“Körleştiğinde ucu bilensin diye sapından çıkartılan bir keserdi kimileri için o, ya da katı, düz ve ateşsiz bir çakmak taşı, belki de sert kokulu karanfil yada karabiber, yada düşmana atılmak için yapılmış kısa bir mızrak, ya da doğru kabul edilen iki hükümden üçüncüsünü çıkartan bir kıyas, belki de suyu emmeyen bir arazi, kabartılıp oyulamayan bir levha, belki sert bükülmüş, ele gelmeyen kıvrık bir iplik, belki sen gelmesen ben yalnız da giderim diyen sert bir at! Ama bana sorarsanız onun annelikten gelen bir ipeksi dokusu da var. İçindeki merhamet duygusunu yakalamak, ayağımın ucu uçurumun kenarına değmeden mümkün olmasa da, dönüp birlikte ağlarken gözümün üstüne bıraktığı bir tek nokta ile bana bütün dünya çirkinliklerini göstermeyecek kadar da cengaver bir Dil- Rüba, dini vicdan olarak yaşayan bir kamile. Perihan Mağden’i okuyana, tanıyana büyük bir mükafat var diyor, söyleşimizle sizi baş başa bırakıyorum”

“ANNEMİN ŞAHSİYETLİ BİR ÇOCUK YETİŞTİRME PROJESİYDİM”
Annenizin iftiharla anlattığı, size 3 yaşında iken alacakları daireyi göstermeleri ve onayınızı almaları…..Siz, size anlatılan hikayelerden çocukluğunu hatırlayanlardan olma özelliğinizle çocukluğunuza dair bize neler anlatabilirsiniz?
Ben tek çocuğum ve annem çok genç doğurmuş beni, 19 yaşında doğurmuş, eşit kardeş, kız kardeş olarak gördü hatta bazen büyüğü olarak görürdü, 3 yaşındaydım ve evet oyumu alırdı, o zaman için, 1960’lar için olmayacak bir şeydi çünkü sonuç olarak, ben yuvaya gitmedim, evde bakıcım yok, annem çalışmıyordu, ev kadınıydı, yedi yaşında bana evin anahtarını vermişti, şahsiyetli çocuk yetiştirme projesi yaptı bana. Türkoloji okurken hamile kalıyor, okulu bırakıyor ve bu onun için çok kötü bir ukte olarak kalıyor, sonra spikerlik sınavını kazanıyor radyoda, o zaman için çok zor bir şey, babam da izin vermiyor, “Evde ol, bakıcıya vereceğimiz para yerine evinde otur”diyor, o kuşak öyle bir kuşak zaten, bir anlamda onun proje çocuğum çünkü o da genç bir kadın, entelektüel hayata geçiş yapmaya çalışıyor, çok açık hayata ve mesela sinematek vardı, çok küçükken beni kaçırırdı, paltosunun altına saklardı, çocuğun girmesi yasaktı, ben çok küçük yaşta, korkunç İvani falan izledim, onunla birlikte entelektüel hayata yelken açtım, onun arkadaşı, kardeşi gibi öyle büyütüldüm.
“KIZIM ÇOK COOL, AŞIRI KİBAR, BENİ KABA BULUYOR”
Peki sizin büyüttüğünüz çocuk kısmına gelirsek….Mesela, Ünlülerin çocukları”başlıklı bir yazınız vardı, Castro'nun yeğeni , Che'nin kızı gibi çocukların babalarının karizmalarını yerle bir edecek bir görüntüye sahip olmalarından söz ediyordunuz, ben merak ediyorum, şarkılar çalan, anneannesinin verdiği yünlerle birşeyler örme mağrifeti gösteren, gittiğiniz tatilden burnu soyuk gelen kızınız sizden ne kadar farklı?
Bazı yanları benziyor, çok sivri dilli olabildiği anlar var, o zaman arkadaşlarını perişan edebiliyor sözleriyle ama kız bir anlamda benim tam tersim, çünkü insan annesinden biraz utanır ya, yeni yetmeyken özellikle, tam annesinin tersi bir fasat oluşturur, ben de annemle öyleydim, annemden utanıp, tam onun tersi bir fasat oluşturmuştum, bir kere kızım benim çok çok cool ve aşırı kibar, beni kaba buluyor, mesela benim taksi şoförleriyle kavga etme potansiyelim olduğunu düşünüyor ki, ben özel hayatımda bu kadar kavgacı değilim ama öyle bir yanım var, gözüm döndüğünde de çok kötü kavga edebiliyorum. Ve o çok teşekkür ederim der, mesela soru sorduğunda, ‘teşekkür ederim’ diyor, evet mi hayır mı diyorsun sen..anlıyor musun? Çok sarışın, soğuk sarışın vardır ya, kontrollü, o anlamda bana hiç benzemiyor, bir de ben annemin yaptığının tam tersini yaptım, çünkü annem de kendi annesinin yaptığının tam tersini yaptı, -Ben öleceğim, sen çabuk evlen, diye apar topar evlendiriyor, ki ölmedi 93 yaşında kadar, öyle bir inanç vardı, ben de Melek’i hiçbir zaman proje çocuk olarak yetiştirmedim, hiçbir zaman ona, Dostoyevski okudun mu, okudun mu, benim annemin yaptığı gibi yapmadım, ama bir şekilde su yolunu buluyor, çok iyi bir kitap zevki var, çok iyi kitapları beğeniyor, Descartes falan okumaya başladı, ki bu hoş bir şey benim için…Çok iyi bir müzik zevki var ama bir yandan tiki bir hayatı var, bunlar benim için çok şoke edici şeyler ama ayrı sınıfların insanlarıyız kızımla, ayrı dünyaların insanlarıyız diyebiliriz, çünkü şimdi Türkiye çok daha farklı, benim zamanımda Sovyetler Birliği gibi çok daha orta sınıf bir ülkeydi, şimdi çok markalar var, o da tiki alemini reddetme aşamasında ama bütün onları da yaşadı, nede olsa özel okula gidiyor bu çocuklar ve sadece zengin çocuklarıyla büyüyor, o da çok çok büyük bir baskı oluşturuyor bence çocuklar üzerinde, benim kızım dahil.
Biz kimden kaçıyorduk anne?” romanınızı insanlar okuyunca 'Ben de yapardım' diye hissetsinler istiyorum"demiştiniz. Buradaki anne ve kızın iki kişilik arındırılmış bir dünya kurma çabası sizin anne- kız ilişkinize ne kadar benziyor?
Benzemiyor, benim benzemesinden çok korktuğum bir ilişki, benim annemle ilişkime daha çok benziyor ama ben annemden daha sert bir karakterim yani ben annemin yaptığı, yani annelik işinin bokunu çıkartmasını yapsaydım, romandaki kadın gibi olurdum, normallik sınırını aşsaydım annelikte, öyle bir kadın olurdum, içimde oluşmasından korktuğum anne-kız ilişkisini yazdım, kızımla benim ilişkime dair.
“UTANÇ VERİCİ DERECEDE AZ KİTAP OKUYORUM”
Kızınızla ilgili bir projeniz olmasa da, kitap olarak kendisini buldu. ‘1994 yılından beri edebiyatla aram fena ötesi’ diyorsunuz bir yerde, Oluşum Dergisi ile başlayan, True Crime, hakiki suç kitaplarını okuduğunuz yıllar…Edebiyat kendinizin dışınıza çıktığınızda yakalandığınız bir afet mi, yoksa kendi içinizdeki afetin dışarı taşması şeklinde yaşadığınız bir serüven mi?
