“Üç harfe sığan bir hayat. Ne geceden kalma bir hece, ne de ecel’in son harfinin yaptığı asilik. O
tatlı kaşığının ağzı hiç zorlamadan hoş bir tat bırakarak ayrılması halini bana yaşatan, onu tersinden anlayanlara tersinden okunduğunda bile aynı anlamı veren bir ismi olduğunu hatırlatan, Falih Rıfkı Atay’ın, ‘Dün Sirkeci İstasyonunu görmeliydiniz, Ecemiz geldi”diye güzelliğini betimlediği, babasından değil kendisinden gelen zenginliğiyle Kraliçe gibi soylu bir ifadesi olan, ‘ne adam gibi kendim olabiliyorum ne de adam gibi başkası’ derken empatinin sırrını önce kendin olabilmek olarak bulan ve denize kenar olabilecek kara ile mesafesini ancak kendisinin bildiği, ve bunu “Kıyılarda, kıyıyı değiştirecek boyutta kazı yapılamaz” gibi bir kanunla hükme bağlayan Ece Temelkuran. Röportajımızın tek eksiği zıplayış anını havada yakalamanın zorluğu gibi onu görüntüleyememek ama röportajımızda sık sık vurgusunu yaptığımız ’Kıyı’ Yazarının yanından ayrılır ayrılmaz yolumun daha önce hiç görmediğim Kıyı Emniyet Müdürlüğüne çıkması, gördüklerimin bana yetmesi gerektirdiğini düşündürdü diyebilirim.Çünkü artık nasıl olsa bütün yollar ona çıkacak diye bir kanaatim var."
“HAYATIMIN DOLGU MADDESİ ARKA BALKON”
1973, İzmir doğumlusunuz. Ece Temelkuran, nasıl bir temelle başlamıştır hayata? Demirlerin, kolon ve kirişlerin dolgu maddesi ne olmuştur?
Arka Balkon. Benim annem ressam ve ilk atölyesi arka balkonumuzun kapatılmış haliydi. 13 yaşında ilk daktilom oldu, oliympia, babam vermişti onu da, annem arka balkonda resim yapardı, ben de kendi odamda yazı yazardım ve ortada buluşup birbirimize gösterirdik. Lüzumsuz derecede düşünsel paylaşım hem de arkadaşlık paylaşımı…Benim kirişlerim, kolonlarım bütün çimento oradan diye düşünüyorum ama insanın özü diye bir şey olduğunu ve esas temelin orda atıldığı, üstüne kolonların, kirişlerin takıldığını düşünmüyor değilim ama herhalde çocuklukta duyulan güzel şeyler.
“DEVRİMCİ İNSAN MODELİNİ ÜZERİME GİYİNMEYE ÇALIŞTIM”
Bu varoluş hikayesinin güzel bir örneği var… Bir kış günü babanızın gri paltosu ve annenizin devrimci günlerinin atkısıyla Kızılay’da yaptığınız yürüyüş. Bu yürüyüş ev özleminden başka olduğunuz gibi kabullenilme, sevilme duygusu da kapsıyor. Peki şimdi onların giysilerinden tamamen kurtulduğunuz söylenebilir mi?
Ev özlemi bende çok kısa sürdü, ev özlemi bende pek yoktur, zaten hayatımın en önemli meselelerinden biri, ev ile yol meselesi, ne zaman bitecektir, ne zaman sulhe kavuşacak bilmiyorum ama onlar ev özleminden çok, Türkiye’nin insanlarının daha inançlı, umutlu olduğu zamanlarına duyulan bir özlemdi, çok küçük yaşlarda dinlemeye başladığım devrimci insan modelini üzerime giyinmeye çalıştım. Dolaysıyla çok da büsbütün o giysilerden kurtulduğumu söyleyemem ama tabi farklı modellerle, farklı sezonların farklı renkleriyle yeniden aslında aynı giysileri giyiyorum gibi. Bazen kılık değiştiriyorum, hanımefendi kılığına giriyorum, bazen gazeteci kılığına giriyorum ama esas kılık hep aynı, babamın gri paltosuyla, annemin atkısı.
