Son Haberler
09.02.2012 Perşembe 19:50
USD 1,7550 EUR 2,3310 EUR/USD 1,3282 IMKB100   60162/%-1,69
ISTANBUL Cuma: -1°C/3°CCumartesi: -1°C/5°CPazar: 1°C/6°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

Romantizm neredeyse gülünçleşti
İnci Aral, önceki romanlarında sık işlediği ’yeni zamanlar’ın bu sefer aşka, evliliğe, sadakate nasıl tesir ettiğine bakıyor. Aral: ’Günümüzün olağanüstü iletişim olanakları ve kendini dışarı açma eğilimleri aşkın süresini kısalttı. Sabırsızlık ve tensel yakınlıkla ilgili çeşitli sakınımların gevşemiş oluşu; aşkın gereksindiği merak, gizem, özlem ve belirsizliği ortadan kaldırdı. Büyü çok çabuk bozuluyor, aşırı yakınlık aşkı aşındırıyor ve duygusal nasırlaşmaya neden oluyor’ 02.02.2010 10:57

İnci Aral: ‘Popüler kültürsüzlükten uzak durmanın yararına inandığım için, ‘Aşk-ı Memnu’yu izlemiyorum. Gözüm iliştiği kadarıyla sırça köşkte geçen edebi ruhunu kaybetmiş allı pullu bir dizi’

Bir kadın, bir erkek. Bahar çiçekleri kadar iç ferahlatıcı bir şekilde başlayan, gel zaman git zaman kasvetli kış geceleri kadar bunaltıcı hale gelen bir aşk hikâyesi... Herkesin başından geçen! Bir çift evlilik halkası, dörder imza, güzel günler sonrası yüzeye çıkmaya başlayan gizler, iç kanırtıcı şüpheler, bitmek bilmeyen ‘acabalar’, gidişatı kurtarma manevraları, birkaç kırık dökük özür, ‘bir daha deneyelim, birbirimiz olmadan yapamayız’lar... Usta yazar İnci Aral, yeni romanı Sadakat’te bir kadın ve bir erkek bir araya gelince neler olup bittiğine dair bildiklerimizi alıp, karakterleri Azra ve Ferda’nın ellerine bırakmış. Üstüne kendi avucundaki bir dolu başka öyküyü; günümüzün kadın ve erkeğine, ihanete, tutkulu, saplantılı aşka, öğretilmiş kurallara dair başka sorgulamaları da ekleyerek...
Sadakat, adından duyurduğu mevzunun dikenli tellerinin kenarında dolaştırıyor okuyucuyu. Evvelki romanlarında sık işlediği ‘yeni zamanlar’ın bu sefer aşka, evliliğe, sadakate nasıl tesir ettiğine bakıyor, bizi Azra’nın kaleminden aktardığı öykünün labirentlerinde sürprizli bir yolculuğa çıkarıyor. Bir yanıyla da annelerimizin kasabadaki evinin kuytusuna saklanmış tozlu sandığın içindekileri döküp saçıyor. Günümüzün modern çiftinin ilişkisinin ana yollarından saptığı vakitlerde, sandıktan boşalanlarla baş başa bırakıyor bizi, eskileri deştikçe Azra’nın öyküsünü derinleşiyor. Okuyanın zihnini, günümüzün aşkları, yeni ilişki biçimleri, ihanet, güven üzerine düşüncelerle dolduruyor. Bizde birikenleri yazarıyla paylaştık, yeni zamanların aşkları üzerine zihinsel bir jimnastiğe giriştik...

