“Türk mitolojisinde davul çalan şaman kadınların çok büyük güçlere sahip olduğuna
inanılırmış. Eline davulu alamayacak kadar zarif olmasının yanında militan ruhunu da bildiğimden gücünü hangi özelliğinden anlatmaya başlayacağımı bilmiyorum. Bazen bir dilencide bile görüp hayrete düştüğüm cesaretin, cürretkârlığın en güzel örneklerinden Gülay Göktürk. Hayat enerjisinin akışını anlatan yaşama sanatını öyle güzel taşıyordu ki üzerinde ve evinde, söyleşi boyunca hep aklımdan geçen şey, onun gibi bir anneye sahip olmayı ne kadar isteyebileceğimdi aslında. Çünkü onda erkekleri ölüme sürükleyebilecek bir güç farkettim Çünkü onda aynalı kemer gövdemi sardığında karşımdakinin yüzünde parlayacak ve düşmanı etkisiz kılacak bir silah keşfettim. Onu tanırken sahip olduğum bu hislerden sizin de nasiplenmeniz dileğiyle..”
“BEN KENDİMİ KENDİLİĞİNDEN FEMİNİST BULDUM”
Suzan Hanımla Nuri Kurnaz’ın evliliklerinden dünyaya gelen üç kızdan birisiniz. Bu üçlü güvenlik zirvesi, Kurnazlığı soy isminden itibaren üstlenmenin size kattığı şey…yani sizin siz oluşunuzda ailenizin katkısı nedir?
Annemin katkısı, bakış açısı, bizi yetiştiriş tarzı sayesinde ben kendimi kendiliğinden feminist buldum yani feminist bir ideolojiyle hiç karşılaşmadan bile ben kendimi feminist bir zihniyet içinde buldum. Çünkü annem üç kızını da yetiştirirken :”Siz okuyacaksınız, ben okuyamadım, fırsat olmadı(ortaokulu bitirmiş ve en büyük isteği öğretmen olmakmış), siz çalışan insanlar olacaksınız, kocanızın eline bakmayacaksınız”diye yetiştirdi bizi. Hatta zaman zaman komşuları:” Suzan hanım üç tane kızın var, çeyiz yapıyor musun?”dediklerinde resmen tepkisel bir biçimde:”Ben hiç birine çeyiz yapmayacağım, onlar okuyacaklar, diplomalarını alacaklar ve ne istiyorlarsa kendileri kendilerine alacaklar”derdi. Gerçekten de bizim üçümüze de bir tane havlu bile çeyiz yapmadı. Evlenmemiz söz konusu olduğunda alelacele bir şeyler alındı ve evlilik için hazırlama fikrine hep karşı bir insandı. Annem bir ev kadınıydı ama bir ev kadını da olmak istememiş bunu da hep ifade etti. Babam…
“BABAM, OTORİTERDİ, BİZLERLE İLETİŞİM KURMAYI ÇOK İYİ BİLEMEDİ”
Evet babanız Nuri Kurnaz da, bir akranı ile birlikte köyden okumak için çıkan ilk çocuk olmuş sanıyorum…..
Evet, babam Kurtuluş Savaşı sırasında Bursa’nın Erhangazi’sinin bir köyünde doğuyor. O köyden okumak üzere ilk çıkan iki kişiden bir tanesi. Askeri okula kabul ediliyorlar. Babam 10 yaşında köyünden ayrılıyor ve ondan sonraki hayatı hep askeri okullarda yatılı olarak geçiyor. Annemle karşılaşıyorlar. Babam:”Annenin çoraplarının dikişini altı ay takip ettim”derdi. Böyle bir aşk evliliği oluyor. Otoriterdi, bizlerle iletişim kurmayı çok iyi bilemedi, arkadaş babalar var ya biz babamla mesafeliydi, siz diye konuşurduk fakat şu özelliği çok önemliydi; bizim hayatımızın temel kararlarında, hangi okula gideceğimiz, kiminle evleneceğimiz gibi çok temel konularda kararı bize bıraktı, sen kendin karar ver dedi, mesela ben İstanbul’da bir sürü üniversite olduğu halde ben ODTÜ’yü yazdım, buna hiçbir itirazı olmadı, yine APS’nin bursunu kazanıp ABD’ne gitmemde telefon etti, “sen kendi iyiliğin için doğru olduğunu düşünüyorsan tamam” dedi. Yıl 1966 daha 16 yaşındayım, babamın da bilmediği benim de bilmediğim bir ülkeye bir yıllığına yollayacak fakat burada en ufak bir tutuculuk ve babalık otoritesini kullanarak beni geri tutma durumu olmadı ama günlük hayatında içinde geleneksel, otoriter bir babaydı. Biz şimdi çok moda tabiriyle, kendi ayaklarının üstüne basacak şekilde yetiştirildik. Aile içinde kız olduğumuz halde, kızlar öyle yapmaz, böyle yapmaz lafını hiç duymadan yetiştirildik.