“SON DERECE BENCİL SEBEPLERLE GAZETECİLİK YAPTIĞIMI DÜŞÜNÜYORUM”
Bu kılıklar meslek olarak da kendini gösteriyor. Sizi yılın yazarı seçen, mülkiye öğrencilerine, “Hayatta ne yapacağınıza yapabildiklerinize göre değil, yapamadıklarınıza göre karar verin” önerisinde bulunmuşsunuz. Bunun için mi hukuk, gazeteciliğin ağırlığı altında kaldı?
Sadece hukuk değil, gazeteciliğin bir kısmı da bunun altında kaldı, ben bir şey olurken içinde olmayı seviyorum, belki de o yüzden gazetecilik yaptım, son derece bencil sebeplerle gazetecilik yaptığımı düşünüyorum, merak ettiğim ve genellikle bahtsız insanların hikayelerini yazdığım için de bahtsız insanların yanında olmak, diğer tarafta olmaktan daha kolay geliyor, daha becerilebilir geliyor, dolayısıyla bencil sebepler sayılabilir yada bir beceriksizlik sayılabilir. Beni hukuk bu yüzden biraz dışında bıraktı, beceremediğim için. Gazeteciliğin bir kısmı da aynı nedenle hayatımın dışında kaldı, giderek de yaş aldıkça daha çok beceremediklerine göre yaşamaya başlıyorum çünkü becerebildiğiniz şeylerin sayısı çok olunca beceremediklerinize göre kerterize almak çok daha doğru. Hem insani, hem de hakikaten beceremediklerinize göre.
“KENDİMİ BENİ ALDIKLARI KADAR CİDDİYE ALDIĞIM GÜN ÇOK MUTLU OLACAĞIM.”
Küçük yaşta büyük hastalık geçirdiğiniz için hastaneleri sevmediğinizi söylüyorsunuz. Küçük yaşta giriştiğiniz büyük işler deyince aklınıza neler geliyor?

Her zaman tuhaf olduğumu düşündüm ama bu tuhaflığın iyi bir şey olduğunu anlamak insanın zamanını alıyor. Ben başkaları gibi olmamayı bir eksiklik zannettim çok uzun yıllar. Bunun bana verilmiş bir hediye olduğunu; yazı yazmanın, olaylara deli bir gözle bakabilmenin, insanların içini görebilmenin iyi şeyler olmadığını düşündüm uzun yıllar. Sonra yazının buradan beslendiğini görünce benim de bu dünyaya niye gelmiş olduğumu anladım sanıyorum. Küçük yaşta büyük işler becerdiğimi çok düşünmüyorum aslında çünkü kendimden beklentim çok acı verici düzeyde, hep yüksek oldu. Dolayısıyla hiçbir zaman kendimi çok büyük işler başarmış gibi hissetmiyorum. Kendimi beni aldıkları kadar ciddiye aldığım gün çok mutlu olacağım.
“ÖZGÜR BENİM İÇ AİLEM”
Ciddiye aldığınız, alabildiğiniz bir mevzu var aslında, evlilik. Küçükken duvarınızda dev harflerle şu yazıyormuş: “Büyümek çürümektir” Şimdi bu çürük elma evliliği ile kurdunu buldu diyebilir miyiz?
Özgür’den mi bahsediyorsunuz? Hayır diyemeyiz, ne çürüklükle, ne kurtlukla..bu tür sözcüklerle açıklayabileceğim bir ilişki değil o benim iç ailem. İnsan seçemediği ailesinin yanına kendine bir aile seçmeye başlıyor. Arkadaşlarınızdan bir aile kuruyorsunuz, bir yedek anne, bir yedek baba, bir yedek kardeş, ve sevdiğiniz o iç ailenin bir parçası oluyor ve o benim o iç ailemin kahramanıdır.