Nuriye Akman sorusu olmuş bu…Ben böyle metafizik şeylerden çok anlamam. Belli bir yaşa kadar çok kitap okudum sonra şunu kastettim; 94 yılından sonra edebiyatla aram bozuldu çünkü edebiyat çok yapay, yapmacık gelmeye başladı, post modern edebiyatla kan uyuşmazlığı var aramızda, zaten hala modernistleri okumuyorum, bir seyahate çıkacağım mesela, Dostoyevski’den, ‘Yeni Yetmelik’i aldım yanıma, yine döneceğim yazarlar onlar, Kızımı doğurduktan sonra tuhaf bir şekilde, True Crime yani hakiki suç denilen Anglosakson edebiyatında özellikle olan bir şey, onlar da gerçek kitaplar yani bir dökümantal gibi, suç üzerine bir dökümantal izlemek gibi…O kitapları çok çok okudum ve 3-4 yıldır onları da okumuyorum, onları da bitirdim çünkü, çok çok az kitap okuyorum, utanç verici derecede az ama belli bir yaşa kadar da çok okudum.

“ANNEME GÖRE DÜŞÜK BİR İŞ YAPIYORSUN KÖŞE YAZARLIĞI YAPARKEN”
Biz de sizi okuduk, nasıl? 1997’nin Ağustos ayında Radikal’de yazarlığa başladınız. Anneniz, “Otur romanını yaz kızım. Ne işin var gazete köşelerinde?”dediği halde köşe kapmaca oyununa neden dahil oldunuz?
Ben kapmadım, bana tepeden indi, evimde oturuyordum, Pazartesi dergisinde çıkan yazılar kitap olmuştu, Mehmet Yılmaz çağırdı Radikal’e, gittim o binaya, gazeteci kimliği için tuhaf bir kılıktaydım, kızıma yoğun olarak bakıyordum, annelikle yoğrulmuştum, mesela dizimde yara bandı vardı, üstümde siyah tişört, etek vardı, tuhaftım, 37 yaşındaydım, medya basamaklarında yükselmedim ben. Onun için tepeden indi paraşütle ve tuttu, hep böyle tutmayacağını da zannediyordum çünkü saçma sapan, son dakikada yetiştirerek, annelikten arta kalan zamanlarında, yumurtayı çırpıştırsın da, evde kalan ekmekleri üzerine döküp, kızartıverirsin ya, onun gibi yazıyordum neredeyse ve annem, arada bir Mehmet Yılmaz davet edince, “Ay kızım seni ne zaman kovacaklar?”diyordu, bir de onun hor gördüğü bir işti, köşe yazarlığı nedir ki diye bakıyordu, entelektüel çevreden geldiği için ve onun arkadaşları Türkiye’nin en önemli şairleri, kitapları 2-3 bin satar, o öyle, onun için şöhret saçma bir şeydi, öyle bir baskı da vardı, annenin en büyük arzusu senin meşhur olman değil, aksine düşük bir iş yapıyorsun köşe yazarlığı yaparken. Ama sonra ingilizce, ‘it grows on you” üstümde mantar oluşumu gibi büyüdü büyüdü ruhumu kapladı, çok kaptırdım köşe yazarlığına kendimi. Bir de müthiş bir tatmini var, bir de ben çok gençken ve genç kızken, 80 darbesine kadar çok çok siyasi bir geçmişim vardı, ve de ona geri döndüm. Siyasetle feci şekilde ilgilenmeye başladım. O; siyasi bir hayvan var içinde gibi, sonra tekrar içinden gibi!..O sorumluluğu hissediyorsun ve yarattığı etkiyi görüyorsun, hakikaten evimden yazıyorum, gazetelere gitmiyorum, gazetecilerle görüşmüyorum, şoförüm yok, bütün köşe yazarlığım boyunca hep böyle yaşadım, ölüm oruçları için bana devlet, 7 tane DGM’de dava açınca şaşırdım, anlıyor musun? Böyle bir etki beklemiyorsun, ne devletin üzerinde bu kadar etkin olacağını düşünüyorsun ne de ölüm orucu yapanların üstünde. O etkiyi görünce büyük sorumluluk hissediyorsun, büyük bir sorumluluk hissedince saha da siyasileşiyorsun, daha siyasileştikçe daha da sinirli oluyorsun, daha sinirli oldukça daha tepkinleşiyorsun, böyle bir döngüye dönüştü.
“12 EYLÜL DARBESİ OLMASAYDI, GÜNEYDOĞU’DA 5 CAZİBE MERKEZİ OLURDU”, “MEHMET YILMAZ VE İSMET BERKAN’LA KANKA BİR İLİŞKİM VARKEN PAPAZ OLDUM”
Annenizin ölümünden sonra 10 ay ara verdiniz fakat 2004 ve 2007’de tekrar dönüşleriniz oldu Radikal’e. Aynı dili konuşuyorum dediğiniz; Mehmet Yılmaz ve İsmet Berkan’a rağmen Radikal’e neden yabancılaştınız?
Hayır şöyle dedim, iş olarak hiçbir zaman bu adamları sansüre uğratmadım. Mehmet Yılmaz zaten beni bu işe başlatan adam, onun için her zaman bunu söyledim onunla ilgili ama aynı dili konuşuyorum demedim, onlarla her zaman konuşurum, dedim. Onlarla bir zamanlar daha kanka bir ilişkim varken papaz oldum ikisiyle de çünkü Ergenekon’a giden süreçle, Ergenekon’a giden Türkiye çok önemli bir sınır bence. Ben orada çok ciddi bir siyasi duruş aldım, ben zaten askeriyenin, Türkiye’nin önündeki en önemli tıkaç olduğunu düşünüyorum, bizim daha müreffeh, daha düzgün, daha demokrat, daha Avrupa standartlarında bir ülke olmamızın önündeki en önemli engel olduğunu düşünüyorum. Böyle düşünenler ve böyle düşünmeyenler, böyle düşünmeyip böyle düşünmediğini bile belli etmeyip bizim bu geçiş sürecini uzatmamıza neden olanlar, ‘Tamam bu kadarına da hazır değiliz, bu kadarı da fazla’ kafasında olanlar, orada büyük bir ayrım oluştu, çünkü ben zaten -hazır değiliz-i bırak, feci şekilde geç kaldığımızı düşünüyorum. Bizim 30 yılımız çalınmış, 1980 darbesiyle o 30 yılımızı kaybetmişiz, o 30 yılımız 12 Eylül’de çalınmasaydı, şu an Güneydoğu’da bence, en az 5 tane cazibe merkezi olurdu. Gaziantep olurdu, Diyarbakır olurdu, Doğu Beyazıt olurdu, onlar İzmir’den ileri olurdu bugün, orada da ak merkezler, kanyonlar olurdu, et fiyatları ucuz olurdu, Kürtler ve Türkler et yiyebilirdi rahatça, çünkü bağlarımızda hayvancılık yapılıyor olurdu, İranlılar, Suriyeliler, Ruslar, Azeriler bütün o coğrafyadaki insanlar, Iraklılar…hepsi gelirdi, Nemrut’u ziyaret ederdi, Mango, Zara alışverişlerini bizden yaparlardı, sularımızdan içerlerdi, o dağlarda çok çok iyi okullar olurdu, çok mutlu olurdu insanlar, Kürtçe şarkılarını söyleyerekten…Bizim 30 yılımıza mal olmuş bir şeyden söz ediyoruz. Bir 30 yılımızı kaybetmemizi isteyenler var bence Türk medyasında. Şimdi sen böyle görmeye başlayınca artık o insanlarla kankalık da yapamıyorsun.