“İLİŞKİMİ ÖNEMSEDİM AMA EVLİLİK KURUMU ÖNEMSEMEDİM. “
Ama tabi hayatınızın belli bir noktasında annenizin de engel olamadığı mukadderatta evlilikler başınıza geldi. 1969’da Aydoğan Büyüközen ile ilk evliliğinizi, 1979’da ise Metin Göktürk’le ikinci evliliğinizi gerçekleştirdiniz. Evliliğin korkuluk olarak koruduğu alanlarınız nelerdi? Yani aşırı cesur hamleler yapmak yine de arkanızda birinin durması icabını mı doğuruyordu?

Evliliklerimin hiç biri korunma üç güdüsüyle yapılmış evlilikler değildi, her ikisi de çok eşit ilişkiler içindeydi. Aydoğan’la da, Metin’le de bir fikir birliği, ideolojik birlik yada dünya görüşü birliği içindeydik. 19 yaşındaydım ilk evliliğimi yaptığımda, biz birlikte oturuyorduk zaten 6 aydır, evlenmememiz için bir neden yok diye düşündük sadece. Çok da sıradan bir olay olarak yaşadım evliliklerimi. Önemli olaylar şeklinde, hayatımın dönüm noktaları tarzında yaşamadım hiçbir zaman. Zaten ikisinde de tören de yapmadık, gelinlik giyme ihtiyacı da duymadım, evliliklerimden önce nasıl yaşıyorsam, ondan sonra da aynı şekilde yaşadım. İlişkimi önemsedim ama evlilik kurumu önemsemedim.
Evlilikleriniz hayatınızın dönüm noktası olamadı ama manidar bir zamanda yani 12 Eylül’den bir ay sonra doğan evinizin asıl babası Ali için aynı şeyi söyleyemeyiz herhalde…Onun varlığı hayatınızdaki hangi dönüşlerinizi keskin kıldı?
Evet o hakikaten daha farklı oldu. Bir imza atmak evlilik kurumu içine girmek benim için çok önemli değildi yoksa ben, özel ilişkilerimi çok önemseyen, bunları sorgulayan ve dolu dolu yaşamaya önem veren bir insanım ama statü değişimini önemsemedim. 1980 yılında Metin’in de, benim de işsiz olduğumuz bir dönemde doğdu. Asıl aile olduğunuzu ondan sonra görüyorsunuz. Ondan önce bekar gibi de yaşayabilirsiniz. Hayatınızın düzeni değişiyorsa eğer çocuktan sonra değişiyor. Ev ararken bile rutubet görmesin, ışık görsün diye ev aramaya çıkıyorsunuz. Ali ile birlikte hem duygusal olarak çok tamamlandığımızı hissettiniz, bu çocuğu biz nasıl yetiştirmeliyiz, eğitimi nasıl olmalı sorusu bizim Metin ile aramızdaki fikir hayatının en önemli meselelerinden biri oldu. Fikir hayatı diyorum çünkü toplumun bize dayattığı anne babalık rolünü yapmak istemedik. Toplumun –çocuk şöyle yetiştirilir, şöyle terbiye edilir diye belirlediği normların dışında herkes böyle yapıyor o zaman doğrudur budur diye düşünmek yerine, o zaman biz bir bakalım, sorgulayalım, etrafımızda gördüğümüz hatalardan, yanlışlardan da hareket ederek Ali’yle genel olandan farklı özgün bir ilişki kurabildik. Öyle bir ilişki sayesindedir ki Ali, kuşak çatışması diye bir şey yaşamadı, ya da ergenli diye bir şey yaşamadı, bir ergenlik bunalımı, reddiye, hayırlar dönemi olmadı. Gerçek anlamda eşit bireyler olarak yaşadık bu evin içinde. Bunun sonucu olarak belli bir yaşa gelince ben evden ayrılayım diye bir kavram kafasında oluşmadı. Anlaşamadığımız noktalarda kıyasıya tartıştık ama sırf anne baba olduğumuz için bir çelişki yaşamadık. Ali 25 yaşında doktora yapmaya giderken Amerika’ya, bizim de onun peşinden gitmemizi herkes yadırgadı. Ali böyle memnundu çünkü bizim varlığımız herhangi bir kısıtlama teşkil etmedi. Bizim yokluğumuz bazı eksiklikler ifade edebiliyor ama varlığımız bir kısıtlama, eksiklik yaratmıyor. Nitekim şimdi evlilik hazırlığında, kız arkadaşıyla uzun zamandır tanışıyoruz ve bu dubleks evin alt katını onlar için hazırlıyoruz şimdi. Çekirdek aile değil, bir büyük aile hayatı yaşamaya hazırlanıyoruz. Eski büyük ailelere dönüş değil tabiki, hiyerarşinin olmadığı, gönüllüğün, eşitliğin esas olduğu bir ilişki içinde mümkündür böyle bir şey. Ve açıklıkla mümkündür, daha şimdiden biz ortaya koyduk. Özel hayatımızı istediğimiz zaman geri çekilebilerek, istediğimiz zaman paylaşarak bu ev içinde nasıl bir hayat tarzı inşa edebiliriz, bunu biz inşa edeceğiz. Bunun bir örneği yok.
Anne Baba olgusunu Ali’ye kısıtlama getirmeden yaşadınız ama 1980’in sizin üzerinizde oldukça fazla ambargoları oldu. "12 Eylül’de aranırken Polisler sizi almaya geldiğinde Güneri Civaoğlu gazetenin başındaymış ve size:” Hadi kaç ama her ay gel, maaşını al."demiş. İhtilalin oğlunuzun gelişi ve sizden giden şeklindeki yansımaları neler oldu?
