SANAT SOKAĞI
Bir yıl önce başladı günlüğümdeki harfler ”Sanat Sokağı” dergisine yürümeye. Bugün büyük bir kısmı taşındı. Ama hala vücutlarımızı da içine almak için büyüyor. Dergiyi, yumuk gözleriyle, bıngıldağıyla ve süt kokusuyla ilk eline alan annesi, bana bir plaket vermeyi uygun gördü. Çok teşekkür ediyorum ona. Sanat, bir Fransız filmindeki kont, İngiltere’deki lord gibi kalıyordu sokağımızda. Yazarların elinden birkaç dakikalığına kalemini alıp, konuşturmak ve şairleri balkonunda güneşlenen mısralarından ayırmak ve sanatçılara, sahnenin perdelerinden elbise ölçüsü almak harika bir duyguydu. Bu nedenle Turgut Özakman’la başlayan söyleşi zincirim Sunay Akın, Müjdat Gezen, Selim İleri, Ayşe Kulin, Yıldız Kenter, Aydın Menderes, Bedri Baykam, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Faruk Süren…şeklinde devam ediyor. Yalnız bizim dergimiz için yaktığımız ateşe etraftan topladığımız çalılar kadar çabuk tutuşmadı bazıları. Sanat bu ülkede magazinle beslenen tavukların kümesiydi ve bize içerde kalan yumurtaları almak için bir kol uzantısı kadar yer kalıyordu. Yazarlarımız ve alnına çizikler düşmeden sanata sanat katan ustalarla çok önemli mesafeler kaydettim. Sanat Sokağı dördüncü yılını kutladı. Fotoğraf yarışmasının ödülleri sahiplerini buldu. Ve bu yarışmadan derlenen bir slayt gösterisi vardı kutlamanın. Flüt, gitar ve keman eşliğinde Semra Kocabaş, o kanadından düşen tüyle gezindi tüm vücudumuzun derisinde ve derininde. Bolunun özel idaresi ve belediyeleri de yemekteydi. Arka masalardan da olsa ortamı koyultan, ağırlaştıran ve resmileştiren havalarına kapılınıyordu. Yemek sonrası evlerimize çekildiğimizde, derginin yorgunluğunu bizden çok hisseder olmuştum. Nede olsa ayakları yoktu, ayakları olanda ona gelmiyordu, kolları yoktu, kolları olan da onu tutmuyordu. Havadaki ufacıcık titreşimlerle sürüne sürüne kapımıza kadar gelmiş, ailemize karışıvermişti.
Öyle ki çürüyen pencere kenarlarından dökülen tahta parçaları gibi kapatılınca sayfaları üzerime dökülüyor gibiydi. Orada kalemi gözlerinden yazıya merdiven gibi dayayan insanlar da vardı, orada kağıdın arasına duygularını sarıp başkasına servis edenler de..
Çok güzel bir hafta sonu geçirdim Bolu’da. Orada Abantta yaptığım kahvaltının yerini bir tek cennet meyveleri alabilir herhalde. Akşam yemeğini lütfeden dergi emektarlarından biri vardı ki, herhalde kirpiklerime değmeden düşen damlalar kadar açık bırakacaktı Bolu kapılarını bana.
Kendisine, dergi için dilleri tozlandıran her heceye, yazdıkça yaşayan herkese teşekkürler!
hulyaokur06@gmail.com