“BEN ERTUĞRUL ÖZKÖK’E ÇOK DAHA GÜÇLÜ OLDUĞU BİR ZAMANDA ÇAKMAYA BAŞLADIM”
Feci geç kaldık deyince aklıma, “Feci Şahsi Yazı”başlıklı yazınız geldi. Radikal’in Doğan Grubu'nun arka, küçük, kuytu bahçesi olduğunu ve orada size tanınan kayıtsız şartsız özgürlüğün pek çok nedeni olabileceğini/bulunabileceğini yazmıştınız…Bu arka bahçeden uzaklaştırılan bir kedi yavrusu şimdi sadece kendisine mi sığındı?
Kedi Yavrusu gibi bir benzetmeyi kabul edemem. Çünkü ben tilki gibiyim herhalde. Kurtlar sürüler halinde dolaşır, tilkiler hep yalnız yaşar, ben hep yalnız duruyorum, yalnız dolaşıyorum, şehrin sokaklarında ve her yerde…Bana çok fazla izin verdiler. Mesela Yiğit Bulut Vatan’da bir iki tane Ertuğrul Özkök’e çakan yazı yazdı, Vatan’dan anında ışınlandı. Ben Ertuğrul Özkök’e çok daha güçlü olduğu bir zamanda çakmaya başladım, iki buçuk üç yıl önce, ve feci yazılar yazdım, hem karakterini hem de siyasi duruşundaki iki yüzlülüğü hedef alan, bu benim için çok önemli. Siyasi duruş da, iki yüzlülük üzerine kurulu Türkiye’deki medya karaktersizlikleri. Bunun bence timsali Ertuğrul Özkök. Ben hep bunu söyledim. Bu adamla benim aramda arsa ihtilafı yok, bu adam şahsi olarak tanıdığım bir adam değil ama gerçekten çok çok büyük öfke duyuyorum içimde ve bu siyasi bir öfke, ideolojik bir ayrımdan geliyor, bunu köşemde çok çok açık ifade ettim; alay ettim, hor gördüm, nefret kustum…Ve bunlara da Radikal’de izin verildi, bir kısmına da izin verilmedi, en az 5 yazım da sansüre uğramıştır, çünkü sonuç olarak İsmet Berkan, Genel Yayın Yönetmeni, Ertuğrul Özkök o gurubun amiral geminin başındaki adam, hala da başında, şimdi sözü ona, Genel Yayın Yönetmeni değil ama her gün ahkam kesiyor köşesinden, hala baş rol olan o.
“UYKUM GELİYORDU, BİR DOLABA GİRİP UYUYORDUM”, “SELAM VERMEYİ BİLE DOĞRU DÜRÜST BİLMİYORUM. “
İlk işinizi, yüzlerce kişi arasında gazete ilanıyla bulmuş olmanıza rağmen işten atıldığınızı ve iki ay sonra yine gazete ilanıyla bir işiniz olduğunu yazmıştınız. Kovulma psikolojisi de yaşamışken iş hayatınızı kurtarma stratejileri üzerinde zayıf kaldığınız söylenebilir mi? Yani sizin tabirinizle araziyle aynı renkte olmayı neden beceremediniz?
Tabi ki, yani ben, şahsi, beşeri ilişkilerde sıfırım. Eve telgraf geldi ve yüzlerce kişi arasından İngilizce copyright olarak alındım, o zamanın en büyük reklam ajansına, sonra 4-5 ay sonra kovuldum, 2 ay sonra tekrar iş buldum, reklam sektöründe 2 yıl gibi zaman geçirdim ama her işe bileğimin hakkıyla gazete ilanından müracaat ederek gittim ama beşeri ilişkileri yürütemiyorum ve basıyor bana, mesela, uykum geliyordu, bir dolaba girip uyuyordum o ilk işimde, ya da panda almaya çıkıyordum, ne bileyim, Hindistan’dan dönmüşüm, üzerimde kumaş pantolon, üzerimde mikili bir tişörtle işe gidiyordum, insanlar öyle gitmiyor reklam ajansına…Bir de insan ilişkilerini beceremiyorum, selam vermeyi bile doğru dürüst bilmiyorum.
Mesela, Cengiz Çandar’dan bahsederken, “Abdullah Gül’le Amerika gezisinde olduğundan’-İçim cızbız (bir köfte çeşidi) etti yine kıskançlıktan”diyordunuz, gazetecilik uğruna bile olsa bir gün inanmadığınız şeyleri yapabilir misiniz?
Yapmam, dünyada yapmam…
Ahmet Hakan özlediği dokuz şeyin içinde, sizin yazılarınızı da saymıştı, Hasan Cemal ise, “Perihan Mağden’in sivri dilini özledim”diye yazdı. Bu konudaki özlemleri nereye kadar dikkate alacaksınız?
Bana ne, ben onları özlemedim sonuç olarak….Koşulllar var, İsmet İnönü gibi bakmak lazım, ‘Dünya yıkılır, Türkiye yine üzerinde kalır’diyor ya, onun için bu medya düzeni yıkılır, yeni bir medya düzeni kurulur o zaman bir açılım olur, Perihan Mağden açılımı!...
“KIZIM NE AŞAĞILIK NE DE YÜKSEKLİK KOMPLEKSİYLE BÜYÜDÜ”
Kızınızın kırtasiye listesinden bahsettiğiniz bir yazıda, listedeki şekilli cetvelle ilgili sözlerinizin arasında açtığınız parantezde, “Tabi bunları kızımın yazılarımı okumuyor olmasına güvenerek yazıyorum” demiştiniz Son yazdığınız kitap dahil kızınızın okumadığından cesaret almaya devam ediyor musunuz yazdıklarınızda?
Hayır, zaten belli bir yaşa geldiğinde ondan bahsetmeyi kestim çünkü bozuluyordu, okumasa da köşe yazılarımı, bozulmaya başlayınca hemen kestim ama mesela kızımla da fotoğraf çektirmedim hiçbir yerde, veya kızımın fotoğrafı hiçbir yerde çıkmadı ve çıkmayacak, kızım meşhur çocuğu olarak yaşamadı ve şöhrete olan tepkimle de büyüdü, benim için komik bir şey, ‘siz benim kim olduğumu biliyor musunuz’demek falan, öyle bir annesi yok zaten, o kompleksle de büyümedi, karışıklık anlamında da aşağılık yada yükseklik kompleksiyle büyümedi, zaten o ayrı bir okul düzeninde yaşıyor.
Çocuğunuzdan, çocukları içeren kitaplara geçmek istiyorum. Orhan Pamuk, ilk kitabınız Haberci Çocuk Cinayetleri için, “Perihan Mağden köşe yazılarının şeytani dilini ve biçim zekasını romanlarının yapısında ve grotesk havasında da gösterir”demişti. Kitaplarınızda köşe yazısındaki dili özellikle kullanıyor olmanız Orhan Pamuk’un dediği gibi özel dünyanızın başka hiçbir şeye indirgenemeyeceğini mi gösteriyor?
Yok, köşe yazılarımdaki dilimi bazen kullanıyorum, bazen kullanmıyorum, Ali ile Ramazan’da kati suretle kullanmadım, Biz kimden kaçıyorduk anne?de de çok basit bir dil kullandım.
Kitaplarınızdan birinin adı, “Herkes seni söylüyor sahi mutsuz musun? “Bu soruyu ben kitap adından çalıyor soruyorum, hayatınızın şu an ki rüyalarla açıklanan rengi nedir?
