Rüzgarlı Kahin...
Kahraman denizcilerinin yosunlu, yorgun urganlarıyla; kendini az sonra bir hengame sırasında güvertede ana yelken direğine asacak, açık kahve sakallı, kirli kahve pantolonlu, mavi dana gözlü bir kahinin, kaptansız gemisinin dümencisine son talimatları sırasında lop yanağının üstü ile sivrilmiş elmacık kemiğinin altının arası terlerken; iyice efkarlanan bu kara denizin, bu rüzgarlı, bu soğuk havası, damla terlere isabet ettikçe, ha bire bir şeyler uçuyor, gözleri çatık kaşlarının gölgesinde dik bakan kahinin görüntüsünden...
Uzun kirli beyaz saçları bir çırpıda geldiği yöne çevriliyor; kork, git, kaç dercesine, koparırcasına derisinden...
Sonra ferini alıyor ve asasını düşürüyor caiz elinden... Kucak açmış gibi kolları, elleri...
Göz bebeklerinin içinde gittikçe daha büyüyerek deliriyor, ufkun nefesi...
Can veren rüzgar, gıdım gıdım rengini alıyor çehresinin...
Başka bir şey üflüyor burnunun içinden, onu olduğu yere çivileyen...
Ama uçmuyor da, kaçmıyor da o!.. Kucak açmış gibi kolları çünkü...
Kocaman bir kasırgaya, açıyor göğsünün devinimlerini...
Ve az sonra, boynunda urgan asılıyor yelken direğinden...
Ben ki kasırgalara kucak açabilecek büyüklükte bir adammışım, ben ki hiç dinlemeyen rüzgarla konuşacak adammışım, ben ki sizi de selamete çıkarmışım; affetsin beni sözlerine tahammül edemediklerim...