Yaşamak nasıl bir şey bilemedim şu tatili. Açılıp saçılarak, olabildiğince şeffaf giyinerek, hafiflemeye çalışırken ağırlığını hissettiğin bir durum. Fakat yine de vazgeçemediğin, hayvanlardan uçmak olmasa da yüzmek gibi üstün bir niteliği alabildiğin için doğaya kendini bıraktığın ve unutulamayan ne varsa ölüm acısı dahil her şeyi geride bıraktığın başka bir dünya. Kısa süreli olması, her anının tadını çıkartmak konusundaki telaşı da arttırmıyor değil.

Başından sonuna anlatacağım tatil anılarım, 10 saatlik bir kara yolculuğuyla başladı. Bodrum’da keşfettiğimiz şahane tatil köyümüz Mazi için gittikçe uzayan yolların sonuna varmadan, kaç kez geri dönmek istediğimi söylediğimi hatırlamıyorum. İlk kez gideceğim için, “Ucunda cennet mi var ya!” cümlesini de kaç kez sarf ettiğimi bilmiyorum. Şehirleri saymıyorum, onlarca köyü geçip de hala gideceğimiz yere ulaşamadığımızı gördüğümde, olduğumuz yerde konaklamak kaç kez teklif olarak sunuldu siz sayın. Fakaaat onca eziyetin sonunda karşıma çıkan ilk manzara, öyle bir manzaraydı ki, oradan nasıl ayrılacağımın derdini o an itibariyle çekmeye başlattı. Bir masada, pansiyonun sahibi teyzem kızlarıyla börülce ayıklıyor, torunları hoş geldiniz diye bavullarımıza sarılıyor, diğer taraftan birkaç adım ötemizde deniz bizi kendi içine çekiyordu. Odamıza yerleşmeden pansiyon sahipleriyle uzun bir sohbete koyuldum; 2 yıldır bensiz giden aileme neden katılmadığımı-katılamadığımı, onların yemeklerinin-havasının-suyunun-yağının oğluma nasıl şifa olduğunu, resimlerinden görsem bile ayağımı bastığım anda nasıl cennete düştüğümü sandığıma dair…
Sonra rutinimiz pek değişmedi. Sabah 9:00 kahvaltı, 10:00 deniz, 12:00 dönüş, 13:00 hazırlık- öğle yemeği, 14:00-17:00 deniz, 18:00 bahçe sohbeti- internet sörfü, 19:00-20:00 akşam yemeği, 21:00-00:30 yine toplu halde fasıl…Tabi denizde yaptığımız tek şey, yüzmek değildi, bir çok tatilci gibi. Botumuzun, deniz yatağımızın ve şişme koltuğumuzun ve tekne turlarımızın da da sonuna kadar tadını çıkarttığımızı söyleyebilirim...
Açıkçası yüzme tekniğimi ilk defa burada geliştirdim. Denizin kaldırma kuvvetini, kendi içinde yabancı bir oluşumu istemeyen narsist bir yapı olarak görsem de, boğulup ölmelere karşı da son derece yardımcı bir –iyilik- ruhu diye algılamasını da bildim. Onun sizden istediği tek şey, el, kol ve ayak hareketleri. Hayvanları taklit ederek kolayca kavradığınız bu taktikler sizi suda yaşayan canlılar sınıfına almaya yetiyor. Başımın derde girdiği tek şey, onca faktöre rağmen yanmaktan alı koyamadığım derimdi. Güneş, denizle olan kur’umu kıskanırcasına tenimin üzerine ışınlandı. Güneşle kavgaya girdiğim anlarda derhal denizden bir el uzanıyordu ama bunun illaki bir çıkışı var dercesine tepemden ayrılmayan güneş hiç bir kavgadan mağlup ayrılmaya niyetli görünmüyordu. Denizi daha çok sevmemi istemedi. Sırtımı ona döndüğümde öfkesi daha da büyüyor, küllerin içinde yatıyormuşum hissi veriyordu. Baktım olmuyor, kapandım, bürülendim, bana etki edemeyeceğini anladığında kendiliğinden çekildi denizle aramızdan:)
Bu güzelim ortamdan sadece bir gün 3 saatliğine ayrıldık, Bodrum merkeze, kalesine, çarşısına inelim dedik. Fakat sıcağın göbeğinden ayrılmamız çok uzun sürmedi. Orada günlük hayatın nasıl gerçekleşebildiğini aklım almadı doğrusu. Ağzınızın etrafında bir buhar maskesi bağladığınızı yada kaynayan suya yüzünüzü tuttuğunuzda bir örtüyle üzerinizin kapandığını hissetmeye çalıştığınızda söylediklerimi daha iyi anlayacaksınız. Bütün bir hayatını orada geçiren için sıcaklığın eziyet olmaktan çıkacağını sanmıyorum fakat dünyevi hayata teslimiyetin termostatik bir bedeli olduğu muhakkak. Zira, hesabını vereceğimiz ömrümüzde, kısa cehennem turlarına çıkmanın (alıştırma açısından) kimseye bir zararı olmaz kanaatindeyim.