Yok hayır o kaç demedi, ben kaçtım. Bana açıktan bir müddet desek yaptı ama kaçmamı o söylemedi ben kendim kaçtım. Darbeden 1 ay sonra işsiz kaldık karı-koca. Aydınlık Gazetesinin kapatılmasıyla birlikte o dönem bir hedef koyduk ben mutlaka gazeteciliğe devam etmek istiyordum, Metin de mimarlığa devam edip kendi ofisini kurmak istiyordu. Benim başvurmadığım yer kalmadı.
“12 EYLÜL, NİSPETEN BİZİM İÇİN HAFİF GEÇEN BİR DARBEYDİ”
Evet…Aydınlık Gazetesi, Nokta, Günaydın, Sabah, Yeni Yüzyıl gibi basın kurumlarının yanında Triko ve Philips’te de işçilik yaptınız. Hatta İngilizce bilen bir sekreter statüsünde bile çalıştığınız oldu. Kendinizi en iyi konuşlandığınız yer olarak nereyi gördünüz?
Tabi ki gazeteciliği. Çok uzun iki senelik bir işsizlik döneminden sonra tam umudu kesmiştim,bir yerde sekreterliğe başladığım gündü, Nokta’dan telefon ettiler. Ve böylece çalışma hayatımın en güzel yılları Nokta’da geçti. Ondan sonrada hiç basından kopmadım ve bu senede 30’ncu yılımı bitirdim, 31’nci yılındayım gazetecilik hayatımın. Tabi ki her iki darbede, özellikle de birinci darbe 12 Mart darbesi 2,5 yıl içeride yatmak, hapislik ağır şartlar altındaydı, ikinci darbede de işsiz kalma, hayat zorluklarını çektik. Ama tabi hiçbir zaman hayatını kaybedenler, yıllarca hapis yatanlar gibi olmadı. 12 Eylül, nispeten bizim için hafif geçen bir darbeydi. Babıali Aydınlık Gazetesinde çalışmayı referans saymadığı için tekrar basına dönmekte epeyce zorlandım ama ben bu işi en iyi yapacağıma inanıyordum, onun içinde ısrar ettim sonunda da basına dönebildim.
“MİLİTAN BİR ELEMAN OLARAK SOL HAREKETİN İÇİNDE YER ALDIM”
Evet cesur hamleler derken, 66-67’lerde başlattığınız solculuk, devrimcilik girişimlerinizin devamında aydıncılık hareketi içinde oldunuz. İçinizdeki evrimleşmenizi nasıl tamamladınız, hangi noktadasınız?

Sol ve sosyalizm lise yıllarından beri sempati kurduğum bir akımdı. Zaten bu da doğaldı, gençlik içinde çok hakim bir akımdı, bir müddet sonra 19 yaşıma geldiğimde kendimi açıkça sosyalist olarak tanımladım. Bu dönem çok uzun sürdü. 1980 başlarına kadar da zaman zaman daha militan bir eleman olarak sol hareketin içinde yer aldım. Fakat 80’li başlarında başında zihni bir sorgulama süreci başladı bende ve bunun sonucu olarak, 80 başlarında içinde bulunduğum sol hareketten ayrıldım. Solcu olmaktan çıkmak, kendini artık sosyalist olarak tanımlamamak, ille de statükoyu çok beğenmek anlamına gelmiyordu o yüzden sorgulamaya devam ettim. Ve ondan sonraki 10 yılı kendi liberalleşme dönemim olarak söyleyebilirim yani liberal bir çizgiye doğru kayış dönemimdir.
“KENDİMİ SERBEST LİBERAL İLAN EDİYORUM. “
Cengiz semercioğlu NTV’deki yorum farkının Barlas’ın bıraktığı yeri sizin doldurabileceğinizi yazmış, Emre Kongar’ın karşısına çıkabilecek liberal olarak sizi önermişti. Liberalliği temsilen kendinizi hangi noktada görüyorsunuz?
Ben asla liberalliği temsil etme noktasında görmüyorum. Hayatıma ideolojinin hakimiyetinin böylesine ağır bir biçimde bastırdığı dönemden sonra ben kendimi liberal olarak görüyorum ama bir liberal ideoloji var o ne derse onu uygularım şeklinde değil her zaman sorgulayıcılığımı devam ettirmeye çalışıyorum. Herhangi bir konuda bir şeye cevap ararken önce acaba liberalizm bu konuda ne der diye bakmak yerine ben acaba nasıl düşünüyorum, acaba bunun doğrusu nedir diye kendi kafamla düşünüyorum ve tabi ki okuduğum eserlerin etkisinde kalıyordum ama hiçbir konuda artık liberal ustalar böyle düşünüyor, o zaman ben de böyle düşünmeliyim tarzında bir şey düşünmüyorum yani kendimi serbest liberal ilan ediyorum. Herhangi bir örgütlü yapı içinde olmayı reddeden serbest bir liberal diyebilirsiniz.
