Tatsızlık...
Bilgelik, çoğu zaman tatsızlık verebiliyor cehaletin rağbet gördüğü toplumlarda...
Bilgiçlikse kabul görürmüş gibiyse de, içten içe sövdürür kendine...
Vazgeçilmez olansa adabı muaşerete riayet el hak!..
En basit tarifiyle; ikili konuşmalarda, insanların kendilerine nasıl hitap edilmesini isteme hakkıdır muaşeret-i adap...
Şüphesiz, sözcüklere hapsolmuş değildir; ne hitabet, ne terbiye, ne muaşeret...
Ama başlangıç sayılır ve haktır, istenebilir, diyalogun müspet devamı için...
İlkeli bir ünlü yüz için yoğun yaşanan hatasızlık histerisi, panik atak nöbetlerinde sıklığı getirir kaçınılmaz olarak...
Bir hastalıktır panik atak; kontrolde zorlanmak demektir elini, kolunu, sözünü, dilini...
Mazur görülmelidir kimi zaman belki...
Ama nöbetler müdavimi de; hatasızlık histerisinin bedelini fazlasıyla ödemiş olma hissiyle, tahammül sınırlarında eşiği düşürmemeli, manasız, anlamsız, can sıkıcı, iç bayıcı sabır çatlaklarına izin vermemeli...
Hele bir de üstüne; hitabet oyunlarına hakimiyet, çok çalışan çeneye ve dille estirilen rüzgara yani kendine, aşırı hayranlık eklenirse, durum çok daha vahim olur...
Sinirli günler ve anlarda aşırı kabartılırsa bu hayranlık, tatsız bir bilgiçlik havası veriyor etrafa bir de...
‘Çok bilmiş terbiyesiz’ gibi cümleler geçiyor insanın içinden, aydın tarafını hiçe sayıp, başarılarını görmezden gelerek konuşanın...
Yeni dünya empozelerinden çok Ortaçağ Avrupa’sı hitabetlerini hatırlatan, ismiyle hitap edip, siz havası vermek; fena halde aşağılamak, küçümsemek, ezmek için de kullanılabilir...
‘Özlem siyasette daha yeni gibi...’ mesela...
Ama Özlemlerimiz birbirine benzemez ki... Bazıları zaman, mekan ayırmadan yapıverir gereğini...
Apışıp kalmak da; bilgeliğin üstüne bilgiçlik yaftasını çekiverir o an işte...
Çileden çıkarsın, ağzından köpükler saçarsın ve hiç konuşma fırsatı vermeden ötekine kendi seyircin önünde, ne yaptığını bilemez hale gelirsin...
Bindiğin küpleri, evir çevir, çam gibi devirirsin...
Gerçek adını, soyadını kullanmayan, her şeyi bilen adamlar kılanının televizyon temsilcisi; ne konuşmayı, ne hitabeti, ne adabı muaşereti, ne ekranı, ne günceli, ne bilgiyi, ne bilgeliği, ne bilmeyi kendi tekelinde saymamalı...
Karşılık verilmeye alışık olmalı... Tutumlarından rahatsız olunabileceğini unutmamalı... Mükemmelliğe oynamamalı... Hele yanlışsızlığa hiç...
Çünkü terbiye ve sabır; zenginlikten de, samimiyetten de, dobralıktan da, çalışkanlıktan da, kültürden de, hatiplikten de, başarıdan da çok çok daha önemli ve güvenilir bir şeydir...
Özellikle, her gün milyonlarca farklı ahlak anlayışı önünde adeta sınava çıkan kaliteli ünlü yüzlerin ötekilerle mutlaka asgari bir ahlak ve terbiye raconunda birleşmesi ve mütevazılığını kaybetmeden, dayatmalardan, pantolon üstü iğne yapmalardan vazgeçmelidir...