Ezelden beri basın yayın organları bunların elindeydi...
Son dönemlerdeki yüksek teknoloji eseri iletişim araçları yokken; gazeteler, haftalık ve aylık siyâsî dergiler, mizah dergileri vs bunların ve bunlara yakın bir zihniyetin tekelindeydi. Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren CHP'nin emrinde ve yanında olan bu basın, Demokrat Parti döneminde de konumunu ve tarafını korumaya ve sürdürmeye devam etmiş, CHP'den daha çok CHP'li olmuştur. Ve gene CHP'nin uyguladığı sert ve ağır muhalefetin de daha sert ve ağırını kendine görev edinmiş ve uygulamıştır...
Her ne kadar, gerek Demokrat Parti gerekse de onun devamı olan siyasî partiler, kendi iktidarları döneminde bunlara karşı gazeteler çıkarmışlar ya da mevcut gazetelerden iktidara yakın duranlara destek vermişlerse de, bunlar hem uzun ömürlü olmamış hem de geniş halk kitlelerine ulaşamadığından; tesirli olamamışlardır...
Bunlar, kendilerinden olmayan gazetecilere hep bir ağızdan koro halinde ve baykuşî makamında saldırmış, onları küçümsemiş ve meselâ “Menderes'in kalemşoru, Demirel'in kalemşoru” gibi sözlerle alaya almış, aynı zamanda da açık açık tehdit etmişlerdir...
Bu tehdidin mahiyeti de şöyledir: “Sen bu hükûmetlerin yanında yer alıyorsun ama bu hükûmetler geçici ve gidicidirler. Onlar gidince gelip sığınacağın kapı gene burasıdır ve bu kapı sana ilelebet kapanacaktır.”
Bu tehdit, öyle kuru sıkı bir tehdit de değildir. Birçok gazeteci bunlar tarafından dışlanmış, kimileri işsiz kalmış, kimileri de 'lanet olsun' diyerek başka mesleklerde ekmek paralarını aramaya koyulmuş ve asıl mesleklerinden uzaklaşmak zorunda kalmışlardır...
Türkiye basınındaki bu fikir ve ideoloji birliği tekeli, bunların gücüne güç katmış, zaman zaman dördüncü kuvvet olmanın da ötesinde birinci kuvvetliğe soyunmuşlar; hükûmetler düşürüp, hükûmetler kurmuşlardır...
Devlet kurumlarında çalışan bürokratları, önemli mevkilerdeki devlet memurlarını, valileri, müsteşarları, gerektiğinde savcı ve hâkimleri bile “linç etme” tehdidiyle sindirmiş, ülkenin kayıtsız şartsız gücü oldukları vehmine kapılmışlardır...
Kendileriyle aynı fikri ve zihniyeti paylaşan ve de devletin en önemli kurumlarının başında olan şahsiyetleri hep manşetlere, ana haber bültenlerine taşımışlar, halkın üstünde bir psikolojik baskı kurmuşlar ve geniş halk kesimlerinin sesini kısarak, onları sindirmişlerdir...
Aynı zamanda, farklı alanlardaki güçler birleştirilerek: Güce güç katma yöntemi uygulanmıştır.
Meselâ: Devletin en önemli kurumları olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Başkanlığı, Yargıtay Başsavcılığı, Danıştay Başkanlığı vs kurumların başındakiler de, bu güçlü medya ile aynı zihniyetin ve yolun yolcuları olduklarından ve bu medyadan aldıkları destek ve güçle; “kendilerini milletin efendisi veya sahibi gibi görme, her istediğini yaptıracakmış gibi düşünme” konumuna getirmişlerdir...
Düşününüz: Anayasa Mahkemesi başkanı bir zat-ı muhterem vardı. Sabah gazeteyi elinize aldığınızda manşette o zat, öğlen, akşam, gece yarısı haberlerinde karşınızda gene o zat; bıkmadan, usanmadan ve yorulmadan, bilâfâsıla konuşuyordu... O zat, yandaş medyadan güç alıp, konuşurken; medya da ondan güç alıyor ve bir kısım halk kesimini etkiliyordu. Bu, bir tür güç birleştirme ve tesir artırma yöntemiydi. (Yeri gelmişken; sahi, bu zat-ı muhterem nerede şimdi? Parti kurmuştu, ne oldu partisine?)
28 Şubat sürecinde el ele vererek güçlerine güç katan şu buyurganlara bir bakınız: Bir zamanlar Bab-ı Ali Pravda lakaplı Cumhuriyet gazetesi, statükonun ve devletin sesi olduğu bilinen Hürriyet gazetesi yan yana, aynı ağızdan Kemalist numarası çekiyorlardı. Ortakları da bir kısmı kızıl artığı yüksek bürokratlar ve darbeci generaller...
Bunlar, sadece oturdukları koltukların, makam ve mevkilerin sahibi olduklarını değil; aynı zamanda milleti de babalarının sözleşmeli âmeleleri zannediyorlardı...