Romanınızın hemen başlarında, eski tesadüfi buluşmaların artık olmayışını, günümüzdeki karmaşanın doğru insanı bulmayı güçleştirdiğini hatırlatıyorsunuz. Sosyal ağlar aracılığıyla herkesin kendini açmaya hiç olmadığı kadar meraklı olduğu bir çağda, ‘romantik tesadüfler’ yaşamak, ‘doğru insana’ rastlamak imkânsız mı?
‘Doğru insan’ tanımı roman kahramanı Azra’ya ait. Bu, bir özlem. Başlangıçta her aşk insana doğru, karşılaşmaysa mucize gibi görünür ama o yakınlık sınanıp doğrulanmak zorundadır. Ötekini zamanla keşfeder, çözersiniz. Uzaklık, aşkı büyütür. Günümüzün olağanüstü iletişim olanakları ve kendini dışarı açma eğilimleri aşkın süresini kısalttı. Saatler süren telefon konuşmaları, gerekli gereksiz mesajlaşmalar, geceler boyu yazışmalar, kısacası bu derece dökülüp saçılmak, sabırsızlık ve tensel yakınlıkla ilgili çeşitli sakınımların gevşemiş oluşu; aşkın gereksindiği merak, gizem, özlem ve belirsizliği ortadan kaldırdı. Büyü çok çabuk bozuluyor, aşırı yakınlık aşkı aşındırıyor ve duygusal nasırlaşmaya neden oluyor. Romantizm güzeldir ama neredeyse gülünçleşti.

Bir yandan da ilerleyen sayfalarda görüyoruz ki yeni ilişki biçimlerinde önceden olmayan başka bir şey var. Tıpkı Ferda ile Azra’nın yaptığı gibi insanlar pat diye, yeni tanıştığı kişiye ‘İlişkin var mı?’ gibi sorular sorulabiliyor...
Bu rahatlık kötü bir şey değil. Ama içtenliğe gelince iş değişiyor. Sanıyorum çok fazla yalan, gösteriş ve oyun var ortada. Teknoloji yardım ediyor, olmadığı biri gibi görünmek eskisinden daha kolay artık. Bir de sanki herkes aldanmak da oyuna dahilmiş gibi yaşıyor. Olmazsa başkası olur, kimse biricik değil nasıl olsa...

Azra, ilk karşılaşmamızda çok umutsuz bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Sevginin var olmadığından, evliliklerin hükmünü yitirdiğinden bahsediyor. Başlarda Azra’yla empati kurabildim. Ama Ferda’yla olan ilişkisi ilerledikçe itici bulmaya başladım Azra’yı. Ferda’yı geleceği için bir tür güvence olarak görüyor. Azra’yı daha güçlü bir kadın olarak çizmek geçti mi hiç aklınızdan?
İtici bulduğunuz Azra’ya benzeyen çok fazla kadın biliyorum. Bu tip kadınlara ben de yakın değilim aslında. Bugüne kadar yazdığım kadın kahramanların çoğu, dik başlı, direnen, kendi başına var olmaya çalışan onurlu, çekip gitmekten korkmayan, hatta okuru kışkırtan kadınlar oldu. Bir okurum bana, ‘Sizin yüzünüzden kaç kadının boşandığını biliyor musunuz?’ diye çıkışmıştı. Bu kez kafamı fazlasıyla meşgul ettiği için Azra tipinde bir kadını yazmak ve yazarken onu anlamak istedim. Azra’nın güvence ihtiyacı sonsuz sadakat. Ferda’ysa bu arzunun en aykırı nesnesi. Zaten arzu nesnelerimizi seçerken zora yöneliriz ve sonunda ilişkimiz kaçınılmaz olarak bir aşk-nefret ilişkisine dönüşür. Azra’nın giderek kontrolünü kaybettiğini, kırılan onuru nedeniyle inatçı bir çılgınlık içine düştüğünü unutmayalım. Roman bittiğinde onu daha iyi tanıdım ve ondaki duyguların az çok her kadında bulunduğunu sezdim. Ayrıca kabul edelim ki erkekler, bu arada Ferda da hiç masum değil.

