Birinci –Yegane- Sevgilim...
“Sevgili Peygamberim keşke yanında olsam, oyuncaklar istemem, şefkatin yeter bana” diyor bir ilahi…. Ne kadar doğru. Ben o ilk sevgilimle tanıştığımda, kalbimden sevgisi nasıl da dolup taşıyordu, küçücük bir kaba sığmadığından...hiç görmediğim birini nasıl bu kadar sevebilirdim? Onun Allah’a olan sevgisi, ümmeti için yaptıkları karşısında, çocukluğumu feda ettim, dedemlerle birlikte din toplantılarına katıldım, Kuran’ı sırf dedemin okuduğu kitapta göz gezdirerek, hangi harfte duraksıyorsa onun sesi ne olur pratiği ile öğrendim, bana öğreten olmadı, öğrenerek dünyaya gelen Peygamberimiz gibi…Onun adını duyunca kalbim gibi dolup taşıyor gözlerim, onun sevgisini geçecek tek bir ‘aşk’göremedim bu dünyada. “Bir gün Sevgili Peygamberimiz Ashabına namaz kıldırmak için mescide geldi, yanında sevgili torunlarından biri vardı, onu kucağından yavaşça indirip yanı başımıza geldi ve tekbir getirerek namaza durdu, secdeye gittiğinde, secdesi her zamankinden uzun sürdü, namazdakiler bu durumun sebebini merak etmeye başladılar. Nihayet, zaman geçince içlerinden biri, -Ey Allah’ın resulü secde ne kadar da uzun sürdü, biz çok merak ettik, yoksa bir hadise mi oldu, yoksa vahiy mi geldi? Peygamber a.s. –Hayır, dedi. Bunların hiçbiri olmadı, torunum ben secdedeyken sırtıma çıktı, ben acele edip, hevesi geçmeden, onu indirmeyi uygun bulmadım, o sebeple kendiliğinden ininceye kadar bekledim, dedi. “ Ben onun sırtında gibiyim hâlâ….Bu öyle bir sevgi ki, o öyle bir Sevgili ki, beni, bizi, tüm Müslüman alemini başı secdede hâlâ bekliyor…BİRİNCİ-EBEDİ AŞKIM: HZ.MUHAMMED
İkinci Sevgilim…
Görmeye başladığımdaki ilk görüntünü hatırlıyorum. Bana bakarken, gözlerinin içindeki dağlardan anladım ne kadar cesur olduğunu. Benim yumruklarımı açmıştı, sert ve pürüzlü ellerin, içine ‘aşkı’ koyup kapatmıştı sonra. Öperken bıyıkların, tükürüklerinle dolan delikler açmıştı yanaklarıma ve sonradan ikisinin gamze olarak hep bende kalacağını bilerek… Sabahlar sensizlik demekti, akşamlar ise sen...Uyurken çok seyrettim biliyor musun seni? Çünkü o zaman duyguların devre dışıydı, sadece yüzün vardı, sert mizacın cansızdı, kıpırdamadan duran teninin altındaki hücrelerin sesini duymuyordum, bir ölüymüşsün ve az sonra gözlerini açtığında dünyanın en mutlu insanı beni yapacakmışsın gibi bakarak…Kucağına oturmaya bayılırdım, elimi de boynuna atardım, oradaki deriyi büzdürerek, parmaklarımın arasında yuvarlardım…Bu ne demekti biliyor musun?” Sendeki et parçasından daha öteyim, belki şah damarından daha yakınım, dokunduğum yeri buruşturuyorum çünkü sevgimi öyle öğütebiliyorum, derinin altına öyle geçiriyorum aşkımı, emdiriyorum tüm benliğimi…İKİNCİ AŞKIM: BABAM….
Üçüncü Sevgilim…
Kollarımla düğüm atmıştın, sırtımda bağlamıştın üstelik. Ayaklarımı ise yüreğinde bıraktığım izin üzerinde tuttun, bazen tek ayak üstünde kaldım….Karnıma ateş doldurdun, Mecnun, Leylasını gördüğünde, “O sen değilsin, Leyla benim içimde” dediği gibi, içimi dışımı sardın. O yüzden hala mumya gibi aşkın, ilk günkü canlılığında. Şarkılar, ezanlar, hepsi bizim için okunuyordu sanki. Dışarıya adım attığımda nasıl da baykuş gibi dikiyordun gözlerini üstüme? Kaçamıyordum izlediğin yerin markajından. Gözlerin maviydi, o yüzden sığındım İstanbul’a biliyor musun? Sen daha çok sevmişsin, kabul ediyorum şimdi. Unutmayı ölümle başarırsın sandın ama sen öldükçe, diriliyor aşkın. ÜÇÜNCÜ AŞKIM: İLK AŞKIM
Dördüncü Sevgilim…
Sen dünyaya gelmeden bana geldin. Benimle içiçe yaşadın. Ölsem ölecek, kalsam kalacaktın. Zira sen gitsen ben de ardına düşerdim. Damarlarımı, organlarımı paylaştım seninle, pişman da değilim, bugün her birini hiç düşünmeden yine veririm sana. ‘Can’ kavramını çiftleştirdin. Bir canda iki can taşımayı seninle öğrendim. Büyük bir kazada, başımdan aşağısını hissetmeyecek hale geldim sanki, ne aşkı hisseder oldum, ne aşıyı….uyuştum kaldım seninle…Aklım gözüme inmiş, gözüm de gözlerine… Ey dünyayla iritbatımın önüne geçen SON AŞKIM, beni ilk sevgilime, ilahi aşka döndüren, mecazi – maddi aşklarla ilişkimi kesen de sen değil misin? DÖRDÜNCÜ AŞKIM: OĞLUM!...