Bordo!...Sevdiğim bir renk. Ben bazen komiklik olsun diye kitap adları düşünürüm, bir biyografi adı için ‘Bordering on Bordeux ’diye bir şey düşünmüştüm, bordonun sınırında gibi…Bordo çok sevdiğim bir renk herhalde onun için bu sorunun cevabı, bordo.
Peki yazacağınız yok ama, ’Biz Kimden Kaçıyorduk Anne’ romanınıza Okan Bayülgen’in film çekeceği konuşulmuştu fakat sonra bunun tam tersi olduğu, kendi hikayesini kaleme alacak bir yazar aradığı anlaşılmıştı. Buna mukabil hikayelerinizi başka hayatlardan seçmeye devam mı edeceksiniz diye sormak istiyorum?Biyografi konusuna böyle de değinmiş olalım…
Bilmiyorum belki daha şahsi birini yazarım şimdi!

“KİTAP VE O KİTABIN FİLMİNİN MESELESİ FARKLI OLABİLİR”
2002’de ilk baskısı yapılan ‘İki genç kız’ romanınız çok konuşuldu, hatta bu romanın Handan karakteri oyuncusu portakalda en iyi kadın oyuncu seçildi. Fakat romanın bir ‘mesele’si olduğunu söyleyenler filmde ‘Mesele nedir?’ sorusuna yanıt aradıklarını belirttiler” Bir kitap ve onun filminin meselesi birbirinden farklı olabiliyor mu?
Olabilir çünkü kitabı yazar yazıyor, filmi yönetmen çekiyor yani iki ayrı sanat söz konusu, iki ayrı şahsiyet söz konusu, ben Kutlu’ya, kitabım için, “Eti senin, kemiği benim”dedim çünkü tamam, Kutlu, Turner Prize’a aday olmuş, dünyada çok ünlü, onun için onun işine de hiçbir şekilde karışmadım. Benim orada işim bitmiş, tamamına erdirmişim, bitirmişim romanımı, o da istediğini yapar yani, mesela cinayetleri koymadığına çok bozulmuştum ama filmi acayip beğendim.
“BENİM KİTAPLARIM, DUYGU ASENA KİTAPLARI DEĞİL”,” KENDİ OKUMAK İSTEDİĞİM ROMANI YAZIYORUM”
Bazı eleştirmenler, ‘‘Haberci Çocuk Cinayetleri’’ ve ‘‘Refakatçi’’ romanlarından sonra ‘‘İki Genç Kızın Romanı’’nı yazınsal bakımdan bir geri çekilme olarak görmüşlerdi. Yazınsal olarak köşe yazıları kıvraklığının bu eleştirideki payı nedir?
İki genç kız daha Türkiye’ye, İstanbul’a ait bir şey, öbürleri daha şahsiydi. Köşe yazarlığının sonunda da daha Türkiye’ye ait bir şey yazmak istedim, iki genç kızı yazdım, o kadar şahsi yazmak istemedim. Ama ‘‘Haberci Çocuk Cinayetleri’’ ve ‘‘Refakatçi’’de Duygu Asena kitapları değil, yani biyografik değil onlar, biri bilim kurgu, diğeri de fantastik, bambaşka bir şey. Sadece psikolojik olarak bağları çok çok derinlerde seyredebilir yoksa benden daha çok yola çıkmış şeyler, öbürü ise başka hayali kahramanlar yaratıyorum, ama şimdi bir adım daha öteye gidip hayali kahramanlardan bile feragat ettim, gerçek iki çocuğa geçtim ama bu romancılıkta ki ben çok roman yazmıyorum bu beşinci romanım ve sonuç olarak kendi okumak istediğim romanı yazıyorum,onun için kim ne düşünüyor bilmiyorum ve son kerde de beni alakadar etmiyor.
“BAŞBAKAN’IN KÖŞE YAZARLARI ALERJİSİNDEN KURTULMASI LAZIM”, "BAŞBAKAN, İŞİNE ÇOK BAĞLI VE ÇALIŞKAN"
Köşe yazılarınıza konu olan birkaç konunun içini açmak istiyorum mesela…Başbakan Erdoğan’ın, "Başbakan Peki İşini Seviyor mu?" başlıklı köşe yazınız dolayısıyla "Kişilik haklarına saldırı" iddiasıyla dava açılmıştı. Başbakan’ın işini çok sevmesi neden size bu denli muhalif ötesi yazıyı yazdırttı?
Pek iyi hatırlamıyorum o yazıyı, ceza ödedi Aydın Doğan, bunu biliyorum ama dalga geçiyordum herhalde, işini seviyor mu? diye. Yoo, o çok çalışkan ve işine bağlı, bence o da iyi bir özelliği. Vallahi yazıyı hatırlamıyorum ama Başbakanımızın ben sonuç olarak, Ak Partinin bizim demokrasiye giden trendeki en önemli fırsatımız olduğunu düşünüyorum başından beri, Ergenekon konusunda nerede yer aldığım ortadayken, Başbakan’ın bence birazcık daha eleştiriye toleranslı olmasında fayda var. Ben Ecevit için, Süleyman Demirel için, Bahçeli için neler neler yazdım, hiçbiri mahkeme açmadım. Köşe yazarları alerjisinden kurtulması lazım.

“AK PARTİYE OY VERMİYORUM VE HİÇBİR ZAMAN DA VERMEYECEĞİM. VE FAKAT, BEŞİKTAŞ BELEDİYE SEÇİMLERİNDE VERDİM.”
Sizin “Hiç iş yapmayan krala tapıyorlar” diye yazdığınız bir yazıyı Mehmet Barlas da paylaşmıştı köşesinde. Tayland’da, 58 yıl krallığını koruyan bir kraldan bahsedilmişti. Tayland’a askeriyenin ağırlığı sorunu bakımından benzediğimizi de belirttiğiniz bu yazıya göre, AKP'nin bu tür bir krallığı elinde bulundurduğunu söyleyebilir misiniz?
Ak Parti halkın oylarıyla geldi, kursunlar muhalefet partisi, alsınlar oy, gelsinler yani, ama halkın oylarıyla gelen bir partiye karşı, yargı darbesi, askeri darbe planlanması sürekli…bu da demokrasinin bu ülkede olgunlaşmadığını gösteriyor, ve bu da çok çok dramatik bir şey, ben kendimi hakiki demokrat olarak niteliyorum, bizim gibi hakiki demokratlar, Ak Partiye yapmak istediğimiz muhalefeti yapamaz duruma düşüyoruz, çünkü adamlara karşı o kadar anti demokratik bir şer cephesi var ki, işler olan, o da bizim elimizi kolumuzu bağlıyor ama onları da eleştirmek bir köşe yazarının boynunun borcu. Ben zamanı gelince ve karşı durduğum şeyleri eleştiriyorum, davalandım da ama gönül isterdi ki daha eleştiriye tahammüllü olsun Başbakanımız. Ben, Abdullah Gül’ün çok daha tahammüllü, toleranslı ve olumlu bir şahsiyet olduğunu düşünüyorum. Zaten Abdullah Gül çok beğendiğim bir insan, Cumhurbaşkanı olması beni her zaman mutlu ediyor, kıvançla dolduruyor, bunu da kaç kere köşemden belirttim, ama sonuç olarak Ak Partiye oy vermiyorum ve hiçbir zaman da vermeyeceğim. Ve fakat, Beşiktaş Belediye seçimlerinde verdim.
