“O tokat” bir kez daha yüzümüzde patladı!
Dövülmek, sövülmek bu ülkede her daim kader mi?
Liseyi yeni bitirmiş üniversiteye girmek üzere idik…
O tarihlerde bulunduğumuz Anadolu kentinin futbol takımının maçlarını pek kaçırmıyorduk…
Beşiktaş futbol takımı kente maç yapmak üzere gelmişti.
Yoğun ilgiden ötürü şehir stadı tamamen dolmuş açık türbinlerde bile yer kalmamıştı.
Gençlik heyecanı içerisinde maça girmek için çırpınıyoruz.
Biletimiz yok. Gişe ve stat kapısı kapanmış.
Çaresiz evin yolunu tutmak üzereydik, baktık, stadın yüksek duvarlarına tırmanıp içeriye atlayanları gördük.
Maç başlamış yapılan yoğun tezahüratlar kent caddeleri ve sokaklarına taşıyordu. Fazla dayanamadık. Biz de aynı yolu seçtik.
Duvardan atlar atlamaz stadın içerisinde duvarın kenarında gezinmekte olan bir polisin önüne düştük.
Düşmemizle birlikte yanı başımızda dikilen polisten okkalı bir küfür yememiz bir oldu.
“Anasını ……. çocuğu neye atladın!”
Üzerine eklenen benzer birkaç okkalı küfür daha…
Fazla dayanamadık. Genciz ya…
Daha dünyayı ve Türkiye’yi gerçek cephesiyle tanımamışız ya…
Döndük polise; “atladıysak atladık..neyse cezamız çekeriz, siz böyle küfür etme hakkını nereden alıyorsunuz?...”
Benzer küfürler yeniden başlayınca, baktık olmayacak, hiddetli ve şiddetli küfürbaz polisi şikayet etmek üzere stadın altında maçlarda karakol gibi kullanılan emniyet odasındaki amirinin yanına gittik…
Zayıf, esmer, uzun boylu amir önce bizi sakin sakin dinledi.
Sonra, demek polis senin anana küfür etti öylemi derken, aniden okkalı bir tokadı suratımızda patlattı…
Sen misin küfür yediğin için polisi şikayete gelen, benzer küfürlerin aynısını bu kez amirden peş peşe gelmeye başladı…
Ne diyeceğimizi ve ne yapacağımızı şaşırdık…
Amir, suratımıza dik dik bakarken otur şuraya diye odanın bitişiğinde bulunan başka bir odadaki kanepeyi işaret etti.
Oturduğumuz yerden onu görüyor ve konuşmalarını duyabiliyorduk…
“Polis anasına küfür etmiş de…” söylenip durmaya başladı…
Bir süre sonra kapıda beklemekte olan polise seslendi:
“Araba geldiğinde götürün bunu içeriye atın!...”
Polis “baş üstüne komiserim…” dedi…
Bekliyoruz… Dakikalar, on dakikalar geçiyor.
Bir saate yakın süre geçti gelen giden yok…
İşin sonunun nereye gideceğinin merak ve şaşkınlığı içerisinde otururken, içerden gür bir ses…
Komiserin sesi: “ Gel lan buraya! Aklını başına topladın mı? Bir daha boyundan büyük işlere girecek misin?”
Biz de ses yok.
Çünkü biliyoruz ki, konuşursak yediğimiz okkalı tokatların devamı gelebilecek. Konuşmanın, karşı durmanın bir yararı yok.
İnat etmiş olsak, tahmin ediyoruz ki, “polise hakaret ettiğimiz” ileri sürülerek, hakkımızda tutanak tutulacak ve işimiz bitirilecek.
Ondan sonra ayıkla pirincin taşını derdini kime anlatacaksın?
Sindirildiğimiz anlaşılınca, “Hadi s….. git!..” nazik uğurlaması ile kapı dışı edildik ve “ülkemin temiz ve özgün havasını(!)” dışarıda bol bol içimize çekerek ve özgürlüğün yarattığı mutluluktan(!) “içimiz acıyarak” yolumuza revan olduk…
***
Olaydan sonra, uğradığımız haksızlık ve hakaretlerden ötürü, günlerce uyuyamaz olduk.
Sağ dirseğimiz anlamsız bir şekilde bir hafta süreyle (stresten) şişti.
Durumu İçişleri Bakanlığı’na bir mektupla bildirip hak ve adalet aramanıh peşine düşmeyi düşündük.
Düşüncemizi anlattığımız yakınlarımız; “ sen hala akıllanmamışsın… Demek bu kadar da safmışsın,. Hangi ülkede yaşadığını hala anlayamamışsın(!)” deyince, kader demek buymuş diyerek yaşadığımız travmayı yıllar yılı içimize gömmekten öte bir şey yapamadık..
***
Aradan yıllar yıllar geçti, değişen bir şey yok.
Polis hâlâ “korku ve şiddet” odağı…
Kime karşı?
Korkutulmak, sindirilmek istenen hak ve adalet arayıcılarına karşı,,,
Özgürlük ve demokrasi isteyenlere karşı…
Demokrasi diye diye referandum yapıp, bu muydu sizin özgürlüğünüz ve adalet anlayışınız diye yollara dökülüp, iktidardan hesap sormak isteyenlere karşı…
Ve
Kimin adına bu şiddet?
Devlet ve hükümet adına!
12 Eylül Referandumunda, iftar sofralarında bir akşamda 70 bin kişiye, üzerinde “Evet” yazan 70 bin adet yemek paketini dağıtan, evet derseniz size özgürlük, demokrasi, insan hakları getireceğiz diye halkın yüzde 58 sini aldatmış olan ve isminin başında “adalet” kelimesi bulunan AKP adına…
Polis yumrukları, tekmeleri ve coplarıyla gözleri mosmor edilip yüzleri şişirilenler…
Polisin tekmesiyle çocuğumu düşürdüm diye feryat edenler…
Saçlarından, başlarından çekilip yerlerde sürüklenenler, hükümetten, AKP iktidarından acaba ne istiyorlardı ki?
Evet dertlerini, sorunlarını yönetenlere yumurta savurtarak anlatmak isteyen üniversite öğrencileri, gencecik çocuklarımız ne istiyorlardı ki?
Babaları; “Villalara”, “gemilere”, “avuç avuç altınlara, pırlantalara” , “büyük şirketlerin ortaklıklarına” sahiptiler de, fantezi olsun ve gönül eğlendirsinler diye mi yirmili yaşların başlarında üniversite avlularında yumruk tokat ve cop yemeyi göze alıp mücadele içerisine girdiler(!)?
Bilmiyoruz kaçının babasının villaları, katları, yatları, gemileri, altın ve pırlantaları vardı… Ve kaçı üç hafta sürecek kısa dönem (bir aylık) askerlik yapmanın adayı idiler…
***
Onlar, bizim çocuklarımızdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği olacaklar çocuklardı…
Dövülen, yerlerde sürüklenen, tekmelenen, gözleri mosmor edilen çocukları gördükçe; yıllar yıllar önce yüzümüzde patlayan “ o tokat” bir kez daha sanki şiddetle yüzümüze indi!..
Üzüldük, çok üzüldük!....
BURHAN ÖZBEY