklılıkları, benzerliklerinden bir hayli fazla ve bu durumda iki lideri birbiriyle ilişkilendirebilmek çok zor.
mertd_34@hotmail.com