Tatilimin en ilginç bölümünü bizim mekanımıza misafir eden bir –tip- oluşturdu. O tip ki, ne bayana benziyor, ne erkeğe. Ameliyat olmuş kadınlaşmaya çalışmış ama ne Adem elması kemiğini saklayabiliyor, ne koca el ve ayaklarını. Kalça ve göz çevresine biraz dolgu ile şekil vermeye çalışmış ama nafile....Bana birlikte yüzmeyi, yürümeyi, masamda oturmayı teklif ederek yaklaşmaya çalıştı. Bu benim için ilkti. Evet cinsiyet değişikliğine uğramış birini anlamaya, tanımaya yönelik bir teşebbüsüm olmamıştı şimdiye kadar. Zaten durumunu anlar anlamaz yaptığım yorum da şuydu:” Benim insanların özü veya yaradılışıyla ilgili problemim yok fakat eğer amaç farklılık, sapkınlık yaratmaksa bunun sonu ne? Sekse dayalı bir hayat yaşlılık gibi bir sonu nasıl kaldırır, hadi kendi cinsini aştın, onun daha ilerisinde ne var, hayvanlarla, anne ve babayla ilişkiye girmek mi? bilmek isterim.” 16 yaşında ameliyat olan, şu an 28 yaşında olan Burcu, erkeklere olan güvensizliğinden, tatile de erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlar yüzünden tek başına devam ettiğinden bahsetti. Buradan anladım ki, her şey kendi cinsine, cinsiyetine küsmekle, onu bertaraf etmekle de çözümlenmiyor, asıl mutluluk başka bir şeyde, cinsiyetin de altında, daha cinsiyetin oluşmadan ki evrede, yani organizmanın cinsiyetini tanımlayan ‘baba kromozomlarında’, aile olgusunda. Onunla gün batana kadar konuştum, kendisini nasıl bulduğumu sordu, yanıtım şu oldu:” Zarif görünme, ince bir tavırla davranma telaşın var, kimliğin tam oturmamış, korkuların var, oturduğun sandalyeye bile kendini ifade etme ihtiyacı duyuyorsun, kendini topluma kabul ettirme gayretinde bir parça yenilgi var, kendine olan inancını kaybetmişsin fakat hala başkalarına inanmaya zorluyorsun kendini, aslında her şey başkaları için, kendin için isteyip isteyebileceğin bir şey bırakmamışsın hayatta, kaçıyorsun kendinden ve kendini hatırlatan her şeyden, bundan sonraki hayatını son şansınmış gibi ne olacaksa olsun dercesine yaşıyorsun, doğala, doğaya hasretsin, ağladığın ya da çok mutlu olduğun an, ölüm anınmış gibi, duygularını tam yaşayamıyorsun, ağlarsan erkekliğinden gülersen kadınlığından taviz verecekmişsin gibi, gittikçe gömülüyorsun ruhunun batağına ve yine yıkandığın yer de o bataklık oluyor, doğurabilsen içindeki canavarı işte o zaman boşalacak gövden, üzerine sonradan ilave olan her şeyle kavgalısın, takma kirpiğinle, ağzının büyüklüğünü saklayamayan çene yapınla, altın uyarsa üstün uymuyor, kendini kadın gibi hissettiğinde erkeklik hormonlarının hakaretiyle karşılaşıyorsun, içindeki, etrafındaki, yanındaki herkes erkek olduğu için bir bıkkınlık halin var, cinsin değişse de uğraştığın cinsler hep aynı, onları tanıyorsun, kendinden biliyorsun, sevemezler, aşık olamazlar, bir kadını nasıl harcarlar, içleri ne söyler duyuyorsun, onun için iltifatlar küfür gibi geliyor sana, bıktın ama kurtulamıyorsun ipinden, aşağıda timsahlar, yukarıda Allah var. Genetiğiyle oynadığın hayatını ecel gibi doğal bir sona bile terk edemiyorsun, kokundan duyulacağın günü bekliyorsun…..” Bu konuşmanın sabahında ayrıldık, tatiline başka bir yerde devam etti Burcu. Sonrasında görüşmek üzere ayrılmadık, ama onun –yaşayış tarzı olarak- aramıza döneceği günü beklemiyor değilim.
Tatil, Mazi’den sonra evde devam edemezdi tabi, o yüzden memleketlerimizi de programımıza dahil ettik. Köyümün ateşböceği korosu konserine hiç ara vermemişti, saksıdan toprağa boşalmış gibiydim, beni var eden toprağa, ölümümden önce kavuşmak nefis bir duyguydu.
Ve artık tatili arkada bıraktık. Bizim yerimize başkaları yapmıyor görevlerimizi. Ağırlık yine dengelendi. Denizin tuzu, köyümün tezeği ne kadar soğutursa beni, o kadar soğutacak tatil aşkından. Alllah’ın yarattıkları ile emrettikleri arasındaki bocalayışlarımı daha kaç yaz sürdüreceksem, o kadar korkuyorum cazibesiyle karşıma çıkacak olan şeytan icadı tatil'den…..