“12 MART DÖNEMİNDE BENİ YARGILAYAN MAHKEMEYİ HUKUKSUZ OLDUĞU İÇİN REDDETTİM”
Bu cüretkar ataklar sizi bir tutukluluk sürecine de götürdü. 2,5 yıl süreyle cezaevinde kaldınız ve 74 affıyla serbest kaldınız. ‘‘Askeri mahkemeye güvenmiyoruz, çünkü bağımsız olamazlar’ dediğiniz için yargılanmanızın ve buzul kütlelerini kalem yerine kullanmanızın sonu gelir mi sizce? Orduya bakış açınızda geçmişe nazaran bir yumuşama söz konusu mu?
Askeri mahkemeler bizi asker kişi saydılar ve yargıladılar. Bu bir hukusuzluktu, böyle bir şey bugün de olsa bugün de hukuksuzluktur. Ben hiçbir zaman orduya karşı ön yargılı bir davranış içinde olmadım. Özel bir ordu alerjisi içinde olmadım. Benim babam subaydı, çocukluğum orduevlerinde geçti..12 Mart döneminde beni yargılayan mahkemeyi hukuksuz olduğu için reddettim. Ordunun askeri vesayet rejimini sürdürmeye çalıştığı noktalarda ordu içinde clickler yapmaya, üstü kapalı yada üstü açık darbeler yapmaya çalıştıkları zaman elbette karşı çıkarım ama mesela ona karşılık bugün ordu üst yönetiminin Kürt sorununun çözümü konusunda siyasi iktidarla el birliği etmesi karşısında da sempati duyarım. Benim ön yargım ve ordu düşmanlığım yok. Benim siyasetle ilgilendiğim süre boyunca ne yazık ki ordunun siyasetteki rolü ağır oldu ve ben kendim bütün darbeleri gördüm. Üç tanesini çok ağır yaşadım ve bu rolün olumsuz olduğunu gördüm hep. Askeri vesayet rejiminin, darbe rejiminin şahsıma değil bütün topluma getirdiği kayıpları gördüm. Bu rejime karşıyım, tam demokratik bir rejim istiyorum, ne zaman ki ordu bu çizgiden geri adım atıp, demokratik rejimin ordusu olmaya çalıştığı noktalarda da her zaman sempatiyle baktım ve destekledim.
28 Şubat sürecinde askerlere karşı açık eleştirel yazılar yazmıştınız. Orduya için yaptığınız eleştiriler size: “O ordu senin bacak aranı bile koruyor”şeklinde de dönmüştü. Bu tutumunuzu gözden geçirdiğiniz oldu mu?
28 Şubat sürecine karşı çıkışıma şimdi tekrar geri dönüp baktığımda Türk basının çok büyük bir çoğunluğunun kaldığı demokrasi sınavında benim gurur duyduğum bir başarıdır. Hiçbir şekilde yanlış olduğunu düşünmüyorum. O garip bir polemikti, o polemiğe bırakın ifadesinin ve üslubunun çirkinliğini mantık olarak yanlıştır. Benim vergilerimle ülkenin kurduğu ordusu elbette bu ülkenin güvenliğini sağlayacaktır, bu onun görevidir. Onun bu görevini yapması bu ordunun doğrudan doğruya Türkiye’nin siyasi hayatını mahvetme, demokrasinin çanına ot tıkama hakkını verir mi? Ya da ben, o görevini yapıyor, bizim güvenliğimizi sağlıyor diye onun bu tarumar edici etkisine susmak zorunda mıyım? Nasıl bir bağlantı, nasıl bir mantık bu?
“DUYGU VE DÜŞÜNCELERİ YASAKLAMA NOKTAMIZ BİZE ZARARDIR”
Başınıza gelen yıpratıcı hadiselerden biri… Sabah Gazetesi`ndeki 9 Ocak 2002 tarihli "Çocuk Pornosu" başlıklı yazınızdan dolayı küçüklerin cinsel istismarı gibi konularla muhatap oldunuz. Bu konuda sizi yansıtmayan temel düşünce ne idi?
Bir kere tamamen tahrip edildi ve maniple edildi olay. Ben daha sonra o yazıyı savunan bir iki yazı yazdım. Ama neyi savundum? Ben orada ana fikir olarak çok net olarak, çocukların pornografik malzeme yapılmasının, oynatılmasının karşısında olduğumu ve bunun neden karşısında olduğumu uzun uzun anlattıktan sonra bir şey daha anlatmaya çalışıyordum. Bir çocuğun hiç söz konusu olmadığı bir çizgi filmine de karşı bir çok insan. Çünkü onların derdi esas itibariyle çocukları korumak değil, böyle bir haz nasıl duyulabilir konusu! Esas orada bir ahlakın yargılanması var ve bir haz türünün yargılanması var. Onu ifade etmek için bir örnek olarak mesela gibilerinden verdim. O zaman da kafam çok netti, şu anda da çok net ki insanlar, duygu ve düşünceleri yüzünden yargılanamazlar. Bu duygu ve düşünceler yeter ki kimseye zararı olmasın, bu duygu ve düşünceleri yasaklama noktamız bizim, zarardır” bunu anlatmaya çalışıyordum. Bir örnek verdim tantana koptu, aradan yıllar geçti, Amerikan Yüksek Mahkemesi açılan bir davayı sonuçlandırırken şöyle bir karar aldı:”Animasyon porno filimde çocuk figürü olması normaldir, animasyon porno filimler ifade özgürlüğünün bir parçasıdır çünkü burada zarar gören bir kişi yoktur. Zarar gören bir kişi olmadığına göre bunun yayınlanması ve dağıtımı ifade özgürlüğüne dahildir” Ben o yazıyı yazarken Amerikan Üst Mahkemesinin fikrini bilmiyorum ve bu karar çıktığında ben tekrar bir yazı yazdım, -bakın Amerikan Üst Mahkemesi benim demek istediğimi yaptı diye ama o zamanlar bana saldıran kalemlerin hiçbir tanesi o yazıdan bahsetmediler.