“UĞUR MUMCU İSMİNİ TAŞIMAKTA ZORLANDIĞIMIZ ZAMANLARDAN GEÇİYORUZ”
Yedek babamızdan bahsedelim o zaman, Uğur Mumcu’dan yani. Aziz Nesin’in "bizi acı acı güldürdü" dediği "Sakıncalı Piyade"nin “Sarı Gelini” olmak, Özgür Mumcu ile olan evliliğiniz, mum kokmak dışında nasıl bir özellik ve sorumluluk kattı size?
Son dönemde Türkiye’de yaşanan siyasi konjonktürden dolayı belirsizlik ve kayganlıktan dolayı biraz beni zorladı diyebilirim çünkü bu ergenekon ve daha önce başlayan siyasi süreçte öyle ciddi bir kamplaşma oldu ki, iki kampında dışında üçüncü bir tarafta söz söyleyenlerin her iki kamp tarafından hain ilan edildiği ve anlaşılmamakta direnildiği bir döneden geçtik, dolayısıyla bu dönemde Uğur Mumcu’nun yanlış konumlandırılması beni de Özgür’ü de zorladı. Çünkü ya Kemalistsiniz, ya da AKP taraftarısınız, sosyalist olmanın imkansız sayıldığı bir zamandan geçiyoruz ve ben sosyalistim. Özgür ve ben demokratik sosyalistiz, dünyaya bakış açımız en kabaca böyle tarif edilebilir. Kemalistlere karşı kesim beni Kemalist diye tarif etti, öbür tarafta Kemalist taraf da beni liberal diye tarif etti. Dolayısıyla Uğur Mumcu ismi çok ağır, çok yüklü bir isim hem hayatıyla hem ölümüyle. Onu taşımakta zorlandığımız zamanlardan geçiyoruz.
“BEN, YAZIYA İMAN ETMEK ZORUNDAYIM ÇÜNKÜ BİR TEK ONU YAPABİLİYORUM.”
“Jakoben Kemalistler bir yanda, -her nasılsa- jakoben olan liberaller diğer tarafta. Ben ve birkaç kişi daha tam ortada, karın ağrımızla duruyoruz”demiştiniz. Ortadan ayrılmak için hangi şartların oluşması gerekir?
Yazı yazan bir insanın ve hakikaten içtenlikle kalbiyle yazan bir insanın herhangi bir tarafa kolay kolay dahil olacağını düşünmüyorum ben. İnsanı bütünüyle görmenin, yazı yazmanın böyle bir sorumluluğu var diye düşünüyorum, kötüler ve iyiler gibi bir şeyi ayırırsanız o zaman örneğin illa yazı yazacaksanız televizyon dizisi yazabilirsiniz. Ama edebiyat yapıyorsanız, gazetede yazı yazıyorsanız böyle bir şımarıklığa hakkınız yok. Jakobenizm’i çok kökünden reddeden bir şey benim için yazı yazmak. Ben edebiyattan geliyorum ve yakın zamanda da edebiyata geri dönüyorum zaten. Günlük konjonktürlerin, gazetecilerin takip ettiği ve üzerinden ekmek yediği bu taraflaşma halinin dışında kalmak benim en büyük sorumluluğum. İki tarafı da olabildiğince objektif görmek, nötr değil, objektif görmek. Ben yazıya çok iman ederim, iman etmek zorundayım çünkü bir tek onu yapabiliyorum.
“BİZİ DE BURALARDA PEK YAŞATMAYACAKLAR GİBİ DÜŞÜNÜYORUM”
Hayır yapabildiğiniz başka şeyler de var… Beynelmilel filminde solcu bir gazeteciyi canlandırmıştınız. Solcu bir gazeteci, sol gözünüzü kapattığında dürbünden görebileceği neleri kaçırır, neleri ıskalar sizce? Sağcı bir gazeteciden farkı dürbünsüz uzağı görebilmesi midir?