“AK PARTİ ARTIK AZINLIK VE EZİLEN DURUMUNDA DEĞİL”
Peki sözü ettiğiniz şer gurubunun özellikle konu ettiği şeye türbana gelelim…Türbanlı kızlar için, “Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmen yanım”diye yazmış, “Bu kızlara aynen kendi kızınız ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşırım” demiştiniz. Kızınızın bir türban sorunu olsaydı, en kolay yoldan nasıl bir çözüme giderdiniz?
Karışamazdım karışmaya hakkım yok çünkü din, çok şahsi bir şey ve çok vicdani bir şey ama benim kızımın türbanlanması gibi bir şansı yok çünkü öyle bir ortamda büyümedi. Dindar olmakta, kesinlikle bir eğitim ve beyin yıkama kat sayısı da var ama yani türbanlı kızların okullara alınmaması benim vicdanımı sızlatıyor çünkü büyük bir eşitsizlik söz konusu, sakallı, koyu dindar adamlar üniversite okurken, doktorluk, hakimlik yaparken, sakalını kesip, kızlar niçin yapamıyor, orada büyük kadın haklarına karşı bir hareket olduğunu da düşünüyorum ama sonra şöyle bir tutum da aldım, ben “Ak Parti iktidara geldikten sonra hiçbir şekilde türbanı savunmayacağım, türbanı savunmak bana düşmez, türban onların meselesi, ben türbanlı değilim, dindar bile değilim, ateistim, onun için iktidar dalarsa kendi meselelerini kendileri çözsünler, kendi göbek bağlarını kendileri çözecekler, artık onları savunma durumunda değilim, onlar iktidarlar, ”dedim. Onlar artık azınlık ve ezilen durumunda değil bence.
“HERKESİ BU KADAR ZORUNLU BİR MİLİTARİST EĞİTİME TABİ TUTMASI, BÜYÜK BİR VİCDANSIZLIK”
Evet sizin ezilen durumunda olduğu için savunduğunuz gruplardan biriydi askerler, Aktüel Dergisi’nde yayınlanan ’Vicdani ret bir insan hakkıdır’ başlıklı yazınız dolayısıyla halkı askerlikten soğutmakla suçlandınız. Burada suçlu bulunan vicdani kanaatiniz neyi söylüyordu?
İşte tam ası üstünde, vicdani ret bir insan hakları konusudur, Birleşmiş Milletlerin, 78’den beri maddesi var ve biz çok yıl önce kabul etmişiz bu maddeyi. Çok önemli bir şey, bir insan bir insanı öldürmek zorunda değil, öldürme ihtimali olan bir şey silah. Mesela ben elimde hiç silah tutmadım ve tutmak istemem, poligona gidip atış yapmak istemem, denemek istemem, birinin silahı olsa elime almak istemem, bu da bir insanın hakkı olmalı bence, gelişmiş her ülkede insanlara tanınan bir hak, memleketine hizmet etmek gerekiyorsa, ambulans sürücülüğü yapıyor, yada yuvada öğretmenlik….Ama kalkıp herkesi bu kadar zorunlu bir militarist eğitime tabi tutması, özellikle iç savaş koşullarının bir türlü kaldırılmadığı bir ülkede büyük bir vicdansızlık, haksızlık, antidemokrasik..

“TIKANIKLIKTAN NEMALANANLAR VAR BU ÜLKEDE.”
Bir de F tipine ve ölüm oruçlarına dair yazdıklarınızın üstüne, ‘teröristlerin hedefi haline getirdiğiniz iddiasıyla davalar açılmıştı. Bugün ülke içinde yaşanan hukuk savaşı ve askeri karışıklık da teröristler için açık hedef değil mi?
Tabi ki, asıl bu kaotik duruma son vermek gerekiyor, onu bunu teröristlerin hedefi haline getirmemek için. Ve ben tabi ki hedef haline getirmedim, taş gibi Hikmet Sami Türk hayatta, Ali Suat Ertosun da öyle ama o zaten cunta Anayasasından bir madde. Bir de bizim kanun maddelerimiz nalıncı keseri gibi hep Kemalizm lehine yontuluyor, İsmail Türüt ve Ozan Arif beraat etti, ben üç tane hapis aldım onlara hakaret etmekten, onlar melek gibi bir Anadolu sevdalısı, aile babası adamı öldüren çocuklara methiye şarkı yapıyorlar, onlar ifade özgürlüğünden berat ediyor, ben de onlara hakaret etmekten üç tane hapis alıyorum arka arkaya, böyle bir kanun sistemi varsa o ülkede artık kanunsuzluk zirve yapmış demektir. Onun için vicdanları sızlıyor, Silivri’de tutukluları görünce, Mustafa Balbay’ı görünce vicdanları sızlıyor ama bu ülkede o kadar bir kanunsuzluk, hukuksuzluk sorunu var ki, bu ana kadar vicdanları neredeydi, 12 Eylül Anayasası ile bizim şuradan şuraya gitmemize imkan yok, ve çok ciddi bir konsensüs var toplumda, 12 Eylül Anayasasının bize uymadığına dair ama yine de bir adım atamıyoruz. Tıkanıklıktan nemalananlar var bu ülkede. Buna iş adamları, medya, medyanın kalantorları…hepsinde şer ittifakı var.
“HRANT DİNK’E MEDYADAN MEYHANE ARKADAŞLARI SAHİP ÇIKMADI”
Aile Babası dediniz de Hrant Dink ile ilgili bir an’ı hatırlatmak istedim… Aralık 2006’da Hrant Dink ile katıldığınız “Kürt Sorununa Çözüm Yolları” konulu panelde söz sırası size geldiğinde“İnsanlar sinmiş, Türkiye’de Ermeni sorunu yok. Türkiye’de Hrant Dink sorunu var!”demiş, bütün salonu güldürmüş hatta Hrant’ı gülümsetmiştiniz. Bu şakanın gerçeğe dönüşmesi sizi nasıl etkiledi?

Çok çok kötü bir etki uyandırdı, günlerce ağladım, çok temiz ve iyi bir insandı, çok az gördüm, bir tanışıklığım, ahbaplığım yoktu, onunla meyhanelerde içen çok kankası var medyadan, ki sahip çıkmadılar bence hiçbiri, cinayetinden sonra yaşanan hukuki adalet skandalına…Öyle yakınım olan bir adam değildi ama vicdani ret olayından sonra bana telefon açtı, “Ergenekon çeteleri basmışlardı mahkemeyi, görünce orada daha fazla olay büyümesin diye gelemedim Perihan, başın belaya girmesin” filan demişti. Benim hayatımı direk şöyle etkiledi; o öldürüldüğü gün bana devlet iki tane koruma yolladı, yani ‘aynı takımdasın, sen de ayağını denk al’ diye. Bir anda korumayla yaşamak durumuna düşürülen insan oluyorsun, hem ona çok ağladım hem kendi kızım için de endişelendim, çok etkiledi beni feci derecede etkiledi.
“KELEBEK OKURUNUN BENCE %88’İ TANIMIYOR BENİ.”
Bu arada hep davalar size açılmadı tabi, siz de "Çapkın" adlı dizideki bazı ifadelerle, isminizin, halkın belleğine "gıcık, huysuz, sinir, geçimsiz" birisi olarak yerleştirilmeye çalıştığına dair bir şikâyette bulunmuştunuz. (Dizi de Suna Pekuysal, Perihan ismindeki gelinine, Perihan Mağden… İşte sen böylesin, böyle bir cadı, böyle bir belasın" demişti…)Huysuzluk sadece kendi kendinize yapabileceğiniz bir tanım mı?
