Hikayesinden mi hikayeden mi bilmem, bir sinema filmi izlemeye gittim bugün. Kadıköy Moda sinemasına geleceği günü öğrendim ve ilk seansının ilk ve tek izleyicisi oldum. Müthiş bir duyguymuş tek başına sinema salonunda olmak. Ne etrafındakilerin nasıl tepkiler verdiğini görmek için birkaç kare kaçırmış oluyorsun ne mısır patlaklarının kokusu ve sesini duyarken diğer duyu organlarını işlevsiz bırakıyorsun, ne de konsantrasyonunu bozan başka şeyler oluyor…..aklın rahat durduğu sürece sadece sen ve film varsınız. İlk seansın ilk izleyicisi oldum ya, galasında olsaydım bu kadar haz almazdım gibi geliyor.
Neyse yazımızın ve filmin konusuna gelelim: Hikaye birbirine dürüst olmaya çalışan evli bir çifti konu alıyor…. Güzel bir bayanmış Joanna, gerçek ismiyle Keira Knightley. Gamzeleri dışında kurduğum benzerliklerimiz de oldu. O aynı zamanda bir makale yazarı. İlk kitabını yazmış ama ikincisi için biraz endişeli. O yüzden yazıp çıkartamıyor bir türlü. Bu tıkanmışlığını sorguluyor etrafındaki herkes. Örneğin eski sevgilisi “Biraz yazmayı deneyecek misin diye sorduğunda, ondan müthiş bir yanıt geliyor:” Denemek, büyük kelime” ….Eş olarak katıldıkları bir davetle başlıyor film. Emlak satıcı bir adam, Michael, asıl adıyla Sam Worthington. Üniversite öğrencisiyken başlayan ilişkilerini, 3. yıllarını doldurduklarını evliklerini sorgulamaya başladıkları an tam da bu davet sonrası zaten. Çünkü adamın daha önce etkilendiğini hissettirdiği Eva Mendes ile karısı Jo’yu aynı ortam içine hapsediyor. Ve Michael’in kendisinden hoşlanan meslektaşıyla bir iş seyahatine çıkması gerekiyor. Joanna bu durumu sıradan karşılamaz elbette. Eşine, ondan hoşlanıp hoşlanmadığını bir şey yaşayıp yaşamadıklarını soruyor. Michael ise, yapmadığı bir şey yüzünden köşe sıkıştırıldığını söylediği eşine onu ne kadar sevdiğini anlatmaya çalışıyor. Seyahati öncesi kadın, kocasının fazla üzerine gittiğini düşünüp, bavuluna koyduğu eşyasının içine bir not iliştiriyor:”Aşırı tepki gösterdim farkındayım, seni seviyorum” Fakat bu notu açıp okuduğunda iş işten çoktan geçmiş oluyor. Michael, çekici meslektaşı Laura’ya yani Eva Mendes’e aralarında bir şey olamayacağını ve eşini sevdiğini söylese de kaldıkları otelin havuzundaki yakınlaşmalarına ve Eva’nın cazibesine karşı koyamıyor. Fakat kaderin cilvesi değil mi meslektaşının kendisini ayartmasına direnirken karısı da eski bir sevgilisine rastlıyor. O gece dışarı kahve almak için çıkan Joanna, eski sevgilisi Alex’in takibinde olduğunu öğreniyor. Alex de Paris’te yaşayan bir yazar. New York’a bir iş yemeği için geliyor ama Joanna’yı görmek de gelmeden yaptığı planları arasında. Noel kartlarından bildiği adresinden ulaşamasaydı, telefonundan, telefonu değişseydi o zaman nefesinden izini bulacakmış gibi bir kararlıkla eski aşkının peşine düşen Alex(Guillaume Canet), Joanna’ya o geceyi dışarıda geçirmek için teklifte bulunuyor. Ve bir çeşit intikam oyunu konmaya başlıyor sahneye. Bu arada Michael’in başını döndürmekle meşgul olan Laura, soruyor:” Evlendiğinden beri biriyle birlikte oldun mu? Michael cevap veriyor:Hayır. Laura devam ediyor: Peki olmadığına pişman oldun mu? İşte Michael’den vurucu bir cevap daha:”Yapsaydım daha çok pişman olurdum”

Bu kalender ve güçlü karakter örneği adam, her erkeğin pes edeceği noktaya gelmekte gecikmiyor tabi. İlk etkileşim anlarını anlatmaya başlıyor Kadın: Bir gün bir araya geldikleri bir anda adam yanına kaymış, elini bacağına değmiş, bilerek mi kaymıştın?diye soruyor Michael’e. O da diyor ki, “Hayır belki sen bilerek yanıma kaydın.” Kimse sorumluluk alamıyor. Bu yanlışlığı ben başlattım diyemiyor. Dürüst olarak sürdürdüğü hayatın hazzıyla, yalancı biri olarak elde edeceği hazların arasında nasıl kalır insanoğlu? Birisi sarhoşken birine sarılmak, diğeri de ayıkken, bilerek ve değerek, biri helalin, diğeri haramın zehrin şerbet diye sana sunuluşu, bunu nasıl ayırt etmeyiz? Neden kokusuyla ve tadıyla kendisine çektiği sineği bir anda öğüten bitkilerden sakınamayız?