Ele ele vererek milletin iradesini boğdular...
Millet de sildi onları!..
Ve millet sildiği içindir ki; sustular!..
Artık, sabah akşam TV ekranlarında irtica nutukları atamıyorlar. Artık, belki de askerî hiyerarşide en sonda yer alan ve yurdun en ücra köşesinde görevli bir tuğgeneral, Cumhuriyet Hükûmetine hakaretler yağdıramıyor...
Artık, askerî veya yargı cenahından kırıntılar koparıp, manşetlerde ve ana haber bültenlerinde darbe çığlıkları atamıyorlar...
Öte yandan...
Devlet ricâline de birkaç sözümüz var:
Her Allah'ın günü TV ekranlarında millete irtica nutukları atacağınıza, kendinizin ve sizden sonra oraya oturtacağınız militanlarınızın yerlerini garantilemek, millete rağmen milleti yönetmek sevdaları güdeceğinize; vatandaşın 10 yılda bile sonuçlanmayan davalarına çare düşünseydiniz ya!
Düşünmediniz. Çünkü davanız, cumhuriyetin kazanımlarının korunması değil; ele geçirdiğiniz yargı gücünün ve statükonun sürgit bekasıydı...
Ve Paşa Babalar:
Bölgedeki askerî havaalanlarından uçaklarımız havalandığında, bir köşede erketeliğe yatmış PKK ajanı, derhal mobil telefona yapışıyor: "Uçaklar havalandı..." Haberi alan teröristler de derhal mağaraların derinliğine kaçıyorlar; uçaklarımız da dağı taşı bombalayıp geri dönüyor...
Demem o ki...
Darbecilikle, cuntacılıkla uğraşacağınıza; hepi topu 3-5 bin olan başı örtülü kızlardan ülkeyi ve rejimi kurtarmaya çalışacağınıza; enerjinizi böyle absürt konulara harcayağınıza; bugünkü hükûmet de dâhil, gelmiş geçmiş bütün hükûmetlerin yakalarına iki elinizle yapışsaydınız ve 3-5 ya da her ne kadarsa o kadar milyar doları alsaydınız! Askerî ve sivil bütün teknik personeli ve imkânları kullanarak, en azından İran gibi 2000 km menzilli füzeler üretseydiniz...Ve kılını kıpırdatan teröristin başına bu füzeleri indirseydiniz...
Biz, evimize üç ekmek yerine iki ekmek götürmeye razıydık...
Ve de bu kadar vatan fidanı da toprağa düşmeseydi...
İmdi...
Dönelim başa ve medya gücüne...
Başta anlatmaya çalıştığımız medya, bugün o “ egemen ve buyurgan” gücünü, en azından yarı yarıya kaybetmiştir...
Teknolojinin inanılmaz bir biçimde gelişmesi; toplumun her kesimine iletişim ve sesini duyurma imkânı sağlamıştır...
Anadolu sermâyesinin de katkılarıyla, farklı düşündükleri için bugüne kadar ezilen toplum kesimleri; kendilerini ifade edecek, seslerini duyuracak iletişim araçlarına sahip olmuşlardır...
Sayısız TV ve radyo kanalları, tekel baskısından uzak özgürce yayın yapıyorlar. İnternetteki binlerce sitede on binlerce insan fikir beyan ediyor, sesini duyuruyor... Demokrasi platformları kuruluyor, fikir teatileri yapılıyor...
Dinî inancı nedeniyle hor görülenler, mürteci diye yaftalananlar, liboş diye aşağılanan liberal düşünce sahipleri, yazılı ve görsel medyada seslerini rahatça duyurabiliyorlar...
Artık, toplumun bu kesiminin sesi de en az onlarınki kadar gür çıkıyor...
Ve onlar da eski güçlerini yarı yarıya kaybettikleri içindir ki; kuduruyorlar. Kendilerinin dışındaki güç sahiplerini hazmedemiyorlar.
Saldıray abiler çok fazla irtifa kaybettiler. Her hâl ve kârda ve her zeminde, herkese saldıran Saldıray abiler, şimdilerde saldırıdan çok savunma pozisyonu almak zorunda kalıyorlar. Geçmiş yakalarına yapışıp hesap soruyor zira...
Yandaş medya yaftalamaları, hükûmet yalakası çığlıkları bu yüzdendir...
Yakın zamana kadar tehditlerle, şantajlarla, işsiz ve aşsız bırakma korkutmalarıyla ezdikleri, sindirdikleri kimselerin sesleri de; bugün en az onlarınki kadar gür çıkıyor.
Bunu, kendilerine karşı bir diklenme olarak gördüklerinden dolayıdır ki; çıldırıyorlar... Kuduruyorlar...
Bilmeliydiler ve bilmeliler ki: Zûlüm payidâr olmaz... Her hak, Hakk'ın da yardımıyla er geç yerini bulur...