Öncellikle şunu söyleyeyim, Sırrı Süreyya Önder’le bizim öyle bir anlaşmamız var, benim çok yakın dostumdur, onun çektiği her filmde ben oynayacağım. Böyle bir şey olduğunu zannetmiyorum, yazının insanları diye ayrı bir ülke, ayrı bir vatandaşlık olduğu kanaatindeyim, sağda da çok beğendiğim isimler var; Fatma Barbarosoğlu, Nihal Bengisu Karaca gibi. Onlar kendini ne kadar sağda tarif eder onu da bilmiyorum ama öyle bakacaksak böyle cevap vereyim. Dolayısıyla çok sağcı solcu diye ayırt etmektense, yazının vicdanına iman edenler, iman etmeyenler diye ayırabilirim çünkü özellikle son dönemde, medyanın midemi bulandırdığı bir dönem bu, çok az insan kaldı gibi düşünüyorum. Bizi de buralarda pek yaşatmayacaklar gibi düşünüyorum, pek de umutlu olmadığım zamanlardayım, bir tür gayri ciddilik operasyonu ve son derece politik bir tavır olduğunu düşünüyorum. Medya gayri ciddileştiriliyor, Fransız Sarayının son zamanları gibi görüyorum biraz, herkes bir espri peşinde, herkes ucuz gülüş peşinde, herkes müptezel dedikodu peşinde. Ve köşe yazarlarının özel hayatları yada hayatları birer gündem oluşturuyor. Gündemin bu olduğu bir ülkede yazı yazan insanların yazının ciddiyetine inanmış, sözü azalmış insanların giderek azaldığını düşünüyorum, kendimi de hasbelkader o insanlardan biri olarak görüyorum.
“HAKİKATEN DEĞİŞMEYE BAŞLADIĞIM BİR DÖNEM BUGÜNLER.”
Köşe Yazarlığı konusunda umutsuzsunuz ama sol devrimler konusunda ne diyeceksiniz? ‘Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita’ adlı kitabınızın ana fikri, solculara inandıkları şeyin başka yerlerdeki mutlu insanları örgütleyeceğini söylemek ise solun devrimleri neden bugüne yansımıyor?
Siz benimle o kadar kritik bir dönemde röportaj yapıyorsunuz ki, tam bu konuları düşünmeye başladığım zamanlarda…En derin felsefi anlamda düşünmeye başladığım zamanlar, bu ülkenin konjonktöründen de bağımsız olarak. İnsanın erdemleri ne ve bu erdemleri tek bir ideoloji tarafından monopolize edilebilir mi, tekelleştirilebilir mi, bu mümkün değil aslında diye düşünmeye başladığım zamanlar. Benim böyle bir rahatsızlığım var. Ben sürekli değişiyorum. Ben çok sıkılıyorum, bunu tutarsızlık olarak algılamayın ve değişimi de otomatik olarak iyi bir şey olarak algılayan insanlardan değilim. Ama hakikaten değişmeye başladığım bir dönem bugünler. Geçen gün IMF karşıtlığı üzerine bir yazı yazdım, yazının sonunda dedim ki, yıkmaya çalıştığımız kalelerin içi de harap, zenginler de mutsuz ve bu sisteme sadece yoksulluğu ürettiği için değil zengin insanları da mutsuz ettiği için karşıyım diye ve kızanlar oldu buna. Herkesi kapsayan bir şey nasıl olabilir diye düşünüyorum, en derin felsefi anlamda söyleyecek olursak bugünlerde sosyalizmin insanın temel korkularını ele almakta yeterince başarılı olup olmadığını düşünmeye başladığım bir dönem. O yüzden daha kıyıdan daha uzaktan bir yerden bakmaya başladığım bir dönem. Ortadoğu’da, Beyrut’ta gördüğüm şeylerden dolayı da böyle oldu, din meselesine nasıl bakılmalı, dinden öte İslamiyet meselesine nasıl bakılmalı, Allah’a insan niye ihtiyaç duyar?...Sosyalizm bu meseleyle yeterince hasbihal etti mi, hercü mercü oldu mu bunları düşünmeye başladığım zamanlar oldu…
“ZENGİN İNSANLAR DA MUTSUZ”
IMF dedik de…“Altta kalanın canı çıksın” ekonomisinin savunucusu olduğu için sevmediğiniz Laurence Summers’dan başka, komşunu sömür, işçini sömür gibi yaklaşımları bulunan hangi ekonomik iradeyi reddettiniz?
