SAYIN BAŞBAKAN! NEDEN GÜRLEYEMİYOR SUNUZ?
Rüşvet ve yolsuzluk tartışmaları yeniden alevlendi…
CHP Grup Başkanvekili Kemal kılıçdaroğlu’nun,
AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli hakkında,
“rüşvetin belgesi” tanımıyla yaptığı son açıklama,
halen (çok şükür ki) gündemde yerini koruyor…
Görünen o ki,
geçmişte buna benzer olaylarda olduğu gibi,
“dişleme olgusu” mazinin derinliklerinde,
zamanın “unutturma” çarkı içerisinde kaybolup gitmeyecek gibi görünüyor.
Aradan iki hafta geçti,
Başbakan Tayip Erdoğan’dan “tık” yok.
Sert mesajlarıyla ve esip gürlemesiyle tanınan Sayın Başbakan,
bu konuda günlerdir ağzını açmıyor.
Son olarak Rize’de yaptığı imalı açıklamada;
kamuoyuna bir şeyler anlatmaya çalıştı:
“Yetim hakkını yiyeni aramızda tutmayız, otokontrol yaparız…”
türünden yaptığı açıklama,
zorla da olsa çaresiz olayı “kabullenmesinin” açık işaretiydi…
Sayın Başbakan’ın üç-dört yıl önce,
çıkıp kürsülere millete “mağrur” bir edayla,
“yolsuzlukların damarına girdik ilerliyoruz…”
şeklinde yaptığı açıklamadan bu yana,
ilk kez “damara ait bir durum tespiti” yapabildik.
Meğer damarın içinde Şaban Dişli (AKP) de varmış…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir meclis üyesi,
birkaç gün çıktı ortaya çok önemli açıklamalarda bulundu.
Vatan gazetesinde yaptığı açıklama manşetten yayınlandı.
“Bir günde 400 imar değişikliği dosyası onaylanıyor.
yılda 4 bin dosya da imar değişikliği yapıldı, sahiplerinin kimler olduğu bilinmiyor…”
Bundan ağır bir suçlama olur mu Sayın Başbakan!
Daha ne denecek?
Her olayı görmemezlikten gelerek ya da aman partimiz yara almasın oylarımız düşer görüş ve tutumuyla nereye varılacak?
Millet bizi yüzde 47 oyla işbaşına getirdi diyerek ve sürekli sırtınızı buna dayayarak bir yere varamazsınız!
Ne diye çıkıp ortaya, “söyleyin ya da inceleyin bakalım, bir yılda 4 bin imar değişikliği dosyasında neler var? Kimler bu mazhariyete ve ne şekilde ulaşmış” diye esip gürlemiyorsunuz?
Devlette 25 yıl müfettişlik yapmış bir kişi olarak,
olanları duydukça ve gördükçe,
inanın yüreğimiz “cayır cayır yanıyor” desek hem vallahi de hem billahi de durumu abartmış olmayız!...
Yeter artık!
Millet derin gaflet uykusundan uyanmalı!
Kömür, fasulye, mercimek, pirinç vs. çuvallarını bir kenara bırakarak,
yaşanan gerçekleri görmeli!
Daha ne diyelim allahaşıkına!
Ne diyelim?
X
Bu yönde bir de geçmişe bakalım….
Osmanlı döneminde, sadrazamların geliri ne durumdaydı...
Aldıkları, yedikleri ve yedirdikleri ne boyuttaydı…
Bunlar her zaman merak konusu olmuştur…
Osmanlı döneminde özellikle İmparatorluğun çökme süreçlerinde,
rüşvet olgusu devletin her kademesinde korkunç ölçüde artmıştı denilerse, bu gerçek dışı olmaz.
Padişahların ve sadrazamların önemli bölümü,
rüşvet ve yolsuzluklar konusunda ne yazık ki iyi örnek olamamış,
insani zaaflarına esir düşmüşlerdir.
İlk padişahların saltanatları zamanında,
veziriazamlara bağlanan gelir on bin kuruştan ibaretti.
Daha sonra bu miktarı Kanuni 25 bin kuruşa çıkardı.
Ancak veziri azamlar, yaptıkları kamu görevlerden de büyük gelir elde ederdi.
Eyalet valilerinden atandıklarında istenen en yüksek tutar
on bin kuruştu.
Paşalık mevki için ödenen ve adına tuğ akçesi denilen verginin tutarı üç tuğlu paşalar için yirmi bin kuruş,
iki tuğlular için ise beş bin kuruştu.
Veziriazama ödenen tüm bu vergiler,
yıllık olarak dört yüz bin kuruşu aşardı.
Veziriazamın başlıca memurlardan,
Özellikle de eyalet valilerinden aldığı hediyeleri de ekleyecek olursak,
bir veziri azamın geliri 4-5 milyon kuruşu buluyordu.
Ancak, konağın çok büyük masraflar gerektirdiği,
yeri geldiğinde hükümdara,
saray görevlilerine ve başlıca devlet memurlarına
kıymetli hediyeler vermek zorunda olduğu da bir gerçekti.
İlk padişahların saltanatlarında,
veziri azam padişaha sadece bayramlarda,
resmi nitelikte hediyeler sunardı.
Ardından gündüz ve gecenin eşit düştüğü günlerde ve gündemi zamanlarında ve mevlit kandillerinde,
yani yılda toplam yedi kez hediye dağıtması gerekiyordu.
Bir veziri azam her fırsatta hediye sunarak,
padişahın gözüne girmeye özen göstermeliydi….
Kanunu Sultan Süleyman’ın damadı Sadrazam Rüstem Paşa’ın 15 yıl devleti yönettikten sonra arkasında bıraktığı mal varlığını buyurun birlikte okuyalım. Osmanlı da “padişah damatları” o tarihlerde “medya” olmadığı için medya kuruluşlarının başına “genel müdür” olarak atanmıyorlardı da, veziriazam yapılıyorlardı…
Neyse gelelim Rüstem Paşa’nın malvarlığına:
Tarihçi Hasan Beyzade’ye göre
Paşanın çeşitli eyaletlerde 815 parça arazisi ya da çiftliği vardı.
Bu mülklerde 175 değirmen, 2900 at, 1160 deve ve her iki cinsiyetten 1750 köle bulunmaktaydı.
Haziresinde 780 bin duka altını,
pek çok altın ve gümüş külçesi,
otuz iki çok kıymetli mücevher,
elbise dolabında 4880 takım giysi,
silah odasında 2000 kadar zırh,
1150 gümüş miğfer ve 1060 altın ya da altın kaplamalı gümüş miğfer,
760 kıymetli taş kakmalı kılıç ve 1015 altın ya da gümüş işlemeli kılıç vs… (*)
Ayni yazar;
“vezirazamın, kayınpederinin (Kanuni’nin) mutlak güveni sayesinde gerçekleştirdiği, muazzam yiyiciliğin (rüşvetin), imparatorluğu şaşkınlık içinde bırakan bu envanterle ortaya çıktığını” eklemektedir.
X
Bugün durum nasıldır dersiniz?
Biz bu konuda bir yorum yapmıyor,
onu da sizlerin takdir ve yorumlarınıza bırakıyoruz.
BURHAH ÖZBEY
(*) Babıâli ve Sadrazamları – Nazir Şentürk – Doğan Kitap – 1. Baskı Şubat 20078 Syf: 34)