İnsana huysuzluk tanımı da yapılabilir. İnsanın karikatürü de yapılır, insanla dalga da geçilir ama orada çok antipatik şekilde kullanılıyordu. Çüş artık dedirtti, bir de varoş dizisi..O seyreden insanların benimle ilgili esprilerinin karşılığı yok, ben o kadar popüler değilim. Hürriyet’te köşe yazarı değilim, benim bankada falan tanımıyorlar. Bir varoş dizisinde benim ismimin kullanılmasına…ben Seda Sayan değilim, o sadece artık kişisel saldırıydı, çünkü tekabül ettiği bir şey yoktu. İnsanlar seyrederken bir şeye tekabül etse kullanırsın, ben de çok komik ve eğlenceli bulurum ama tanınan biri değilim. Hem yüzüm hem ismim tanınmıyor, benimle ilgili haber yaptıklarında şunu yazıyorlar, fotoğrafımı koyup, “Radikal Gazetesi yazarı Perihan Mağden” Çünkü Perihan Mağden dese, kelebek okurunun bence %88’i tanımıyor beni. Karşılığı olmayan bir varoş dizisinde sürekli ismimin sarakaya alınmasının espri ya da hümör olduğunu değil bir taciz olduğunu düşündüğüm için böyle bir duruş aldım.
“BEN –VAY BUNLAR KİMSESİZ BİR DE ÜZERİNE EŞ CİNSEL YAPAYIM DİYE DÜŞÜNMEDİM”
Öksüz ve yetim çocukların dramlarını yani sahipsizliği, eşcinselliği hatta onun da içine aşkı ve sonuna intiharı bağladığınız bir hikayeyi seçtiniz yazmak için. Bu hikayenin sadece kimsesiz çocuklar kademesinde kalmayı düşündünüz mü, eşcinselliği de içeren hikaye ile nasıl bir risk aldığınızı düşünüyorsunuz?
Satmaması gibi bir risk aldığımı düşünüyorum. Öyle düşünmüyorum ama heteroseksüel aşk, takdir edersin ki Türkiye’deki okurların bir çoğunu belki 50 ila 80 yaş arasındaki kadınlar oluşturuyor, onların okuduğu kitaplar çok satıyor, kesin öyle, listelere bakarsan da görürsün! Ben –vay bunlar kimsesiz bir de üzerine eş cinsel yapayım diye düşünmedim, zaten gazete haberi, ikisinin aşkından yola çıkılan bir trajedi olduğu için beni bu kadar etkilemişti. O kadar büyük bir aşk ve o kadar büyük bir trajedi var ki, paket benim önüme hazır olarak geldi. Ben onları hayali kahramanlarım olsa, hadi bir de yoksul, yetim, zavallı, fukara ediyim de hadi bir de üstüne daha koyayım bir de eşcinsel yapayım demiş değilim. Gerçek olduğu için çocuklar, o şekilde geldiler. Sonuç olarak beni ilgilendiren çok büyük bir tragedya yaşamaları. “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk”demiş ya Sezen Aksu, bunu herkes ağlayarak sevgilisinin kendisine söylemesinden hoşlanıyor ama kimsenin öldüğü değil küçük parmağının tırnağını kesecek hali yok.
“BUNU TOPLUM DÜŞÜNSÜN, BEN DEĞİL!”
Aslında hikaye önünüze hazır gelse de siz yan karakterlerle hikayeye takviyede bulundunuz. Ramazan’a, müdürü, Nevin öğretmeni, ona ağabey diyen yetimhane arkadaşı ve hatta yetimhane psikoloğu… Bunların hepsiyle yaşadığı aşk, bu aşk sarmalı biraz fazla değil mi, bu konuda abartıya kaçtığınızı düşündünüz mü?
Aşk değil o, cinsel taciz. Cinsel tacize uğruyor çünkü çocuk fahişelik yapıyor, çocukluğundan beri. Yetimhaneden çıkan bir çocuğun onu fahişeliğe götürecek unsurlar böyle şeyler işte, bunu toplum düşünsün, ben değil!
Babasını ortadan bölüp kendisini de tarım ilacı içip odaya kapatan annesine karşı hiçbir şey yapamadan donup kaldığı olaydan sonra yetimhaneye düşen Ali ile, Cami avlusuna bırakılan Ramazan’ın öyküsü hep acılı dramlı yaşamlara işaret ediyor, eş cinsellik olgusu girdapla boğuşan, sahipsizlik duygusu içinde olan insanların başına gelir, mesela iyi ve ilgili bir aile çocuklarının eşcinsellikle karşılaşmaz gibi trajik öykülerin sebep olmadığı eşcinsel hayatlar var mıdır sizce?
Büyük adada daki çocuklarla yatıyordu Ramazan, onlar zengin iyi aile çocuklarıydı.
“EŞCİNSELLERİ BİR PİSLİK OLARAK GÖRMÜYORUM”
Evet doğru ama hikayenin doruk noktası, yani merkezi Ramazan. Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk dedikte aslında bana göre kitabın teması ‘aşk’..Yapılan her türlü yanlış, mesela Ali’nin çok sevdiği psikologuyla Ramazan’ın yatması konusu bile aşkın mazereti gibi gösteriliyor, aynı şekilde Ramazan’ın Ali ile bir başka ülkede sıfırdan başlama hayalleri için fuhuşa hız verme isteği….Sizin için Eşcinselliğin aşkla telafisi mümkün mü, yani hata sayılmayacak bir olguya dönüşmesi için aşkın varlığı mı gerekiyor?
Ben zaten hata saymıyorum, bu kitabı da o yüzden yazdım. Bu toplumda eşcinselliğe bakışta ve medyanın dilinde çok acayip bir siyaseten yanlışcılık var, mesela Londra’da, penguenleri birleştirmeye muvaffak olamadılar çünkü eşcinseldi penguenler, hayvanlar aleminde de var. Eşcinsel köpek var yani doğanın bir parçası ve bunun böyle kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum, yoksa bu meylum, pis eşcinseller, hiç olmazsa aşıklar, onları temize çıkartıyorum gibi bir yaklaşımla yazmadım. Çünkü zaten bir pislik olarak görmüyorum. Ve her kadının da çocuğunu eşcinsel doğurma şansı da var, doğabilir, bu doğanın bir parçası. Mesela bir de kuğu vardı hayvanat bahçesinde, makine kuğuya aşık olmuştu, o da sürekli onun peşinden koşuyordu, o da eşcinsel değil ama başka bir sapma. Bu da insan tabiatının bir parçası. En önemli lafı Ali’ye söylettim, şunu diyor:”Ramazan da öyle işte, o da Allahın kulu”Benim için böyle yoksa onları aşkla mazur göstermeye çalışmıyorum. Ama çok büyük bir aşk yaşandığı için benim romanımın konusu oldular.
“BU TRAJEDİ HERKESE NASİP OLMUYOR”,” GAY YÜRÜYÜŞÜ DÜZENLEMİYORUM YA DA LAMBDA’DA ÇALIŞMIYORUM”
1974’ten beri psikolojik ve ruhsal hastalık sınıflamasına göre eşcinsellik bir hastalık kabul edilmiyor fakat çeşitli itici nedenlerle ortaya çıkan bir durum gibi görünsede bu kitapta bu kabullenişi okura empoze etmeye devam edecek misiniz?