Bu sorular salonu yavaş yavaş dolduran izleyici etkisi yaratırken üzerimde, diğer cephede neler olup bittiğine inanamadım. Joanna, eski sevgilisi Alex ile evine gidiyor, eşinden ve iş seyahatine çıktığı kadınla aralarında bir şeyler olabileceğinden bahsediyor, tabi Alex için bu bir fırsata dönüşüyor. Bu arada kızın evinde bulunan Alex’e Joanna’dan çarpıcı bir söz geliyor:” Biliyor musun bu mutfak benim için artık bitti. Çünkü sen buradasın” Alex, Joanna’nın Michael’den emin olmak için bir araç olarak mı görüldüğünü anlamaya çalışıyor. Onu öpüyor, daha ileri gitmiyorlar fakat kadın, arkadaşının bakması için kendisine bıraktığı köpeği yürüyüşe çıkartmadığını fark ediyor, onu alıp dışarı çıktığında Alex onun evinde kalıyor. Bu acayipliği nereye bağlayacaklarını düşünürken anlıyorum ki, Alex de kızın yanına inince anahtar içeride kalıyor. Dolayısıyla geceyi Alex’in dairesinde geçirmek zorunda kalıyorlar. İlişkilerini neden bitirmek zorunda kaldıkları konusunda tartışıyorlar. Kız, onun birine bağlanıp kalmayacak bir insan olduğundan söz ediyor. Adam ise neden onun yanında olduğuna bakarsa bunun sözünü edemeyeceğinden….Joanna, “Seni hayatıma ben kendim çektim. Çünkü seni düşünmeye başladığım zaman karşılaşıyoruz” diyor. İnsan bazı duyguları kendisi için emir ve kader haritası çıkartacak kadar yoğun yaşayabiliyor gerçekten. Hipnoz şeklinde odaklanıyor objelere, insanlara yada durumlara. O zaman onu avuçlarında hissedip istediği gibi şekil vereceğini düşünmek istiyor. Örneğin ben, bugün ağlayacağım bir şey olacak dediğimde onu kendime yaşatıyorum. Kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yapıyorum. Birazdan biriyle tartışacağım dediğimde ise konu yada kişi fark etmiyor. Yani insan bazen duygularına hükmetmenin ve olacakları kendisinin belirlemesi ve bilmesinin imkanına inanmak istiyor.Sanıyorum bu dürtüye en çokta ikili ilişkilerimizde sahibiz. Bizim elimizde olmayan şeyleri bile elimize, dilimize, gönlümüze bağlamaya çalışıyoruz. Onu hissetmek, nerede olduğunu düşünmek ve bulmak, aynı anda akıllara düşürebilmek, şu an başına bir şey geldi yada beni düşündü diyerek duraksamak…Bunların hepsi yaratmak ve ölümsüzlük gibi boş çırpınışlarımıza kattığımız, gerçek aşkı bulamayışımıza karşı ürettiğimiz komplo teorileri. Aşkın bizi aptal yerine koymasına bozuluyoruz, görünmediği halde bizi kendisine kul eden şeytan gibi devamlı hizmetinde kalıyoruz ve kendimizi kurtarmaktansa onun ruhumuzdaki gezintisine eşlik ediyoruz.
Joanna, kendisini öpen Alex’e karşı koyarak, eşiyle birlikte aynı anda ama farklı yerlerde verdikleri mücadelenin galibi oluyor. Çünkü Alex’e, ‘Seninle bunu yaşarsam, Michael’ın gözlerinin içine nasıl bakarım?” diyor. Yanyana uzanarak, dokunuş sınırında bırakıyorlar ihaneti. Kocası Michael ise yatağında uyandığı kadını terk etmekte bir an bile düşünmüyor. İş yemeğini bile beklemeden, hatasının ezikliği ile eşine New York’a koşuyor. Onun gelişini beklemeyen Joanna, duygulu, uykusuz ve gözü yaşlı karşılıyor eşini. İkisi de zorlu bir geceden farklı sonuçlarla ayrılmış, fakat birleştikleri noktaya geri dönmüşlerdir.
Evlilikler bazen insanları arayışlara itse de, yaşanan her şeyi dürüstlükle kabul etmeli, Sadakatsizliğin tek aff yolu, dürüstlüktür, evet bir şeyler bilindikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ama gizlilikle yürütülen şeylerin hesabını vermek daha zor bence. Malum…İlk gecenin adı, evlilikte, son gecenin adı ihanetlerde geçiyor.
hulyaokur06@gmail.com