“İKİ DURUMDA YALNIZ KALDIM, BİRİ SOLCU OLDUĞUM, DİĞERİ AYDINLIK HAREKETİNDEN AYRILIĞIMDA”
1972’nin baharında aynı gün gözaltına alındığınız, 1. Şube’de aynı odada kaldığınız, hapisten çıktıktan sonra da hep yakın arkadaş olduğunuz bir dostunuzla yolda karşılaştığınızda yüz kaslarınızdan bir tanesinin bile oynamadığını yazmıştınız. Başörtüsü serbestliğini, AK Parti gibi bir partinin varolma hakkını savunmanın bedelini çok mu ağır mı ödüyorsunuz?
Elbette de çok ağır ödedim ama kazançları da oldu tabi ki, çünkü yeni insanlarla tanıştım, onların içinden de sayısı çok olmasa bile iyi arkadaşlarım oldu, ama ben iki kez tamamen yalnızlaştım hayatımda, bir tanesi militan solcu olduğum dönemdi, o zamana kadar yani 19 yaşına kadar biriktirdiğim bütün dostluklarımı kaybettim, orada bir sıfırladım maalesef dostluklarımı. Ondan sonra Aydınlık Hareketinden ayrıldığımda tekrar bir sıfırlama oldu, bütün o zamanki dostluklarda gitti dolayısıyla yalnız yaşamaya ve kendime yeniden bir çevre kurmaya alışkın bir insanım tabi ki bu bana üzüntü vermiyor değil, çok iyi, sevgili dostlarımı kaybettim ama kaçınılmazdı. Kabileden kovulmayı göze almadan olmaz. O zaman kendi kendinizi sansürlemeye başlarsınız, dostlarımı, arkadaşlarımı kaybetmeyim, çevrem ne der baskısı, aslında devlet ne der baskısı kadar kuvvetli bir baskıdır. Çevreniz hatta en yakın çevreniz tarafından aforoz edilmeyi göze almadan kaleminizi özgür kullanamazsınız, ben yazı hayatım boyunca yazarların üzerindeki en büyük sansürün toplumdan ve özellikle de yakın çevrelerinden geldiğini gördüm. Devlete kafa tutmak daha kolaydır, sonuçta beraat edersiniz, para cezası ödersiniz, üç beş ay yatmayı bile göze alabilirsiniz ama çevrenizden aforoz edilmeyi göze almak kolay değildir. Ama bunu yapmadan da özgür kalem olunamıyor.
Yeni Asya gazetesi sizinle yaptığı röportajdan sonra tişörtlü resminiz üzerinde oynamış, fotomontajla kollarınızı kapatarak yayınlamıştı. Sizi en çok yaralayan şekilsel olarak üzerinizde yapılan düzeltme mi, iradeniz dışında bir saffa çekilmeniz mi?
Beni yaralayan demeyelim de sadece şok şaştım ve doğal bir tepki verdim. Düşünün ki, ben Türkiye’de herkesin istediği şekilde giyinmesini savunan biriyim, insanların başını örtme hakkını savunuyorum ama benim o gazetede kendi giydiğim kıyafetle görünme özgürlüğüm elimden alınıyor. Böyle bir komik emri vakiyle alınıyor. Yeni Asya o olaydan sonra özür diledi. Ben tabi ki kendi giyinme özgürlüğümü de savunacağım, kısa kollu olmuş, uzun kollu olmasına aldırmazdım eğer senin ilken, gazetene kolsuz resim koymamaksa, hiç resim koymazsın ama beni de olduğum gibi kabul edersin.
“PROTERYA DİKDATÖRLÜĞÜ TEORİSİNİN KENDİSİ BİR ŞİDDETTİ BUNU ÇOK GEÇ KAVRADIM.”
Evet sizi tanımayanlar ancak böyle bir şey yapabilir çünkü siz ODTÜ Fikir Kulübü’nde 1969—70 senelerinde seçim yapıldığında, mensubu olduğunuz Dev—Genç’in seçimde kaybedeceklerini anlayınca sandık kaçırmasına ve birkaç sosyal demokrat dövmelerine kızmış örgütten ayrılmışsınız.

Örgütten ayrılmadım o sırada ama çıktım konuşma yaptım Genel Kurulda. O zaman da çok azınlıktım orada. Ama bunun sosyalist ahlaka yakışmadığını söyledim o zamanda. Şiddete hep karşı oldum, bütün solculuk dönemim boyunca şiddete ve teröre karşı oldum. O konuda gurur duyabilirim ama tabi şunu kavrayamadım, çok geç kavradım, proterya dikdatörlüğü teorisinin kendisi bir şiddetti, onu çok geç kavradım orada da büyük bir gaflet içindeydi.
