Bugünlerde aşk yörüngesine aldı yine beni, kafamı nereye çevirsem bir aşk söyleşisi, bir aşk filozofu, bir aşk sahafçısı içinde buluyorum kendimi. Eee elimde de Elif Şafak’ın ‘Aşk’ı olunca, aşkla kapadığım gözümü aşkla açmam kaçınılmaz oluyor tabi.
Ahmet Ümit’in ‘geçici’dediği aşk için, bir başka filozof, "Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu belki de başka yerde yaşayamayacaktı." diyebiliyordu ama asıl önemlisi kimin nasıl yaşadığı, hissettiği. Bence kişiden kişiye değişir bir duygudur bu ki öyle olmasaydı mutlaka salt bir tarifi olurdu. Ben her yaşadığımda farklı bir akıma kapılıyorum mesela, kimi Uhud Dağı gibi hicreti çağrıştırdığı kadar savaşı da içine çekiyordu, kimi tam bir rekreasyondu yani park, bahçe; dinlenme, yürüme, nefes alma alanı. İtiraf edeyim en güzeli de ilkiydi, perdenin ucundan süzüldüğüm, nereye gidersem bir gölge gibi peşimde, sigaranın nefeste bıraktığı koku gibi içimden dışarıya kendine ait sesleri veren, ben ayın bir ucunda sallanırken sırf arkamda olduğunu göstermek için yıldızın sivri diline razı gelen fedakar bir aşktı o. Onu her gördüğümde ‘Senden vazgeçtiğim için pişmanım, senin gibi seveni bulamadım’diyerek boynuna sarılmak istiyorum. Ama sonradan yaşayacaklarımız korkutuyor gözümü. Onun aşkını tüketmek istemiyorum, öylece kalmalı, ben her zaman masallarındaki kül kedisi olmalıyım, gece yarısından sonra bir daha eski halini almayan bir peri. Bir gün bana dememeli ki: “Seni istemiyorum, aşk hissetmiyorum” O beni hep sevmeli…Çünkü ben onu yaşlanmış bir insanın derisinin kırışan her katmanında, bükülen her kemiğinde, beneklenen ellerinde ve katarak düşen gözlerinde, tansiyon ilaçlarında hissetmeye devam edeceğim. Unutulmak, onun yünlü sevgisini yüksek ısıda küçültmek demek, unutulmak, tek eşi olmayan bir çorap gibi işe yaramazlık demek, unutulmak, suyun yerini hiçbir sıvının almaması demek, unutulmak, camı kırmak için dişlerini kullanmak demek, unutulmak, kıymığı çıkarttığın yere kıyam’ı koyamamak, kanadından yara alan bir kuşun yaşadığı müddetçe yürümek zorunda bırakılması demek…
Ben aşkı çok kere kovdum hayatımdan, bazen tanımamazlıktan geldim, bazen dilenci muamelesi yaptım, bazen şirk koşuyorum sandım Allah’a, bazen kapı önüne koydum, bazen kullandım onun gençlik iksirini, bazen intiharıma mektup konusu yaptım, bazen bantladım ağzını, bazen yara bandı gibi sardım yaralarımı, bazen düğün meydanında tek başında bıraktım, bazen de herkesin içinde olduğu yangını ona sarılarak izledim…tek yapamadığım şey, ona vaktinden sonra sımsıkı sarılmak oldu.
Beni her gördüğünde kafasını, ‘Bunu bana, bize yapmayacaktın’ diye sallar çünkü çocukluğumun geçtiği mahallede görmeye devam ederim onu. Bu hatalı sollamanın bedelini daha ne kadar ödettirecek bilmiyorum ama sanıyorum o sarılma onun koşar adımıyla gerçekleşmediği sürece de hesabım sorulacak. Onu plastikler dünyasında olduğu gibi doğada hazır bulunmayan, zincir şeklinde makromoleküllerden oluşan bir katı olduğuna, petrol gibi az bulunan kıymetli bir şeyden meydana geldiğini göstermeden ikna edemem, o yüzden Plastikler aşkına beni unutma!