Sadece altta kalanın canı çıksın değil işte şimdi değişen şey o, üstte olanın da mutlu olmadığını görüyorum, son dönemde zengin insanların mutsuz olması üzerine düşünmeye başladım. Sahip olmak ve olmak arasındaki fark nasıl bir şeymiş hakikaten bunu o insanlarla yüzyüze gelince anlıyorum. Tedirgin bir şekilde kollarını göğsünde bağlamış kadın yöneticiler, sanki her an bir yerden yumruk yiyecekmiş gibi yaşayan erkekler, bu sistemin bütün kremasını yiyen insanlar bunlar ve buna rağmen çok mutsuzlar. Bu kadar mutsuz olmasalardı, ferrarisini satan bilge edebiyatı bu kadar çok satmazdı. Çok mutsuzlar ve mutsuzluklarını itiraf edebilecekleri bir durum yok çünkü teorik olarak mutlu olmaları lazım. Ama o kadar mutsuzlar ki, 6 bin dolarlık saatlerini, 10 bin dolarlık saatle değiştirme telaşına bütün hayatlarını yatırmak zorundalar, eğer o telaşla davranmazlarsa ne kadar mutsuz olduklarını anlayacaklar ve çıkışları olmayacak. Bir de insana şöyle bir şey öğretilmiş, alıştığın standarttan sakın aşağı düşme, bir şeylere sahip olmazlarsa olmayacaklarını düşünüyorlar. Sahip olduklarından kurtulunca nasıl ‘olabildiklerini’görünce de inanılmaz bir coşkuya kapılıyorlar, ne kadar zavallılar. Sahip olmadan yaşamak, tasavvufi bir şeydir aynı zamanda, insanın en kadim bilgileriyle ilgilidir, o kadim bilgiyi kapitalizm gibi genç bir sistemin karşısında tekrar keşfettiklerinde çocuksu bir sevince kapılıyorlar ve bu da bana çok acınası geliyor.
“BEN KENDINI KONU HALINE GETIREN KÖŞE YAZARLARININ NASIL GAZETECILIK YAPTIĞINI ANLAMIYORUM”
Kıyıdan bakarken…. Şiirsel bir anlatımla yazdığınız Kıyı Kitabı ve köşe yazılarınızın adının ‘kıyıdan’ olmasına bakılırsa hayatı kıyısından yakalamayı seviyorsunuz. Ucundan kıyısından tutarak bir anlamda kaybetmeye de yakın durmak istemenizin nedeni nedir?