“BEN BERABER YAŞAMANIN AŞKI ÖLDÜRMEYECEĞİNİ SAVUNUYORDUM”
Şiddete karşıydınız, aşkta da bazı karşıtlıklarınız vardı….Siz Nokta Dergisi için
‘Yalnız Yaşayanlar‘ başlıklı bir kapak yazısı hazırlarken, Duygu Asena da, birlikte yaşamanın aşkı öldüreceğini söylüyor ve aşkı korumak uğruna yalnız yaşamayı savunuyordu. Bu çekişmede son perde neydi?
Herkes kendi fikrini savunmaya devam etti. Duygu’nun o fikrine de hiç katılmıyordum, aşkı korumak için erkek ve kadının, hep bir arada yaşarlarsa gündelik hallerini görürlerse, sıradan bir hayat yaşarlarsa, o onun kirli çamaşırını görürse, öbürü onun lavabodaki saç kıllarını görürse aşkın sihirinin bozulacağını savunuyordu. Ben de bunu çok yanlış buluyorum Çünkü onun orada sözünü ettiği aşk, körleşmeye, tanımamaya, görmemeye dayanan bir aşk, o zaman ne oluyor? Siz çok yakından bilmemeye ve tanımamaya dayanan bir illüzyon yaratıyorsunuz ve birlikte yaşarsanız da o illüzyonun bozulacağından korkuyorsunuz. Oysa benim anladığım anlamda aşk ve sevgi tanımamaya değil, tanımaya ve anlamaya dayanan bir şeydir. Bu anlamda çok yakın olmak aşkı öldürmez diyordum.
“ÖZEL TARİHİNİZ SİZİN ORTAK BİR ÇOCUĞUNUZ GİBİ OLUYOR”
16 yaşında yaşadığınız ilk aşktan size kalan öpücükle mühürlenen zarfın kapatılan yerinde bulunan SWAK(Sealed With A Kiss)harfleri. Aşk sözcüğünü bir araya getiren harflerdeki çağrışım nedir sizce? Aşkı şu anda ne kadar ölümsüz bir noktada yaşıyorsunuz?
Bu çok romantikti. Şimdi çok farklı tanımları var aşkın da ben sevgi demeyi tercih ediyorum. Aşk fazla tanımamaya, körleşmeye dayalı bir şey. Karşınızdakinden çok, kendi hayalinizi seviyorsunuz. Benim yaşadığım duyguyu derin sevgiler olarak tanımlamak daha doğru olur, bunun adım adım inşa edilecek bir şey olduğunu söylemek lazım. Adım adım ortak bir tarih yaratıyorsunuz birlikte. Bu ortak özel tarihi ben şöyle hissediyorum, başkasıyla artık yaratamam gibi. Yani birbirimiz için lep demeden leblebiyi anlayacak noktaya geliyorsunuz, aranızda müthiş bir empati gelişiyor, sempati gelişiyor. Bütün bu duygular içinde hakikaten hayat arkadaşı oluyorsunuz. Öylesine ortak bir şey yarattık ki, bu duygudan kopmak benim kendi yarımın kopması duygusuna kapılıyorum. Çünkü ortak bir çocuğunuz gibi sizin geçmişiniz, özel tarihiniz. Özel tarihiniz sizi siz yapan şey, siz o ilişkiden ayrılmakla kendi özel tarihinizden de ayrılmış oluyorsunuz. Ve yeniden başka biriyle başlamak imkansız görünüyor.
“80 KÜSÜR YIL SONRA İNSANLARIN HER SABAH,’ YAŞASIN CUMHURİYET’ DEMELERİNİ YADIRGIYORUM”
Mehmet Barlas köşesinde, sizin yazınızdan alıntı yapmış, iktidara yönelik tutumları , tehditleri, posta koymaları çiğ bulduğunuzu yazmanız üzerine, bu da 3’üncü cumhuriyetçi bir uyarı mı?diye şaka bölümüne taşımıştı. Cumhuriyetin şakası olur mu?
Cumhuriyeti hala bizim toplumumuzdan 80 küsür yıl sonra hala her sabah –Yaşasın Cumhuriyetimiz var diye kalkıp sevinmelerini çok yadırgıyorum. Bu ülkede saltanat isteyen mi var ki, bu ülkede saltanatın geri dönmesi gibi bir tehlike mi var ki cumhuriyetimize sahip çıkalım? Cumhuriyet, cumhuriyet deniyor. Evet tabi ki Cumhuriyet iyi bir şeydir ama demokrasi ile birlikte yoğrulmamış bir cumhuriyetin başka ülkelerde de neler getirdiğini, cumhuriyet olmanın tek başına bir anlamı olmadığını, İslam cumhuriyetleri de olduğunu, Çin Halk Cumhuriyeti gibi bir çok açık diktatörlüğün ve monarşilerin de kendilerine ‘cumhuriyet’ dediklerini, Sovyet Sosyalist devletin nasıl büyük katliamlar, kitlesel ölümler yapıldığını biliyoruz. Elbette meşrutiyetle değil Cumhuriyetle yönetilmek yada istiflat olmaması iyi bir şeydir fakat hep söylediğimiz gibi bu cumhuriyetin içinin demokrasiyle doldurulması, bizim de zaten çalışmalarımızda yaptığımız şey bu. Kendimi bu konuda etiketlemeyi doğru bulmadım, adıma ikinci cumhuriyetçi diyebilirler, mahsuru yok, biri de üçüncü cumhuriyetçi diye şaka yapabilir sağ olsun, benim için asıl olan hep demokrasi oldu, özgürlükler oldu. Bunu rejimin içine sindirdiği bir temel karakteri olması için yazdım, çizdim ama birileri hala sanki saltanatın, padişahlığın geri dönmesi mümkünmüş gibi illede Cumhuriyet deyip duruyorlar. Bunu da anlamak mümkün değil.