Azra acaba, kendi başında mutlu, özgür ilişkileri olan, ayakları üstünde durabilen bir kadın olması öğretilmediği için mi böyle? O yüzden mi bu kadar agresif ve hayalci? Kendisine öğretilenler, kadın olarak hayattan, ilişkilerden beklediklerini ne kadar şekillendirmiş olabilir?
Azra, gerek gençliğinde gerekse ilk kocası tarafından terk edildikten sonra özgürce birçok ilişki yaşamış bilinçli sayılacak bir kadın. Seksenli yılların sonundaki depolitizasyon ve sahte özgürlük ortamında amaçsızca savrulmuş ve yorulmuş. O dönemin hesabını yapabiliyor ve otuzunda artık kalıcı bir beraberlik umuduyla, bir kumarbaz gibi bütün yatırımını Ferda’ya oynuyor. Agresif çünkü hayal kırıklığı çok büyük ve kendi kendine abarttığı tutkusu öç alma saplantısına varmış. Bu derece yıkılmış kadınlar tehlikelidir.

Son yıllarda değişen zamanlar ve yeni yaşam biçimlerine yoğunlaşmıştınız. İnsan sizden ‘sadakat’i okurken de konunun yeni dünya düzenine nasıl bağlanacağını sezmeye çalışıyor. Bir yandan da sadakatsizliğin bir önceki kuşakta da var olduğuna siz de değiniyorsunuz. Sanki değişen sadakatsizliğin artması değil de konuşulabiliyor oluşu. Kadının veya erkeğin tek bir bedene bağlı ömür geçirememesi zamanın ruhuyla ne kadar alakalı?
Yeni dünya düzeni denen şeyin aslında büyük bir düzensizlik olduğunu düşünüyorum. Ancak olumlu olumsuz yanlarıyla dünyanın, insanın değiştiği de gerçek. Toplumda yerleşik kurallar, genel geçer anlayışlar sarsılıyor, kutsallar yıkılıyor. Bir yandan baskı altındayız, bir yandan da kapsamı bireyin özeliyle sınırlı sanal bir özgürlük ortamında dünle bugün arasında bocalayıp duruyoruz. Bu bir geçiş dönemi ve bence uzun sürecek. Bu ortamda doğal olarak sadakat kavramı da tartışılıyor. Ben romanımda hayatın tek bir insanla, tek bir bedenle yaşanmasının engellenemez tatsızlık ve sınırlayıcılığı yanında, o hayata kıskançlıkla el konmasını ve sadakatin bilinen anlamıyla mutluluk için ne kadar yetersiz olduğunu bir evlilik hikâyesi üzerinden sorguladım. Konuyu farklı insani yönleriyle irdelemeye çalıştım.

Belki de evlilik kurumunun miadı çoktan dolmuş da tüm dünya aramızda söz birliği etmiş, bunu söylemekten çekiniyoruz... Mümkün müdür mutlu bir şekilde tek yastıkta kocamak? Yoksa hiçbir zaman olmadı da anneannelerimizin ömür boyu süren mutlulukları bir masaldan mı ibaretti? İki tarafın da daha özgür olacağı evlilik, birliktelik sözleşmeleri gibi ilişki biçimleri mi olur acaba gelecekte? Ya da mutlu evlilik oyunlarına devam mı?
Sorunuz cevaplarını da taşıyor içinde... Benim söyleyebileceğim, Ferda’nın söyledikleri olacak: “Evlilik dediğin nedir? Ya uyum? Çaresiz bir uzlaşma ve vazgeçiş. Evcilleşme ve sinme. Birinin ötekini kayıtsız şartsız sahiplenmeyi hak görmesi. Bütün bunlar insanı öldürüp işe yaramaz bir posa haline getiriyor işte!”

