Sanki. Uyandım. Herhangi bir gündü. Dün gibi. Evvelki gün gibi... Herhangi bir gündü. Ya da ben öyle sanıyordum. Kim bilir?
Göz kapaklarımın kepenklerini kaldırır kaldırmaz dimdik duruyordu karşımda. Hiç görmediğim ama hep bildiğim gibiydi. Pek güzel sayılmazdı. Salaş bir hali vardı dense yalan söylenmiş olmazdı. Selden yeni çıkmış bir Anadolu kasabasını andırıyordu. Perspektif aynen buydu. İvedilikle vazifesini ifa etmiş bir askerin halet-i ruhiyesinde barınıyordu. Suspus bir hali vardı. Suskunluğuyla anlatıyordu sanki meramını. Hatta sadece bir adım öteye gitse suskunluğuyla roman yazabilirdi. Buyur etmeden geldi oturdu başköşeye. Biraz da patavatsızdı.
“Kimsin” dedim?
Boş boş baktı gözlerime?
“Neden varsın?”dedim.
Elini yanağına koydu. Diş ağrısı çekiyormuş gibiydi. Böylece açıkladı varoluşsal gerçeğini.
Ha anladım dedim. Diş ağrısı gibiymiş bizatihi kendisi. Acıtırmış Âdemoğlunun içini...
Peki, öldürür mü ki?
Yok yok pek sanmam. Diş ağrısı süründürür, beyni zonklatır ama öldürmez.
Şimdi idrak ettim gelişinin sebeb-i hikmetini. İdrak yollarımda enfeksiyon olmadığı için de şükrettim, beyin menopozu olmadığım için de…
Konuşmadı ne yaptımsa, ne ettimse. Konuşmadı. Sadece sustu.
Kalktım. Aynaya baktım. Karşımda duruyor, bana bakıyordu. Yüzü yüzüme, içi içime sirayet etmişti. Aynılaştı baktığımla gördüğüm. Gözlerindeki boşluk, gözlerimdeki boşluktu.
Galiba kapılar çoktan açılmıştı. Farkında değildim. Farkındalığımı kaybettiğimden olsa gerek. Fark edemedim.
Bana kalan sadece “hoş geldin hüzün” demekmiş. Hoş geldin Hüzün. Hoş geldin yalnızlık. Yalnızlığım. Sahiplenilesi bir olgu olmasan da…
Hoş geldin…
Coğrafya dersinde önünde duran küre şeklindeki dünyayı döndürerek ders anlatan öğretmeni dinleyen öğrenci gibiyim. Dışarıdan bakıyorum dünyaya. Sadece bakıyorum... Anlatılanların işime yaramama ya da duyduklarımın canımı acıtası bir gerçek olma ihtimalinden olsa gerek hiç de hevesli değilim öğrenmeye... Sadece bakıyorum. Bir ölünün gözlerinden bakıyorum üstelik… Donuk ve Mat… Tek renk görüyorum; siyah… Beyazları sansür edilmiş siyah beyaz bir film izler gibiyim. Bir varmış bir yokmuş zamanlarında adlarını dahi anımsayamadığım başka renkler de varmış… Rivayetlere göre çoook eskilerde sanırım efsanelerde “Rengârenk” bile varmış… Doğru da olabilir birinin uydurması da. Kim bilir?
“Uzak diyarlarda bir yerlerde çiçekler de var” dememiş miydi insanlar? Kırmızı güller örneğin... Birbirine gül verirmiş bazı insanlar: Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi… Ama niçin verdiklerini bilemiyorum; salağım belki de... Sadece hepsinin “eskiden”le başlayan cümleler içinde geçmesi ilgimi çekiyor. Sadece “”eskiden” Neyse, zil çalsa da gitsem artık…