Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.
Röportaj yelpazeme katmak istediğim üç kesim insanı var, biri hastanelerde yatak yastık yorgan değiştiren, tüm bakım ve hijyenden sorumlu olan hasta bakıcılar, diğeri gece kulüplerinde o ağır alkol ve sigara kokusunu soluğuna süzgeç yapmış, tuvaletlerindeki üzerine toprağın bile örtülemeyeceği her türlü pisliğin midesiz yaşayabileceklere özgü temizlikçileri, diğeri ise gardiyanlar. Ben bunlardan çok hikayeler çıkacağına inanıyorum. Çünkü annem hastaneye yattığında asansörde karşılaştığım hastabakıcı o birkaç dakikaya bir çok kumrunun hikayesini sığdırmıştı, dinlemek isteseydim acaba susturabilecek miydim? Gece kulübünün kapısından dışarı vuran kokuyu bile tanımam ama o temizlikçilerin halini düşünmekten de kendimi alamam. Gardiyanlara gelince, dışarıdan yuvasına yiyecek taşıyan kuşlar gibi mahkumlara göründüklerinde eminim gezip görmüşlük duygusu da veriyorlardır. Onların kulaklarındaki tıkacın içeriden gelen akıntılarla kaplı olduğu düşüncesi ise nedense iğreti uyandırmıyor bende. O tıkacı alıp yutsam bile bu hayatın zorluklarının yarısından haberdar olamayacağımdan eminim.
Onları dinlemek ve dinlerken içinden sorular yerine sorunlar çıkartabileceğim bir söyleşiyi ne kadar istersiniz bilmiyorum ama ben kendim için bile olsa bunu yapacağım. Çünkü hayatın bir tek kendisinden ibaret olduğunu düşünen insanlardan hakikaten sıkıldım. ‘Kendi alanım’ diye bir şey tutturmuş, alanını neye göre yarattığı konusunda bir çok sorunun ucunu açık bırakmıştır. ‘Özel Hayatım’ safsatasına ise hiç katılmıyorum. Senin bir tek kendinin bildiği doğru ne işine yarar ki? Bir eve hapsolun, yeyin, için, hasta olun, ölün…bunu yapan bir canlı için hayat, ‘özel’ olsa ne yazar ki? Diyor ki mesela: “Herkesin bir sınırı var, arkadaşların veya ailenle olan davranışlarını başkası belirleyemez” Peki sen başkası için bu engeli koyduğunda nasıl bir davranış özgürlükçüsü oluyorsun? Tabi ki insanların ikili ilişkilerinde, üçüncü bir direktörün varlığına ihtiyaç duyulmaz ama o direktör de kendisi için oradaysa buna o iki insan müdahale edemez. Demek ki kotasyon yetkisi tek kişiye verilemez. Sen çocuğunu özel görürken, o başkalarını özel bulabilir, dolayısıyla bu özel alan sen istemesen de genişler. Belki maliye politikası kişi başına büyümeyi esas almıştır ama sosyoloji seni, etkileşimsiz bir ‘HİÇ’ sayar. Bu da dengesiz kalkınma yaratacağı için, bir ülke sırf bu yüzden batabilir. Hani; bir atın topuzu yüzünden bir ülke devrilir mi? evet devrilir, at o topuz sayesinde düşer, üzerindeki kral o at sayesinde ölür ve ölen kral sayesinde bir savaş kaybedilir ve bir ülkenin sonu gelir ya! Onun kadar mühimdir insan ilişkileri içindeki her saklı kalan detay.
Ben senin gibi buz kürenin içine saklayamam kendimi, sıcak bir elin zafiyetini her zaman hissetmemek için. Sen benim gibi ağaçtan indirilmeyi bekleyen bir uçurtma hiç olamazsın, orada ağacın dallarına dolanıp ağaçtan sayarsın kendini. Ben senin gibi bastıkça ayağımın altında kalınlaşan bir çamur olmak istemem, suyu geçirene kadar yıkadığım bir derinin asla kendine gelemeyen hali olarak kalmayı tercih ederim. Sen benim gibi yırtılmış bir ağzın kulağında bulmak istemezsin kendini, ben ise küçük dilime dokunabilmeyi çoktan öğrendim. Sen kalktığında koltuğunun eski halini alacağından eminsindir, ben ise minderlerini birbirine vurarak şişirmezsem asla düzelemeyeceğine inanırım. Birimiz özel özel diye kendine tutunmuştur, diğerimiz ise özel özel diye başkalarına. Kendi kendinin fotoğrafını çekerek de bunun manasızlığını görebilirsin ama sadece kendisi için yaşayanlara çok daha iyi bir önerim var:” Saniyede en fazla yarım metre kadar hareket ettiği hesaplanan, günde 15 ila 18 saat uyuyan ve kalan zamanda ise yemek yeyip, tutundukları ağaç dalını değiştiren ve ana ölüm kaynakları elektrik tellerine takılmaları olarak bilinen, tüyleri ters yöne uzayan ana avcıları insanlar olan ‘tembel hayvan’ adını alan Megatherium’lara daha fazla benzemeye çalışmasınlar…..”