Babası Birinci Dünya Savaşı'nda yer almış, İngiliz bir gazeteci, Robert Fisk, otuz yılı askın bir süredir Ortadoğu coğrafyasında yaşıyor. Fisk'in babasının Britanya hükümetinden aldığı madalyanın üzerinde, "Büyük Medeniyet Savaşı" yazıyormuş. Fisk kitabına bu başlığı seçerken bir de "Ortadoğu'nun Fethi" ibaresini tercih ediyor. Her ne kadar son iki yüzyılda seyyahlarla, tüccarlarla, denizcilerle, sömürge faaliyetleri ve askerî operasyonlarla temas kurulsa da, Amerikalılar ya da İngilizler için "mistik bir hikâye" Ortadoğu. Belki de bu yüzden, Usame Bin Ladinle Afganistan'daki bir dağın tepesinde karşılıklı oturmasıyla başlatıyor hikâyeyi Robert Fisk. Bin Ladin, 2001'de ABD'yi, 2005'te İngiltere'yi terör eylemleriyle sarsmıştı. Bazılarına göre Bin Ladin, savaşı Amerikalıların evine taşımıştı. Artık Ortadoğu, Batılılar için "evin içinde"ydi. Robert Fisk, "bildiğimiz" Bin Ladin'in ve Afganistan'ın, "bildiğimiz" Saddam Hüseyin'in ve Irak'ın, "bildiğimiz" Humeyni'nin ve İran Devrimi'nin ve daha nicelerinin hikâyesini "bilmediğimiz" şekilde anlatıyor. Ve bu anlatı, gerçeği arayan bir gazetecinin, 20. yüzyıl Ortadoğu'sunda yaşanan tarihin ve savaşlar, katliamlar, ölümler arasında varolan bir İngiliz'in macerası arasında mekik dokuyor.
MÜDAHALELERE BAHANE: TERÖR
1900'lerde Ortadoğu coğrafyası, Batıya güvenmekle kendi olmak arasında bocalayan ülkelere, milletlere ve kabilelere ev sahipliği yapt. Batı'nın müdahalesi olsun ya da olmasın, Ortadoğu'da savaş hiç bitmedi. Hep de bir bahanesi oldu. Fisk'e göre en popüleri terör: "Düşman ebedi, ekranlarımızdaki yüzü değişiyor. Vaktiyle o düşman Kahire'de yaşardı, bıyık bırakırdı ve Süveyş Kanalı'nı millileştirmişti. Ardından Trablusgarp'a taşındı, gülünç bir askerî üniforma giyiyordu. IRA'ya yardım etti ve Berlin'deki Amerikan barlarını bombaladı. Sonra Müslüman bir İmam'ın cübbesini giydi, Tahran'da yoğurt yedi ve İslamî devrimi planladı. Derken beyaz bir cübbeyle ortaya çıktı, Afganistan'da bir mağarada yaşadı; bir diğeri de bir başka gülünç bıyıkla Bağdat civarındaki bir dizi sarayda ikamet etti. Terör, terör, terör." Hiç bitmeyen bir savaş, hep "terör" ile ilişkilendirilen askerî müdahaleler, operasyonlar. Fisk, Irak'la İran arasında 8 yıl süren savaşı izlemişti.