Sanıyorum bu hayatta kazanmanın benim için hiç bir zaman çok önemli olmasını istemedim. Kaybetmekten korkmaktan da öte bir şey bu, kazanınca dönüşeceğim insandan korkuyorum galiba, ikincisi de kendimi hayatta da hep kıyıda hissettiğim için. Ortada olmak çok kötü bir şey. İnsanların bana bakmasından çok insanlara bakmayı seviyorum, son dönemde televizyon, gazete yüzünden yüzümü de tanıyorlar. Bu hoşuma gidiyor, insanların gelip bana, “Beni yazıyorsun!”dediği zaman çok mutlu oluyorum. Çünkü insanın çok temel bir yerine dair bir şey yazıyorum ki, insane paylaşabiliyor beni yazıyor duygusunu. Benim yüzümü tanıdığı için insanların gelip bunu söylemesi çok hoşuma gidiyor ama diğer yandan da insanları, bir hiçkimse olarak izlememi engelleyen bir şey, çünkü görünmezseniz hiçkimse olabilirsiniz, herhangi biri olabilirsiniz ve insanlar size gerçekleri anlatırlar ama görünen biri olursanız size gore vaziyet alırlar. Ben kendini konu haline getiren köşe yazarlarının nasıl gazetecilik yaptığını anlamıyorum. Çünkü onlar bir hiçkimse olamazlar artık. Onlar, ‘birisi’ Ve birisi, anlatılan şeyi yönlendirir, anlatanı yönlendirir, ben hiç öyle olmasını istemiyorum, sadece hayatın kendi akışı içinde akmasını, benim de onu yazmamı istiyorum, hakikate sadece böyle ulaşılır diye düşünüyorum.
“HAYATIN NASIL YAŞANACAĞINI ERKEKLERDEN DEĞİL, KADINLARDAN ÖĞRENDİM”
Okurlarınız yazılarınızda kendilerini bulmuşlar, ve belki de siz de başkasının yazısında buldunuz…12 yaşınızda annenizin eve getirdiği ‘Kadının Adı Yok’ kitabını elinize aldığınızda gözlerinizin açık kaldığını anlatmıştınız. O anı patika dergisi nasıl izledi? Bu kitap dişi kurdun size ilk uluması mıdır?
Hayır sadece oradaki öfke sanıyorum çok hoşuma gitti o yaşlarda, ben hep kadınları dinleyerek büyüdüm, çok da değişmedi bu, hep benden büyük kadınlarla röportaj yapmak istedim, aslında içime işlemiş bir meraktan, hayat nasıl yaşanmalı merakından dolayı, ideolojilerden de bağımsız bir şey söylüyorum, onların üzerinde bir şey söylüyorum, bir kadın hayatı nasıl yaşar hep bunu sordum başka başka röportajlardan altında. Bana o dişi kurtların ulumaya başlaması, büyükannemle başar, anneannemin annesiyle, sonra anneannemle, sonra annemle, başka kadınlarla, adını şimdi unuttuğum bir sürü komşu kadınla, kadın arkadaşla…ve hiç de şükürler olsun ki kesilmedi, onlardan hep bana akan bir şey vardır, benden de kadınlara akan bir şey vardır. Hayatın nasıl yaşanacağını erkeklerden değil kadınlardan öğrendim hep.
“ERMENİSTAN MAÇI YAPILIYOR, SARKİSYAN BURAYA GELİYOR VE İKİ HALKIN ORTAK OĞLU KAYBOLDUKTAN SONRA ANCAK BUNLAR YAPILABİLİYOR”, “İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN BİR KURBAN ARANIYORMUŞ, O DA HRANT OLDU”
Öyleee ama birisi var ki o sizi başkalaştırdı… ‘Benim arkadaşımı öldürdüler, artık iflah olmam, onu yerde gördüğümden beri başkasıyım’ dediğiniz Hrant Dink. Bir başkası olarak korkuyla soruyorum neler yapabileceğinizi?