“BAZILARI İÇİN, ERGENEKON MESELESİNDE OLGULAR TEK BAŞINA İNSANLARIN GÖZÜNÜ AÇMAYA YETMİYOR. “
Ülke elden gidiyor feveyanlarının bir başka versiyonu Ergenekon…“Günlüklerini okuyunca gördüm ki Balbay’ı basit bir "kalem eri" sanmak hataymış”demiştiniz.Günlüklerin dilini konuşma dilinde yada gazeteci dilinde önceden fark edebilmek için nelere dikkat etmeli sizce?
Ben doğrusunu isteseniz bu tip yapılanmaları 28 Şubat’tan beri söylüyorum. Danıştay saldırısının ertesi günü yazdığım yazıda açıkça şunu söylüyorum:”Bu arkasındaki tetikçi kim olursa olsun, doğrudan doğruya hükümeti düşürmeyi hedef alan bir komplodur, bir büyük provokasyondur, hedef AK Parti iktidarını düşürmek ve Cumhurbaşkanı seçimlerini bu meclisin yapmaması için kaos ortamı yaratmaktır diyorum. Bu doğrudan doğruya bir provokasyondur diyorum. Ve Türkiye’de epeyi zamandır mevcut rejime karşı darbeci provokasyonlar var diyorum, üstelik ergenekon da yok o günlerde ve üstelik de ben dağ, taş gezen, toplantılara katılan, siyasi parti kulislerinde dolaşan biri de değilim. Köşemde oturuyorum daha çok evimden yazıyorum, bunları görmek için alemi cihan olmaya gerek yok, çok büyük kitle çalışmaları yapmaya da lüzum yok, sağduyunuz varsa, mantığınız yerindeyse, ön yargınız yoksa ve gerçeği görmek istiyorsanız, gözleriniz bir takım takıntılarla körleşmemişse, bu Türkiye’de çok rahat görülebilecek bir süreç. Ama kimileri bunları göremedikleri gibi hala göremiyorlar, demek ki, olgular tek başına insanların gözünü açmaya yetmiyor.
“NOKTA VE TARAF’A ERGENEKONUN HEDEFİNE ULAŞAMAMASINDA ŞÜKRAN DUYDUĞUMUZU BELİRTMEK LAZIM”
32.Gün’de Yalçın Küçük:” Türkiye Cumhuriyeti’ni, kurulmuş cumhuriyeti değiştiriyorlar. İslamcı bir cumhuriyet kurmak istiyorlar. Bunun adını koyun" diye bağırdığında siz sakin olmasını söylemiştiniz. Bu yaratılan suni iç savaşların motor gücü hükümeti devirmeye neden yetmedi sizce?
Tabi önemli bir faktör burada, Türkiye’de basının tek sesli olmayışıydı, çeşitliliğin ve zenginliğin oluşuydu, burada Taraf Gazetesinin rolünü takdir etmek lazım, Taraf Gazetesi, ergenekon iddianamesi hazırlanan süreçte çıkan her olayı veya 28 Şubat’tan farklı olarak Türkiye’de artık basın çeşitlendi. Hem yazılı, hem internet basını hem de televizyonlar öylesine çeşitlendi ki artık Ergenekoncu güçlerin 28 Şubat’ta yaptıklarını yapmaları yani basını olduğu gibi güdümlerine almaları, manüpüle etmeleri ve kamuoyunu tamamen yanlış yönlendirme imkanları yoktu, çok farklılıklar taşıyan basın vardı ve bu Türkiye kamuoyuna aslında o zamana kadar örtülmüş gerçekleri göstermeyi başardı, Mesela Nokta olmasaydı, Alper Görmüş Nokta’nın başında olmasaydı günlüklerin ortaya çıkması mümkün olmasaydı bu süreç daha gecikecekti, burada demokratik basının rolünü, özellikle nokta gibi, taraf gibi gazetelerin rolünü kabul etmek ve onlara şükran duyduğumuzu da belirtmek lazım.
“DTP FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ KAZILARDA HİÇ BİR HAREKET VE HEYECAN GÖSTERMEDİ”
Bazı yazılarınızda PKK’nın derin devletle birlikte, çözümle aramızdaki baş engel olduğuna dikkat çekiyorsunuz. Peki PKK’nın derin devletle işbirliği içinde olduğunu bilmemize rağmen yapmadığımız şey ne?