Ferda, sürekli özgür ilişkiden bahsediyor. Ferda’yı ‘modern şehirli erkek’ modeli olarak alalım ve diğer tüm benzer statüdeki hemcinsleri adına ona soralım; Ferda evliliğin kapısının Azra’nın tarafından da açık olmasını kabul eder miydi?
Tehlikeli, zor, uzun bir konu. Bunun üzerine söylemek istediklerimi romanda söylemeyi yeğledim. Bir ipucu vereyim. Azra bunu önerdi Ferda’ya ve yaptı da ama her şey bittikten sonra. Böyle bir anlaşmaya varan çiftler yok değil ancak bu da yürümüyor gördüğüm kadarıyla. Bir de Azra’nın tenin ve aşkın kutsallığı inancı var. Burada onun bir ara düşündüğü ama yapamadığı şu sözü anmalı; “Ortak hayatı sürdürmek için elde fenerle gezmek gerekmiyor, sürekli, sadakatle yanan zayıf bir ışık da yeterli.”

Sizi ‘sadakat’ kavramını merkeze alan bir roman yazmaya, günümüz ilişkilerine bu pencereden bakmaya iten ne oldu?
Evliliğe, sadakate, içsel özgürlük sorunlarına Ölü Erkek Kuşlar’da, Mor’da, Gölgede Kırk Derece’de daha önce de yer verdim. İkili ilişkilerin temel dinamiklerine, yıpranma ve yorgunluklara baktım. Özellikle genç kadın arkadaşlarımdan sadakatsizlik konusunda çok fazla yakınma, kuşku ve rahatsızlık hikâyesi dinledim. Roman tasarımı düz bir çizgide gelişmiyor, çoğu kez birçok etken bir araya gelip bütün oluşturuyor. Hep olduğu gibi sadakat de uzun düşünülmüş bir roman. Yirmi yıl önce yazdığım, filme çekilememiş bir senaryoyu yeniden yorumlamak üzere önüme koyuşumla karar süreci tamamlandı.

Sadakat konusuna yoğunlaşırken popüler kültür mecralarında son dönemde işlenen modern kadın erkek ilişkilerine alıcı gözle baktığınız oldu mu? İki senedir fenomen haline gelen ‘Aşk-ı Memnu’ dizisi iyi bir örnek aslında...
Edebiyat içi bir yazar olarak bir televizyon dizisinden etkilenmem söz konusu bile olamaz. Popüler kültürsüzlükten uzak durmanın yararına inandığım için, ‘Aşk-ı Memnu’yu izlemiyorum. Gözüm iliştiği kadarıyla sırça köşkte geçen edebi ruhunu kaybetmiş allı pullu bir dizi. Yıllar önce Halit Refiğ’in çektiği, Müjde Ar’ın oynadığı versiyonunu izlemiş sevmiştim. Sadakat insanları her zaman ilgilendirmiş temel bir sorun. Günümüzde daha çok konuşuluyor oluşu biraz da seksin insanlara tek özgürlük alanı olarak sunulmasıyla ilgili.

‘Genel algı orta sınıf aile ahlakından kopuyor’
Sadakat kavramı zaman geçtikçe bireyler arasında boyut değiştiriyorken toplumsal algıda da genel bir değişim oluyor mu sizce?
Toplumda tam bir ikiyüzlülük alanı olarak var olan, tabu sayılan bu sorun, en şaşırtıcı örnekleriyle, eş değiştiren kapıcı karılarının cinayetle biten hikâyesi gibi, varlığını sürdürüyor. Sosyete ya da varlıklı kesim için dert olmayan özgür evlilik, kentli alt sınıfta üçüncü sayfa haberi olma niteliğiyle sık sık öne çıkıyor. Bir yandan namus cinayetleri bir yandan alttan alta kaynayan, kural ve değerleri sınırsızca aşmak isteyen insanlar... Bir yandan birkaç karılı yeni zengin dindarlar, bir yandan sanal sevişmelere ve pornoya kilitlenen kadın erkek çulsuzlar. Genel algının birçok nedenle orta sınıf aile ahlakından kopmakta olduğunu hep birlikte görmekteyiz. Korkutucu olan bunun zincirlerinden boşalmış bir azgınlıkla ve çoğu kez şiddetle iç içe yaşanıyor olması.

Bahar Çuhadar ( Radikal Kitap )

Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz...Sadakat

YORUMLARINIZ
Henüz bir yorum yapılmamış.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.

Share on Facebook