Servet-i Fünun
Babasının buğzlarına dayanamayan anne çağın illetine tutulur kanser olur, ölmeden önce tek dileği oğlunun okumasıdır, okutulmasıdır. Bir kızı ve yaşamsal olarak daha güçlü özelliklere sahip büyük oğlu ardında kaldığında çocuklarının babasının hayatta oluşu bir teselli değildir onun için. Anne vefat eder, büyük oğul, şansının kendisini götürebildiği her yere gider ve hayatta kazanmayı, kaybetmekten önce tadar. Kız kardeşe gelince, ona annesinden sonra bir akıl hastalığı musallat olur, aklını yenebilmesi için de etrafında aile namına kimseyi bulamaz, çünkü annesinin okutulmasını istediği o çocuk hayatta tek başına kaldığını en acı hisseden evlat olarak memleketlerini bırakıp büyük şehrin yolunu tutmuştur, okumazsa tıpkı annesi gibi örselenecek, kötü niyetli insanların kurbanı olacak kadar masum ve katışıksızdır, kimseye tutunmadan ayakta kalabilmesinin tek yolu, alacağı eğitimdir.
Büyükşehir’de bir iş bulur kendine, anketörlüktür esas işi ama patronunun bütün angarya işleri de onun üstünedir, bir ev arkadaşı olur maaşının ¾’ünü verdiği kira, ev arkadaşının askere gitmesiyle tamamıyla üzerine kalır, fakat iyi yürekli bu çocuk ev sahibinin de gazabına uğrar ve kirasını ödediği evde oturamaz, bir başka ev bulana kadar tek mekanı geceleri de orada kaldığı bilindiği için bütün işlerin üzerine yıkıldığı iş yeri olur.
Bu arada akıl hastası kız kardeş memlekette aileye ait evde yaşamını teyzesinin yardımıyla sürdürmektedir, iş aramak, okul harcını çıkartmak için kendisini bırakıp giden ağabeylerine karşı nefret yüklüdür. Akıl hastalığı ihaneti, sadakati, güveni ve borçluluğu çok iyi kanıksayan, tıpkı kendisine yakınlık ve yardımda bulunan hayvanlar gibi sahibine karşı farkındalığı beraberinde taşıyan bir bilinç noktasıdır çünkü.
Büyükşehir birbirini bulmadan, aramadan, sormadan ve hatta ne yaptığını umursamadan yaşayan iki erkek kardeşin vatanıdır artık. Sadece okumak için değil, tatil, araba merakı ve servetin kendisine uğrayacağından ümidi hiç kesmeyen çocuk, yerde bulduğu bozuk paraları bile, göle damla olarak akıtır. Doldurduğu o küçük çukurun denize dönüşeceğinden o kadar emindir ki, dilinden şu iki cümle hiç düşmez:“Bir gün zengin olacağım” “Bilmem kaç milyon dolarım olsa naparım acaba?”
Çocuk sahip olabileceği en büyük zenginliğin ‘para’dan geleceğini düşünürken, paranın aklından neler geçtiğini bilmez tabi. Üniversite için kendine birkaç şans verir ama okumak istediği bölümün iyi bir iş olanağı sağlamayacağına inanarak, birden, birkaç işi bir arada yapacağı şekilde küçük ölçekli planlar içinde bulur kendisini.
Çocuk zenginliğin sofradan doymadan kalkmak olduğunu, zehir tezgahlarının altında sinerek yaşamak zorunda kalacağını, paradan sonra edinilecek bir mutluluk kalmadığına inanılarak yaşamsal sevinçten mahrum olacağını, servetinin ağırlığı altında kalacağını, kendisini en yakın akrabalarının bile dolandırmaya çalıştığı bir enayi gibi hissedeceğini, satın alma gücü paritesinin bir başkasının fiyatıyla eşitlenmek olduğunu öğrendiğinde kasasını camdan aşağı bırakmak isteyeceğini bilmeden düşer zenginlik sevdasının peşine….ve belki de en önemlisi dünyada cenneti yaşayan bu mevki sahiplerinin hiç düşünmek istemedikleri 'ölüm' duygusundan kaçarak bir suçlu gibi yaşayacaklarını….
Bu nedenle bu çocuğa yani sevgili arkadaşım Can’a sesleniyorum, sonu Tarkan’a benzeyen bir starlık, sonu Sabancı’lara benzeyen bir zenginlik, sonu Menderes’e benzeyen bir iktidar, sonu Mecnuna benzeyen aşk hiç isteme, ne iste biliyor musun? Senin iyiliğini Allah’ın takdir etmesini iste, onun rızası sahip olabileceğin en büyük mertebe, muvakkat değil. Bu yüzden senin varın yoğun olmaya razıyım eğer seninle birlikte yükselebileceksem….
Levent Kırca:"Fakirlik dervişliktir"