Beni iki şey şaşırttı, bu PKK-derin devlet bağlantısı ergenekon iddianamesinde yer yer geçer, zaten yıllardır söylenti şeklide olan ve daha sonra bazı ipuçlarının ortaya çıktığı bu bağlantının Kürt halkını çok etkilemesi gerekirdi. Kürt halkının buna tepki duyması ve PKK’dan da uzaklaştırıcı bir etki yaratması gerekirdi. Böyle bir etkinin daha güçlü olmasını beklerdim o beni şaşırttı. İkincisi DTP’nin ergenekon soruşturmasından ilk etapta haklı olarak söylediği bir şey vardı:”Bu soruşturma Fırat’ın ötesine geçmelidir ve Fırat’ın ötesindeki derin ilişkileri ortaya çıkarmalıdır.”Ben de bunu yürekten destekledim ve eğer ergenekon soruşturması Fırat’ın batısını aydınlatacak ama doğusunu yine aynı karanlıkta bırakacaksa olmaz. Çünkü en fazla faili meçhul orada işlendi. Derin devletin esas faaliyet alanı orasıydı(JİTEM orayı hallaç pamuğuna çevirdi)Fakat ne zamanki ergenekon soruşturması o tarafa doğru akmaya başladı, bu kuyular kazılmaya başladın, kemikler çıkmaya başlandı, DTP’nin bunu büyük bir olay yapması lazımdı. Mesela faili meçhul aileleri, yakınlarını toplaması lazımdı, gösteriler yapması lazımdı faili meçhul cinayetlerin açığa çıkmasının devam etmesi için, bunu hayat-mebat meselesi yapması lazımdı, ben DTP’den çok ciddi bir hareket, heyecan görmedim. Abdullah Öcalan’ın saçı izinsiz kesildi mi kesilmedi mi, hücresinde mektubu verildi mi verilmedi mi noktasına Fırat’ın ötesindeki ergenekonun açığa çıkma sürecine sarf ettiği dikkatten daha fazla dikkat sarf ediyor. Öcalan’ın görüşmesi bir hafta kabul edildi edilmedi daha çok dert ediyor ama bunu çok da fazla sahiplenmedi.
Gülen ile Çağdaş Yaşamın, aynı minderde güreşen iki rakip oldukları için çatıştıklarını savunuyorsunuz. Sizce Toplumsal uzlaşma ve toplumsal disiplini sağlamaya aday bu kurumlar neden birbirine düşer?

Çünkü ne yazık ki bizim kültürümüzde rekabet yerine rakibi yok etme durumu hakim. Tabi ki sivil toplum örgütleri aynı amaçların doğrultusunda işbirliği yaparlar bazıları da rekabet eder, aynı temel kitleye hitap eder, Çağdaş Yaşamcılar(ki ben katılmıyorum o çağdaşlık tanımına) kendi çağdaşlık tanımları doğrultusunda yeni nesilleri yetiştirmek hedefini güdüyor, öbürü de kendisine biçtiği misyonla yani daha dindar bir toplum yaratmak, dini de iyi ahlakın kaynağı olarak gördüklerinden ileriye daha ahlaklı nesiller yetiştirmek gibi bir hedefleri var, onlar da o doğrultuda faaliyet gösterirken burada serbest rekabet ahlakını işletmiyorlar. Sen sivil toplum alanında rekabet edeceksin ama bu rekabette rakibinin devlet tarafından ezilmesini istemeyeceksin, devleti yardıma çağırmayacaksın, bel altı vurmalarla rekabetin alanını değiştirmeyeceksin, yasaklamalara bel bağlamayacaksın, kendi fikir gücünle kitleler karşısına çıkıp rekabet edeceksin, bu olması gerekirken sık sık kolayına kaçılıyor. Bizim rakip partilerimizde bunu yapıyor, AK Partinin rakibi olan CHP, AK Partiyle toplum önünde rekabet etmek yerine AK Partinin devlet tarafından kapatılmaya kalkılmasına alkış tuttu. Halbuki onlarda siyaset alanında serbest rekabetin koşullarını uygulamalılardı. Bizim siyasi tarihimizde bunun örneği çoktur. Siyasi partiler kendi rakiplerinin devlet eliyle cezalandırılmasına hep olumlu bakmışlardır, bu kötü bir gelenek.
“YAZIM HAYATIMIN SONUNA GELDİĞİMİ HİSSEDİYORUM”
Evet son sorum sizin kendi serbest rekabetinizle ilgili olsun…Bugün’den geleceğe baktığınızda neler görüyorsunuz yani bundan sonraki yazım hayatınızda denge değişimleri yaşanır mı?
Ben aslında yazı hayatımın sonlarına doğru yaklaştığım hislerine kapılıyorum. Sıkıldığım, bunaldığım zamanlar oluyor çünü gündem çok fazla kendini tekrarlıyor, aynı konuları defalarca yazmak ve konuşmak durumunda kalıyoruz. Elbette değişime her zaman açığım. Olayları bağımsız bir biçimde yorumlamak, her konuya herhangi bir takıntının ve ön yargılı olmaksızın yeniden ve taptaze bakabilmek çabamı sürdüreceğim, donmuşluğu reddeceğim, bir noktada takılıp kalmayı reddedip yazmaya devam edeceğim. Kendini yenilemek ve patinaj yapmamak benim için çok önemli. Ama 30 yıldır yazıyorum. Daha ne kadar yazarım onu da bilmiyorum.