Yok, topluma empoze ettiğim falan yok, gay yürüyüşü düzenlemiyorum yada Lambda’da çalışmıyorum. Sadece bu konu beni çekti, bu konu beni trajedi olduğu için çekti. Bu trajedi herkese nasip olmuyor, o yüzden çekti, onun için yazdım yoksa empoze etmeye çalışacağımdan değil. Ama toplumun en alt statüsünde olmaları da beni ilgilendirdi çünkü hem feci koşullarda büyüyorlar, hem öksüzler yetimler, mesela Recep, Kürt kimliğine sardırıyor, bunların sardıracağı hiçbir kimlik yok, aidiyetsizlik..Bir de toplumun en altındasın, aidiyetsiz hetereseksüel bir çocuk bile değilsin, aidiyetsiz eşcinsel iki çocuksun, daha ne kadar dipte olabilirsin üstüne bir kitap bu!
“TÜRKİYE’DEKİ BU ÇOCUKLARDA BUNUNLA YÜZLEŞEMEME GİBİ BİR ŞEY VAR”
Aşk dedik de…Müdürün her ikisi de erkek olsa da Ali’ye yaptığını Ramazan’a yapmaması gibi bir durum söz konusu çünkü en pis işleri Ali’ye yıkıyor, hatta ona ‘Ölücü’lakabı takan yetimhane müdürün Ramazan için terfi şansını tepmesi ve her gittiği yere onu aldırmayı öncelik sayması…Ali’nin Ramazan’a, biz ibne miyiz şimdi diye sorması üzerine aldığı, “Hayır ibne değil sevgiliz”cevabı gibi bölümlerden kontrol edilemeyen aşkın da bu gibi durumlara yol açabileceği sonucunu çıkartabilir miyiz?
Çünkü kıskanıyor, Ramazan sevgisi..Olabilir, iki genç kızda böyleydi. İki kız arasında da aşk cereyan edebilir, elleri ellerine değmese de çok yoğun aşka dönüşebilir yaşadıkları. Ama bir de oradaki, “Biz ibne değiliz”laflarını şundan söyledim, çünkü gazetede bu var. Bu sokak çocuklarıyla ilgilenen Yusuf var, onunla görüşüyorlar, Yusuf diyor ki(gazete küpürlerinde):Ramazan sürekli,” Ben eşcinsel değilim, ben eşcinsel değilim, bu işten kurtulacağım, ben ibne değilim” diyordu. Yani Türkiye’deki bu çocuklarda bununla yüzleşememe gibi bir şey var, onun için bu lafları kullandım, çünkü böyle yaşıyorlar, bu terminolojiyle yaşıyorlar, bunu da haberden çıkarttım.
“BEN SOSYOLOJİK ROMAN YAZMIYORUM, İNSANLARA SAYFALARCA DERS VERMİYORUM”
“Ben ibne değilim” sözünün çok ötesine geçildi, Kitapta ‘Burası çok önemli’diye vurguladığınız şey, asker dönüşü kalacak yeri olmayan Ramazan’ın 32 oğlanla birlikte sığındığı Surlar’da çevre halkının şikayeti üzerine polisten yediği dayakla birlikte, “orospuysa orospu, orospu çocuğu değil ama”şeklindeki cümlenizle. Burada ahlaki zaafları neye göre derecelendiriyorsunuz? “Para karşılığı sex hizmeti yapmanın da bir onuru var, üstelik bunu yapmayanlara göre çok daha fazla”önermesi mi var?
Onu ona söyletiyorum, o benim yani roman yazarının lafı değil, Ramazan bu kadar düşük bir iş yapıyor, çünkü insanın bedenini satması olabilecek en korkunç iş. Ve kendi kendine bunu gerekçelendirmesi lazım, Ramazan’a söyletiyorum yoksa benim gerekçelendirme lafım değil o. Bir de ben sosyolojik roman yazmıyorum, insanlara sayfalarca ders vermiyorum, sadece minimalist şekilde olanı biteni anlatıyorum, kapları ne kadar büyüklükte ise o kadar alacaklar, herkes kendi kabı kadar içecek o sudan.
“AYVA DEMEYİ DE, ELMA DEMEYİ DE BİLİRİZ”
Peki minimalist düşünceye şöyle bir katkınız oldu mu çünkü, eşcinsel olsalar da iki erkek diyalogunu çok iyi kurmuşsunuz sadece argolar açısından sormuyorum, kitaplarınızda, yazımlarınızda erkek rolünü karakterize etmek daha mı kolayınıza geliyor?
Hayır aksine, özellikle iki gen kız’da, kasabanın bıyıklı ağabeyini eleştirmiştim, hatta eleştirmenler şey dedi: Bir tane bile erkek yok, bir tane bile erkek yok! Bu da ikisi erkek olduğu için erkek meselesini aktardım. Yani ayva demeyi de, elma demeyi de biliriz gibi.
“İBNELİĞE KARŞI, HETEROSEKSÜEL GENCİN BÖYLESİ BİR ALERJİSİ VAR”
Bilenler biliyor ama bilmeyenler de şöyle soruyor; Mağden, Ali ile Ramazan aşkının temizliğini kanıtlamak için çok çaba harcıyor, eğer konu bir kız ile erkek çocuğu arasındaki aşk olsaydı, bu kadar çaba harcar mıydı?
Hayır onu ucuz bir kitap eleştirmeni söylüyor, Cumhuriyet Kitabının eleştirmenini, Radikal Kitap bu iş için özellikle bulmuş bana vurmak için ama bu çok ucuz bir görüş. Kendi, konservatif, ucuz, kasabalı öğretmen bakış açısının yansıması. Temize çıkartmaya çalışmıyorum bu çocuklar böyle yaşıyorlar. Ramazan, biz ibne değiliz! diyor hatta haberinde onların ibneliğe karşı, heteroseksüel gencin böylesi bir alerjisi, kabullenememesi var, Ramazan için böyle bir gerçeklik, bence o ibne tabi ki, ama Ramazan için o ibne değil, aşık. Burada bence psikolog, entel, yazar, kadın farklı düşünüyor, o öyle düşündüğü için öyle konuşturtuyorum çünkü böyle yaşanıyor Türkiye’de eşcinsellik.
Peki sizin duygularınız, tabularınız işin içine ne kadar karışıyor çünkü hikayede kendi kendinize de konuştuğunuz oluyor, örneğin Ramazan’ın ailesine kavuşması anını Türk filmi sahnesini canlandırıyorsunuz, Ali ve Ramazan’ın dilinden yazılıyor gibi olsa da, kendinizi tutamayıp hikayeye dahil olma ihtiyacı duydunuz mu?
Valla duyduğumda da engellemeye çalıştım elimden geldiğince.
“BEN BU ROMANIN SONUNDA PERİŞAN OLDUM AĞLAMAKTAN”
Ramazan’ın evli ve çocuklu aile babalarıyla ilişkiye girmek istememesi ile ilgili prensibinde sadece müdürü çağrıştırması dışında bir anlamı var mı, yani kurgunuzda yanlışlık gibi görünen şeyler için bir ayar yapma hali var mı?
Hayır sadece vicdanı olan bir çocuk ve rahatsız oluyor diye ben kendim Ramazan’a ilave ettim. Çünkü gasp yapıyor, mesela bir adamı bıçaklıyor, onun için böyle bir tip yarattım, genellikle eşcinsel tokmakcılar, randboylar böyle bir crime işlerlerse bu tarz işliyorlar. O patenti ödünç aldım ama gerçekten bıçaklıyor birini ve gasp olaylarına karışıyor. Bunları mantıken boş yerleri mantıki şeylerle doldurmaya çalışıyorum ama sonuç olarak içeride biberonun durduğu ve süt kokan bir evden her vicdan sahibi insan rahatsız olur , ben de Ramazan’ı vicdan sahibi yapmaya da çalıştım, çok vicdansızdı aynı zamanda, çok hain yanları da var ama bir yandan da sevmesem bu iki çocuğu yazmazdım. Ben bu romanın sonunda perişan oldum ağlamaktan, Ali ve Ramazan için. Onun için güzel özelliklerle hikayeleri benim önüme verilmiş ama ben içini dolduruyorum, onun için benim hoşuma gidecek özellikleri de elimde olarak olmayarak yükledim tabi ki.
