OLMAK YA DA OLMAMAK
Kötümserlik, yenilgi demektir.
Fakat memleketimizin gidişatı üzerine kötümser olmasak bile, bu sütunları, tedirginlikle yazıyoruz.
Kuşkulu, üzgün, hatta ciddi sarsıntılar içindeyiz.
Çünkü Türkiye’de artık her şey, en son hızıyla her alanda, bir SON HESAPLAŞMAYA DOĞRU SÜRÜKLENİYOR..
Bu HESAPLAŞMA; o alanlarda, bir olumluluk veya olumsuzluk arasında ki sonuç hesabıdır.
Yani bu alanlarda zaman, olumlu bir gelişme içinde midir, yoksa ülkemizde, zamanın akışı içinde, sağduyunun ve ümidin yenilgisi, değerlerin iflası, çağa ayak uydurmanın gücünü yitirişi ve müesseselerin itibarsızlaşması mı bu sonuç hesabına damgasını vuracaktır?
Şimdi Türkiye’nin, kader tayin edici sorunu budur.
Hatta buna “var olmamak sorunu” da diyebiliriz.
*****
Bunun böyle olduğunu düşünmek, tartmak ve bu problemi ortaya atmak ise, parlamentonun, hükümetin, ülkemizin varlığı için ant içenlerin, kısacası, milli gidişatımıza yön tayin edenlerin olduğu kadar ve belki de onlardan ziyade aydınların, artık ön planda gelen, aydınca ve cesur görevidir.
Çünkü BİR ÜLKEDE AYDIN SUSARSA orada artık macera adamı dile gelir ve demagok, milletin sözcüsüymüş gibi konuşur.
Aydınlarının bu görevinin, tam ve uygar bir cesaretle yerine getirilmesi, yani bizi, hem içimizde başsız, güvensiz, hem de dışarıda yalnız ve itibarsız bırakan sorumsuzlukların, sahteliklerin ve kendi kendimizi aldatışın; bütün tehlikeleri ile ortaya serilişi için ise, sanıyorum ki artık, kaybedilecek tek dakikamız bile yoktur…
Çünkü bugün memleketimizde, kavramlar, öyle karışmış, akımlar öyle soysuzlaşmış ve adına politika denilen sefaletle, politikacı denilen şaşırmış insanlar öylesine birbirlerine girmiş, öyle itibarsızlaşmışlardır ki, bu durum hatta, Bizans’ın son günlerine benzeten kalem sahipleri bile görülmüştür.
Biz bu benzetişe katılmıyoruz.
Çünkü Bizans’ın son günleri, gerçi sokağın harekete geldiği ve devlet otoritesinin bir tür iflas ettiği günleriydi.
Ama o günlerde, yani devlet sorumluluğunun yerini, sorumsuzluğun, kavgaların aldığı o günlerde, hem de güçlü bir imparator görünen Justinyanus saltanatında alevlenen maviler – yeşiller kavgasında (İsa’dan sonra 170. yıl) ve yalnız bir günde, İstanbul Hipodromu’nda (Sultan Ahmet meydanı) 30.000 bin kişi can verdi (Nika isyanı)
O gün orada, yalnız kan ve kılıç konuştu.
Ve sokak kavgası, sokağın, meydanın sınırlarını aştı.
Sebep neydi? Sebep basitti; sadece bir kavram karışıklığı…
****
Gerçi bugün Türkiye’de söz, birçok olaylarda, artık sorumsuz güçlerin gibidir. Ve kavgaların üzerlerinde, her türlü sorumluluk duygusunda yoksun, bir takım hasta ruhların estirdiği bayraklar dalgalanır.
Cehalet ve çağ dışı ihtiraslar, sanki ideallermiş gibi kutsallaştırmak istenir.
Ama son güvencemiz olarak gene bir millet var.
Bu millet, kendi içinde coşan bütün sosyal çelişkileri, tarihinden aldığı o sağ duyu uyanış ve direnişi ile, bütün sorumsuz güçlere karşı haykırabilirse?..
Aydınlara seslenelim ve soralım:
Ülkemizi gittikçe çıkmazlara sürükleyen bir duygusuzluk, bu inkar, bu sorumsuzluk ve güçsüzlük, daha iyi yarınlar için bir doğum ağrısı mı?
Yoksa TÜKENİŞ Mİ?
Sanıyoruz ki cevap göğüsleri parçalarcasına haykıran bir “TÜKENİŞ” olacaktır.
O halde ve evvela, başta şu partiler denilen, ama bir türlü parti olamayan, yalanı yalancılık ithamlarını, hem de devlet yayın cihazlarından, günlük, resmi edebiyat haline getiren değersiz tahrik merkezlerinin gerçek hüviyetlerini millete açıklamalıdır.
Siyaset gibi ekonomiyi de kumar masası oyunları haline getiren bütün cihazları ve sorumlu organları, milletin önünde, mutlaka teraziye koymalıdır. Hem de tarihi bir görev olarak.
İşte şimdi aydınlarını ihmal kabul etmez görevi budur.
Ama bu kadar mı? Hayır!
Hastalık artık toplum yapısındadır…
(…..)
Kısacası bize, yeni insanların, hamiyetli ve aydın insanların, gerçek aydınların, laf ebeliği değil, bir yeniden düzenlemeyi sağlayacakları, bir yeniden doğuş, yeniden uyanış ve milletçe bir kendini buluş lazım.
Bu kendini buluş, ya başarılır ya da başarılmaz.
Ama ruhu ve davranışlarıyla bozulmuş politikacının tekelinden, bu ülkenin artık kurtarılması şarttır.
Yoksa politika demagoji halinde sürer gider.
Ekonomi spekülasyon halinde sürdürülür ve soygunlarla doymayan yağmacı, bu defa da devlet işletmelerine, devlet çiftliklerine göz diker ve ülkeyi haraç mezat kendi tapularına katmak isterse, üniversiteler kapanır, üniversiteliler, hâlâ belirsiz katiller tarafından kurşunlanırsa, bu TÜKENİŞ, ne yazık ki kaçınılmaz bataklıklara varır ve oralarda, milli varlıkla beraber, MİLİ HAYSİYETTE NE YAZIK Kİ ERİR GİDER. (*)
****
Yukarıda okuduğunuz yazı, virgülüne kadar ünlü yazar Şevket Süreyya AYDEMİR’ in “Olmak ya da Olamamak” başlıklı köşe yazısının önemli bölümüdür. Yazı bundan 34 yıl önce 23 Mart 1976 tarihinde, ölümünden üç gün önce Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır…
Sanki bu gün yazılmış gibi… Aradan geçen yıllarda ülkede siyasal açıdan meğer hiçbir şey değişmemiş.
Tarihe not düşmek ve bugünün, ülke yöneticileri, siyasetçileri, aydın ve yazarları ibret alsın diye sizlerle paylaşılmıştır…
BURHAN ÖZBEY
(*) “Bilinmeyen yönleriyle Şevket Süreyya Aydemir – Halil İbrahim GÖKTÜRK – basın 1977 – Arı matbaası – sayfa: 195)