Kitaplarımdan hayata dair bir kaç alıntıyı sizinle paylaşmak isterim...
Bazı AN’lar vardır ki, zaman kavramı dışında da anlamlar yüklüdür.
Zaman ifadesi tek başına kifayetsiz, aciz ve sığdır.
İkimizde susmuş, sözün bittiği yerde buluşmuştuk. Ama inan bana bir roman yazılabilirdi suskunluğumuzla…
Hani ÖSS sınavında “bu paragrafın ana fikri nedir” soruları vardır ya aynen öyle: kendi hayatının ana fikrini bulmaya çalışıyor gibiydi.
Bir yandan yürürken, bir yandan da neden’le başlayan sorularına cevap ya da cevaplar bulmaya çalışan bir mahkumun portresini çiziyordu. Sanki bir sorgudaydı; savcıda, sanıkta kendiydi üstelik.
Okyanus derinliğinden daha derin korkularda her an boğulabilir izlenimi veriyordu dış mekana.
İnsan, bazen duygularını ifade edecek sözcükler, hatta tek bir harf bulamazken, zaman zaman da heybesinde birçok kelime olduğu halde, bu vakit de duygularından yoksundur. Zira duyguları ifade etmek için ikisinin hem dem olması esastır.
Yüzünde parçalanmış bir tebessüm ve uzun zamandır hasret kaldığımı o an fark ettiğim şefkat izleri vardı.
Gözlerinde de her an yağmur sinyali veren bulutların kol gezdiği parçalı bulutlu bir hava.
Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve iliklere kadar nüfuz eden
“özlemek” hissini beraberinde getirmese” değil mi?
Geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkûm olduklarına için, ya hafızayı hatıralardan uzaklaştırmalı ya da hatıraları ait olduğu zamandan. Aksi takdirde geçmiş, acı veren bir eyleme dönüşür; boş yere yaralar insanı.
Yaşadığımız acılar bir ağacın dalındaki meyveler gibi; yaşadıkça hayatımızın dallarından sarkmaya başlıyor ve o zaman insan anlıyor ki nasıl ki elmas yontulmadan ortaya çıkmazsa, insanda aynen öyle acı çekmeden insan olma kavramını idrak edemiyor.
En vahimi de acılar asla yok olmuyor ve acı çeken bir insan asla eskisi gibi de kalmıyor; mutlak bir sertleşme ya da nasırlaşma oluyor bünyede.En fazla evcilleştirebiliyorsun acıları; o da her kişinin değil er kişinin harcı.
İnsanoğlu bir sürü parçadan oluşan bir makineye benzer; artısı ruh üflenmiş olmasıdır. Bu parçalar kendi hal lisanlarıyla kendilerini ifade etmek için çırpınır dururlar. Bizler yalnızca varılan son uzlaşmadan sorumlu tutulabiliriz, her parçanın sahip olduğu karmaşık dürtülerinden değil, şeklinde düşünen arkadaşlarım olsa da, her bir parçanın acılarından, hislerinden, ritminden ve birbirleriyle yaşadıkları uyumdan sorumluyuz bence.
“İnsansan ya acılarını unutmayı becereceksin ya da kendi mezarını kazmasını bileceksin” şeklindeki sözlerin hala kulağımda çınlamakta.
İnsan, yakıtın kendisi olduğu ateşin kibritini bizzat kendisi yakmalı ve kül olmalı ki yenilenebilsin. Dokuz ay on gün çekilen onca sancıdan, sızıdan ve muhtemel bir isyandan sonra, hayata sıfırdan başlayan bir varlık yenilenme değil de nedir ki?”derdin hep hatta bir kenara not almışım.
İnsanoğlu, var oluşunun gerektirdiklerini yerine getiremezse ve kendi gerçekliğini nesnel olarak gözler önüne seremezse kaygılanır; bir anlamda keşmekeş yaşar iç dünyasında ve bu durum, yok olmaya duyulan tedirginliğin verdiği, amaçsız var olma durumunu doğurur.
Eğer hayat bir cümleyse sen hep “özne” olmayı tercih ettin, nesne veya tümleç olmayıysa hepten reddettin.
TAKİP ETMEK İSTEYENLER İÇİN
http://twitter.com/ismailkara_01