“NEDENLERİ İSLAH ETMEDEN NASIL BU SONUÇTAN TİKSİNEBİLİRSİN Kİ?”
Ramazan’a vicdanlı bir karakter yüklediniz peki Ramazan gibilere karşı bir vicdani bir tavır neden takınamıyoruz?Tinerci sokak çocuklarının surlara sığınması ve çevre halkının da buna duyduğu tepkiye de yer veriyorsunuz. Sizce bu çocukların zararsızlığına mı inanmak gerekir, zararsız hale mi getirmek lazımdır?

Tabi ki zararsız hale getirmek lazım ben zararlı olduklarına da hiçbir zaman inanmadım. Çünkü sen bir şeyi kurbanlaştırıyorsun, toplumun en altına itiyorsun, sonrada ondan korkuyorsun ve tiksiniyorsun, yani neden sonuç ilişkisi. Neden; senin toplumsal yapın, sonrada sonuçtan tiksiniyorsun. Sen nedenleri islah etmeden nasıl bu sonuçtan tiksinebilirsin ki?Onun için orada toplumsal adaletsizlik olduğunu düşündüğüm için de onlar benim bu kadar ilgimi çekti. Bir de tesadüfen ben onların Mevlana Kapı yetiştiği yetiştirme yurdunu, lisede psiokoji ödevi yaparken ve sokak çocuklarını araştırırken görmüştüm, kapanmak üzereydi, pisliğini görmüştüm, fotoğrafları bile vardı elimizde. Bütün her şey gerçek. Kapakta gerçek Ramazan’ın resmi var, daireye alınmış, sırtında polisin yaptığı işkence ve sigarayı söndürdüğü yer var, ben bunları sadece gerekçelendirme kısmını yaptım, bütün ana örüntü gazeteden.
Kitapta devlet baba, ‘devlet babalama’ olarak ifade değişikliğine uğruyor. Bu çıkış, özgürlüklerini isteyen insanlar adına mı yoksa devlet olgusuna inancınızı yitirmenizden mi?
Ramazan’ın yitirmesi adına. Düşünsene bu çocuğun anası yok, babası yok, devlete teslim edilmiş bir çocuk ve sistematik olarak tecavüze uğruyor, İlkokul öğretmeninden, yetiştirme yurdunun müdürüne kadar. Müdür bey karakterini ben yarattım ama yine gazete haberinde bu çocukların küçük yaştan itibaren düzenli olarak iğfal edildikleri yazıyor. Öyle bir müdür bey karakteri yarattım ki, sonundaki o bestekar’a bağlayım, o nefreti, o büyük kini açıklayayım, gerekçelendireyim diye ama öyle bir şey muhtemelen gazetede de vardır ama iğfal edildikleri ve gasp edildikleri haberde vardı. Sonuç olarak bu çocuklar bize emanet edilmiş, bizim ödediğimiz vergilerle bakılması gerekirken nasıl bakılıyormuş 90’larda? işte böyle bakılıyormuş. Bununla da yüzleşmek zorundayız diye de yazdım.
“YÜCE DEVLETİMİZE HAKARET ETMEYE KARAR VERSEYDİM, BU KADAR İYİSİNİ EDEMEZDİM”
Peki kitapta bu yetimhanenin kuran kursuna dönüşmesi ironisi var. Yetimhanenin yerine başka bir yapı inşa etmek varken kuran kursunu uyarlıyor olmanızın temelinde ne yatıyor?
Zaten medrese avlusuna kadar geçici olarak kırılmıştı, hakikaten kuran kursuna dönüşüyordu, ben kendim kötülük olsun diye uydurmadım ve o sırada da Bakırköy yetiştirme yurdu inşaatı başlamış ve Ali gerçekten oraya kendini atıyor, bütün bunlar hakikat anlıyor musun? Mesela karar verdim, yüce devletimize hakaret etmeye bu kadar iyisini edemezdim. Zaten hakikat, etmesi gereken hakaretleri kendisi ediyor, devlet babanın eksikliklerini zaten hakikat önümüze kabak gibi açıyor.
Peki bu hakikat sonunda bizi bir intiharla yüzleştiriyor…içeriğinde mutlu giden anların arasına,”Bu böyle sürmeyecek” gibi gelecek ifadeleri de yerleştiriyorsunuz. Bu kitabın birileri için ibretlik olmasını istemek gibi bir amacınız var mı? Amacı sadece devlete yönelik mi?
Bunu okuyan orta sınıf kız yada orta sınıf teyze, tinerci çocukların kötü ve iğrençler gözüyle bakmasa bu bile yeter bana.
“BENİM KİTABIMI HİÇ OKUMASIN ÇÜNKÜ BENİM KİTAPTA HARD SEVİŞME SAHNESİ VAR.”
Ahmet Tulgar’ın "Birbirimize" ismindeki kitabına eleştirmen Feyza Hepçilingirler’in "Eşcinsel sevişme okumaya hazır değilim!"şeklindeki yorumuna Tulgar, “O sığ mürebbiyenin edebiyat dünyasında işi olamaz!”diye karşılık verdi. Edebiyat yayınları, ders kitapları gibi mi algılanmalı sizce?
O zaman benim kitabımı hiç okumasın çünkü benim kitapta hard sevişme sahnesi var. Tabi ki algılanmamalı. Edebiyat öğretmeni Müberra hanım gibi, “vay noktalama işaretlerini bilmiyor!”…Noktalama işaretleri, imla kılavuzunda üç satırda anlatılıyor, dünyanın en olay şeyi, bir tane Nobel alan yazarımız var, hala Türkçesi bozuk, Türkçesi bozuk! Ay siz güzel Türkçenizle Bulgaristan sınırından öteye yayınlanan bir satırınız var mı? Hep böyle bir kısır döngü içinde bok atmaca. Ve çok sığ bir bakış, Amerika’da hiçbir yazar için, bunun İngilizcesi kötü diye bir laf yoktur, bu takıntılar, bu Kemalist Türkçeyi en iyi biz konuşuruz, biz öğretmeniz, öğretmenimiz en iyi bizi yetiştirdi, sınıfın birincisi biziz çok çok primitif bir bakış, böyle bir bakış dünyada yok!

“BEN ÇOK VERİMLİ VE MUHTERİS BİR İNSAN DEĞİLİM”
Peki bu bakış açılarını bize kazandırmaya nasıl devam edeceksiniz, “Roman yazmıyorsam, bir nevi işsiz sayıyorum zaten kendimi.”diyordunuz, bundan sonraki roman oturumu gerçekleşiyor mu içinizde?
İçim geçmiş vaziyette. Röportajlar yoruyor beni. Herkes bana köşe yazarlığına dönecek misiniz, yeni romanınız diye soruyor, ya bir ay oldu teslim edeli, bir de ben o kadar verimli ya da muhteris bir insan değilim. Muhteris bir insan olsam köşemi bırakamazdım, bırakıyorum, dayanamıyorum, oyunu kurallarıyla oynayamıyorum, sık sık kumar masasından kalkmam gerekiyor..