SOLAN BAHÇENİN ÇİLE ÇİÇEKLERİ
Aşağıda okuyacağınız yazımız; bundan bir buçuk sene kadar önce, 25 Haziran 2006 tarihinde internette yayınlanmış olan ve yeniden okurlara sunarken virgülünü dahi değiştirmediğimiz “Solan bahçenin çile çiçekleri” başlıklı köşe yazımızdır.
Ne hazindir ki bugün gelinen noktada değişen bir şey olmadığı gibi, mevcut durum; o günden daha kötü günlere doğru gittiğimizi göstermektedir… Yazı, “yeni türban (simgedir) söylemlerine baktığınızda” sanki bugün kaleme alınmış gibi ülkenin karamakta olan ufkunu, yaşanan gerçeklik ölçeğinde aynen yansıtmaktadır…
O nedenle sizlerle 2008 Türkiye’sinde de bir kez daha paylaşmak istedik…
Bir yeni Atatürk’te olmadığına göre, Allah bu ülkenin ve milletin sonunu hayır etsin.
X
“Hayat, geleceğin endişesi olmamalıdır.
YAŞAMAK, omurgalı bir canlı olarak insan kimliğinde, sadece nefes alıp vererek, yer küre üzerinde varlığını sürdürmek değildir.
Sararan yapraklara, solan çiçeklere rağmen hayat yine de güzeldir.
Sabah uyandığında yeni bir güne gözlerini açarken mutluysan, güneşin ilk ışıklarının odana dolmasından ve pencereni açıp ciğerlerine bol bol oksijen doldurmaktan, lavabonda yüzünü yıkarken şarkı söylemekten ve herkese yürekten günaydın demekten keyif alıyorsan ve de için insanlara karşı kin ve nefretten uzak, sevgiyle doluysa, gerçek anlamda YAŞIYORSUN demektir.
Doğmak - ölmek. İkisinin arasına ömür diyorlar. Yaşamak keyifliyse, ömür de zevkli ve anlamlıdır. Bebekler dünyanın kapısını ağlayarak açarlar. "Hoş geldin bebek" diye ona kucağını açan anne ve babanın yüzünde ki sevinç gülücükleri yaşamda olmanın mutluluk nişaneleridir... Yeni bir can dünya misafiri olurken, yeni bir ÇİLE ÇİÇEĞİ de yaşam bahçesinin toprağı ile buluşmaktadır, filizlenip yeşermek için.
YAŞLI ADAM VE TÜKENEN UMUTLAR
Saçlarına kır düşmüş, yüzünde yılları gösteren ömür çizgileri derinleşmiş hafifçe titreyen elinde ki sigarasından dumanlar tüten uzun boylu dalgın adam sahilde oturduğu yerde hiç hareket etmeksizin Güneş’in batışını seyrediyordu. Her anne ve baba gibi çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmenin çabası içerisinde, nice yorgun yılları mazide bırakmıştı. Sevgili eşiyle bir ömrü birlikte paylaşmış, yılların kahrına beraberce göğüs germişlerdi. Ömrünün sonbaharında olmasının yadsınmaz gerçeği ile karşı karşıya olduğunu biliyor ve düşünüyordu:
Ülkesini aklından geçiriyordu. Son yıllarda semalarında akbabaların dolaştığı, bölüp parçalamak için içeriden ve dışarıdan sürekli saldırı altında bulunan güzelim ülkesinin getirildiği son durumu düşünüyordu. Mustafa Kemal gözlerinin önünde biraz ötede üzerinde üniforması savaş alanında dürbünü ile düşman mevzilerini gözlüyordu.
Öbür yandan Çanakkale’de vatan savunmasında seve seve canlarını veren şehitlik mertebesine erişmiş on binlerce askerimizin ve 150 - 200 kiloluk mermiyi tek başına sırtlayıp topun ağzına yerleştiren Seyit Onbaşıyı ve hepsi vatanları için şehit olan 57. Alay’ı gözlerinin önüne getiriyordu.
