Perçemine yapışıp sürüdüğüm ömrümün geceden bağladığı kabukları, ışığın zamanın bir kısmına gündüz dedirttiği vakitlerde, yeniden kanama riskini göze alarak, hiçe sayarak, pötür pötür zevkle soyarken; eski yara izleriyle kaplı adımın üzerinde gidip gelen bir aklın rahatsızlığını, huzursuzluğunu hissederim içimde...
Geçmiş olmasının huzuru gelse de bir an, geleceklerin endişesi sürgit bir tatsızlığın gerçekliğini kazır derin derin...
Lakin bir yöntem olarak;
Hayatın paçasına ilişip, engebeli, taşlı topraklı, vahası az, serabı bol çorağında yuvarlanırken, peşinde sürüklenirken yırtılan duygularımı; artık dikiş tutmazlığı yüzünden, tedaviden yılgınlığın bitkinliği içinde çaresizliğin keyfiyle üstü açık yaşarım... Tozlu, topraklı, irinli... Acılarına alışmış...
Olduğu gibi, eskilerin de görülebileceği, herkesin görebileceği gibi...
Ve ne güzel ki;
Kendi görülmeyen, izleri silinmeyen sopasıyla güdüldüğüm, kamçısıyla cezalandırıldığım hayatın, boynuma geçirilmiş kalın, soğuk urganıyla üç ayaklı bir sandalyede, her an nefessiz kalacağım hissiyle, yorulmaya hakkım olmadığını, hep ayakta kalmanın zorunluluğunu düşününce günlerde; perçemini sıkı sıkı avuçlarım ömrümün...
Ömürle, hayatın bağlantısıyım bizzat çünkü...
Önde hayat, ömür arkada...
Bir elim hayatın paçasında, öteki ömrümün perçeminde...
Kopacak olan şüphesiz kumral perçemim...
Çok şükür ki; benim kadar sevmesin kimse, hayata çengellenmiş ömrü...
Bir de meraklı eminsizliğim;
Neyine tavım paçasından süründüğüm hayatın, bu kadar sevecek...