Bu savaşta, İran'a karşı Saddam'ı destekleyen Donald Rumsfeld'in, 2003'te ABD, Irak'la savaşırken aynı sözleri bu kez Irak için kurduğunu hatırlıyor. 1998'de İran'a girdiğinde hâlâ esir değişimleri gündemdeydi ve Irak'la İran topraklarında "şehitlikler" yükseliyordu. Şöyle not düşüyor Fisk, "Fakat en güçlü konuşanlar, hayatta kalanlardan ziyade ölenlerdi." Afganistan dağlarnda Toyota'yla "mücahitlere" silah ve yiyecek götüren adam Fisk'e şöyle diyor: "Toyota, cihad için en iyisi." Savaş muhabirlerine bir dolu öğüt içeriyor kitap. Silahları iyi tanımak lazım her şeyden önce: Nerede üretildikleri, hangi anlaşmalarla ülkelere girdikleri, seri numaralar, türleri. Savaş meydanında bir gazeteci için meraklı olmak yetmiyor, azamî ölçüde dikkatli de olmalı. Doğru haber kaynaklar bulmayı, ayrıntılar değerlendirmeyi, parçaları birleştirmeyi, devlet arşivlerinde neler bulabileceğini bilmeyi ve iletişimin kesildiği anda "başının çaresine bakabilmeyi de "savaş muhabirlerinin erdemleri" listesine ekleyebiliriz. Ama Robert Fisk, en çok "tarih bilmeyi" salıklıyor. 1914'te babası Bill Fisk'in savaşıyla, kendi izlediği savaşlar arasında doğru bağlantılar kurabildiği için yol alıyor Fisk. Ancak Basra'da, Sheraton Oteli'nin yandığını seyrederken kaçmak istediğini de saklamıyor: "Çünkü biz iki ödleğiz. Konuş Fisk, söyle koçum. Çünkü korkudan titriyordum ve hayatta kalmak istiyordum ve yaşamak ve haberimi yazmak ve Tahran'a geri dönmek ve oradan Beyrut'a ve sonra genç bir bayanı balkonumda şöyle kaliteli bir kırmızı şarap yudumlamaya çağırmak..." 936 sayfalık kitap, unutulan, susturulan tarihe de bir saygı duruşu niteliğinde. 1988'de İran'a ait sivil bir yolcu uçağını düşüren ABD donanmasından USS Vincennes isimli gemi, 290 kişinin ölümüne yol açmıştı sözgelimi. Olay daha sonra "üzüntü verici" olarak nitelense de, ilk gelen haberler meşruiyet arayışındaydı: Uçağın pilotunun "intihar eylemcisi" olduğu savunulmuştu. Robert Fisk, gazeteciliğin risklerini bu vurucu örnekle açıklıyor: "Gazetecilik ölümcül de olabilir... Masum bir pilotu intihar eylemcisi bir manyak olarak sunduğumuzda, gökteki bir başka uçağı paramparça etmemiz sadece biz zaman meselesidir." Ve bu "meşruiyet çabası" Ortadoğu'daki savaşlar bahis mevzu olduğunda hiç bitmeyecektir. Fisk'in yolu 1915'e de düşüyor. "İlk soykrrm" başlıklı bölüm, 1915'in bir Ermeni soykrmı olduğunu, sistematik bir biçimde Ermenilerin yok edildiğini, olup bitenlerden Türklerin ve Kürtlerin sorumlu tutulması gerektğini savunuyor. 1986-88 arası Halepçeyi, 1982'de Hama'yı görmüş bir gözün, bunları söylemesi önemli. Fisk, ilk kez The Independent 'taki köşesinde yazdığında da tepkiler almıştı, ancak hemen herkesin üzerinde birleştiği, "tarihi, tarihçilere bırakalım" sözüne karşı çıkıyor: Yer altında terk edilmiş onlarca iskeleti ve sayılar tükenen 1915 tanıklarnı (ki bir kısmı Fisk'in yaşadığı Beyrut'taydı) hatırla(t)malıyız. Talat Paşa'nın telgrafını ve Hitler'in sözlerini de...
FISK'E ELEŞTİRİLER
Kitap, İngilizce olarak 2005'te yayımlandı ilk kez. Türkçeye Murat Uyurkulak tarafından çevrilmesi, büyük şans. Zira Uyurkulak'ın her sayfada belli olan bir katkısı var. Kitaba ve genelde Fisk'in gazeteciliğine yönelik çok sayıda eleştiri okumak mümkün. The Guardian'da çıkan bir eleştiri, sözgelimi, kitaptaki pek çok bilgi yanlışını nazara veriyor (Oliver Miles, "The Big Picture", 19 Kasım 2005). Yine bazı eleştirmenler Fisk'in fazla ABD karşıtı olduğunu ve bunun bakışını bulandırdığını da ekliyor. Ayrıca kitapta Ortadoğu tarihinin Birinci Dünya Savaşı'nda çizilen kadere bağlanmasının, tarihi hafife almak olduğu dile getiriliyor. Ancak her şeye rağmen Robert Fisk'in çalışması, Ortadoğu'da bitmeyen savaşları, sürekli değişen güç dengelerini ve rejimleri başanlı bir biçimde anlatıyor. Özellikle bugünlerde, Yaser Arafat'la İzak Rabin'in 1995'teki Oslo Barışı'nı anlatan bölümleri okumakta fayda var. Evrensel değerlere göre "haklı" olmanın yetmediği bir coğrafya burası. Bunu en çok da bölgenin yükselen değeri Türkiye'nin hatırlaması gerekiyor.
YAVUZ ALTUN Kritiği - Zaman Kitap