Anadolu’yu düşmandan kurtaran, Türk’lük adına tarihte eşi görülmemiş muhteşem zaferler kazandıran yüce insan Ulu önder Atatürk’ün Büyük Taaruz’dan sonra kahraman ordusuyla İzmir’e girişinde, düşmandan iffetlerini, namuslarını kurtardığı kadınlarımızın ağlayarak ayaklarına kapanışını, ve "bizi kurtardın paşam" diye haykırarak o büyük insanın çizmelerindeki tozu kaşlarına yüzlerine sürüşünü gözlerinin önünde canlandırdı..
Dudaklarından, mırıldanarak onuncu yıl marşı dökülüyordu.
"Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan
Türk’üz, Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!."
Denizin kenarında uzaklara doğru hüzünle bakan adam derin hayaller içerisinde iken, Güneş artık iyice kayboluyordu... Biraz sonra tamamen ufukta kaybolacak ve her yeri karanlık basacaktı. Tıpkı ufku kararan ve gittikçe karanlıklara doğru sürüklenmekte olan talihsiz ülkesi gibi.
Arkasında sesler duydu ve döndü seslerin geldiği yöne baktı. Beş altı türbanlı genç kız hem yürüyor hem de konuşup gülüşüyorlardı. Yaşları 15-16 dolayında gözüküyordu. Yaşamın yeni yeşermeye başlayan taze çiçekleri. Yanlış topraklarda yetiştirilmiş yabani bitkilere dönüştürülmüş. Çağdaşlığa, uygarlığa, bilime yabanileştirilmiş pırıl pırıl, tertemiz genç kızlarımız!..
Atatürk devrimlerinin her geçen gün azar azar, sinsi sinsi ortadan kaldırıldığı, laikliğin neredeyse "suç unsuru" gibi gösterilmeye çalışıldığı bu Türkiye; Yüce Önder’in gençliğe emanet ettiği ülke olamazdı, olmamalıydı!
Yaşlı adamın içi acıdı. Hadi kendisi ve eşi cihana geldi gidiyordu. Yaşamlarının sonbaharında daha ne kadar ömürleri olabilirdi? Ama gençler! O pırıl pırıl geleceğe umutla bakmak isteyen, vatan toprakları üstünde huzur ve güven içerisinde yetişip iş ve ev kurup çoluk çocuğa karışmak isteyen gençler ne olacaktı?
Her anne baba gibi üzerlerinde titreyerek yetiştirmiş olduğu iki yetişkin evladına iş, aş, umut açısından ne bırakabilmişti! Kaos halinde, sadece kendilerini ve yandaşlarını düşünen, ihtiraslarından gözleri dönmüş çıkarcı politikacıların yönettiği, din bağnazlığı ile gün be gün tüketilmekte olan talihsiz bir ülke!...
2000’li yıllar Türkiye’sinde her doğan bebek, geleceğin karanlığından habersiz tüm küçük çocuklarımız ve iş, aş bulup yuva kurmaları konut araba sahibi olmaları çirkin politikacılar tarafından imkansız duruma getirilmiş milyonlarca gencimiz, bu ülkenin talihsiz "ÇİLE ÇİÇEKLERİDİR"!
Karanlık iyice basmış gecenin ucu görünmüştü.
Saçları kırlaşmış umutsuzluklar girdabında ruhen çalkalanmakta olan hüzünlü adam, oturduğu yerden kalktı ve denize bir kez daha baktıktan sonra evinin yolunu tuttu. Akşam yemeği için kendisini beklemekte olan sevgili eşi ve "ÇİLE ÇİÇEĞİ" iki yavrusun bekletmemeliydi.
Yolda giderken ünlü şair Tevfik Fikret’in "Han-ı Yağma" (Yağma sofrası)’nın
Son dizelerini hatırladı ve mırıldanmaya başladı:
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mi’deler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapı, kapış, çanak çanak.
Yiyin efendiler yiyin; bu haykıran sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! “
BURHAN ÖZBEY