En çok üzüldüğüm şey, okul pantolonlarıyla düğünlere, gezmelere giden bir çocuk olmamak. Okula gidecek temiz bir kıyafetimin olmayışı da umurumda değil. Ben takılı kalmamışımdır, dünyaya, dünyalıklara….
En çok üzüldüğüm şey, birbirine geçen tren yollarından birini kaybetmemek ve arabamın kumandasını bozmamak…
En çok üzüldüğüm şey, elimde kalan son legoyu nereye koyacağımı bilememek…
En çok üzüldüğüm şey, bebeğimin dudağındaki rujun silinmemesi ve hep aynı kırmızılıkta kalması…
En çok üzüldüğüm şey, sahip olduklarımın bana ait olduğunu sanmak ve bir yere gideceğine inanmamak.
Çocukluğumdan gelen üzüntülerimin, emziğin ağzımın kenarında bıraktığı iz gibi geçtiğini görüyorum da neden bir erkeğin üzerimi soyup, geçmek istediği yer gibi tükürüğümün altında kalışını anlamıyorum hayatta?
Neden ergenliğe ulaşmamış bedenlerimizle kalamıyoruz? Neden bir anne ile bir baba olmadan doğamıyoruz? Neden öpüşmeden kalabilen bir dudakla, flüt kadar olamıyoruz?
Sen şiirin içinde bir buluşma istedin benimle! Bende geldim….
Çünkü erkek için pek az rastlanır bir durumdu bu. Sen bakırdan bir ruhla yaratılacaksın, hem de kalkıp paslanmayacaksın, gözleme gibi incelmiş bir bayanı evirip çevireceksin, tavşan ayağıyla yağlayacaksın. İnanılır gibi değil.
Yalnız neler oldu sen şiir okurken? Şiirin yalancısı mıydın hakikaten?
Sen şiir okurken, sesin kelimelerin anlattığından fazla şey söylüyordu.
Sen şiir okurken, kaldırım taşına kıvrılan bir sefilin, kenarından geçen ayaklar gibi hem var, hem yoktun yanımda!
Sen şiir okurken, kumbaramı ters çevirip salladığımda düşmeyen paralarım gibiydin.
Sen şiir okurken, civcivin gagasının hamurunun eline geçmesi, üzerindeki minicik delikten havanın girmesi gibiydin.
Fakat şiir bitti, sirenler çaldı. Onun adı alarmdı. Artık yasak elmaya uzanma zamanı gelmişti. Az sonra, hava-su ile, toz-yağmur ile, kum-deniz ile nereye gidiyorsa seninle oraya gidebilirdik. Minareye çıkarken dönen basamaklar gibi ruhuma sarıla sarıla geliyordun sanki…
Sen, şiirlerin ve sesin, cüzün ilk sayfasını rahat geçmiş, hatmedilene kadar iki avucunun arasında açık kalmasını istediğin bedenimde zorlanmıştın…
Ama kavak devrilmişti bir kere…
Genç kızım o zamanlar. Bir erkek arkadaşım var, tatlı dükkanlarının raflarıyla, kuyumcu dükkanlarının vitrini gibi kendimi alamadığım. Çekmişiz bir araziye, otomobilinin içinden izliyoruz, kendini ağaç sanan binaları. Öpmek istiyor arkadaşım beni. Fakat akşam önünden geçtiği manavın aşağı sarkan lambaları sönük. Ne almak istediğini göremiyor. Kavak ağacı devriliyor aniden arabanın önüne. Ve geri geriye çıkarak uzaklaşıyoruz korkudan oradan.
O gün de şiirin yalancısı aynı şeyi, yan komşuna giren hırsızların çaldırdığı alarm yapıyor bize. Ben söz vermişim Allahıma, ya aşkım yada nikahım el sürebilir bana diye! O sözü hatırlatır bana….Demek ki şiirin yalancısı imişsin, sevmeden uzandığında yanıma, yol gibi donup kalacakmışsın. Demek ki şiirin yalancısı, volkan doğaya değil, gözlerine ait bir gerçekmiş. Ve sen bu gerçeği bir yalana satacakmışsın…..