Benim arkadaşımı ilk kez öldürdüler ve ben hikayelerini yıllardır dinlemiş olduğum bir kuşağı ilk kez anladım. Şimdi eleştirdiğim eski solcu kuşağın nelerden geçmiş olduğunu gerçekten tahayyül edebildim. Bu böyle bir şeymiş yani kaybetmek böyle bir şeymiş dediğim ilk o zamandır, bu kadar yüz yüze kalmak, hayatının bir parçasının senden bu kadar hunharca çekilip alınması, Hrant’la öğrendiğim bir şey maalesef. Şimdi çok tuhaf bir şey; Ermenistan maçı yapılıyor, Sarkisyan buraya geliyor ve iki halkın ortak oğlu kaybolduktan sonra ancak bunlar yapılabiliyor, bir kurban kesmemiz gerekiyormuş gibi. Öfke benim hayatımın temel dinamiklerinden bir tanesi. Onu da hiç kaybetmek istemiyorum, sanıyorum çok küçükken duvarıma yazdığım, büyümek çürümektir lafının esası bu olmalı. O Öfkeyi yitirdiğiniz zaman demek ki sizden geçmiş, çekilip bir kenara hiç yazı yazmamanız lazım. Öfkelenmiyorsanız, öfkelenilecek şeyler yapan insanların tarafına geçmişsiniz demektir. Ama o intikamla ilgili bir şey değil, sadece inatla ilgili bir şeyi ben de bunu unutturmam arkadaş. Bunu size unuttuğunuz her seferinde hatırlatırım ve yalan söylemenize izin vermem. Her ne kadar’ Akıttığın kan kadar kanın aksın”diye Generale yazı yazsam da o öfke değil öfke değil çok daha acı bir yerden söylenmiş bir söz. Öfke kadar inatta benim bir başka dinamiğimdir, keder de, umut da öyledir. Beni başkası haline getiren kederi de ben unutturmam, sana da unutturmam, böyle bir başkası oldum yani.
“ÇOCUKLARIN TAŞLADIKLARI TANRI AMA KÖTÜ BİR TANRI”
Unutturmayacağınız şeylerden biri daha… Şırnak, Cizre’de izinsiz gösteride yaşamını yitiren 12 yaşındaki çocuğun, cenaze töreninin ardından çıkan olaylarda polise taş attıkları gerekçesiyle tutuklu bulunan 10 çocuğu savunanlar arasındaydınız. Tüm mahkumiyetlerine rağmen bugün de gösterilerde çocuklar ön planda. Bu çocukların taşladıkları şey kendi tanrıları mı?
Buradaki herhangi bir insana, doğuya gitmemiş bir insana bunu anlatmak çok zor. Meselenin kolay söylenecek kısmını söyleyeyim:”Bunlar çocuk ve hiçbir şekilde bu muameleyi hak etmiyorlar” O çocuklar ilk içeri alındıklarında ilk röportajları ben yaptım ve yaşları 6-12 arasında değişen, işkence görmüş ve yaralanmış çocukla görüştüm. Hayatımda gördüğüm, Hrant’ın ölümü bir, iki bu en acı şeydir. İnsanlığın vicdanının bu kadar tükendiği anlara ruh sağlığı açısından belki de tanık olmamak lazım. Ama benim hayattaki yaptığım şey bu, bunları yazıyorum, orada olmak zorundayım. Evet kendi tanrıları ama ‘kötü bir tanrı’ Şunu anlatmak zor buradaki insanlara: Bir çocuğun çok küçüklüğünden başlayarak kendini reddetmesi üzerine kurulu bir hayatın yarattığı öfkeyi anlatmak çok zor, siyaset meydanında konuşurken(Kürt çocuklarıyla ilgili), küçük faşistlere dönüştürülmeye çalışan çocukları söylediklerini gördüğümde kanım dondu. Ve onlara şunu söyledim, “Sizi alsalar, 6 yaşınızda, sadece İngilizce konuşulan bir yere koysalar, Türkçe konuştuğunuzda da dövseler siz birine taş atmak istemez misiniz?” İnsanlar ancak bunu zahmetli bir empatiyle anlayabilecekler diye düşünüyorum. Oradaki hayatı ve gündelik hayatın nasıl yıprattığını, ezdiğini öyle sadece bir gösteriyi izleyip anlamak mümkün değil. Bunların gündelik hayatlarının da anlatılması gerekiyor, buradaki insanların o öfkeyi anlayabilmesi için.
“BEN KEMALİST DEĞİLİM”
Peki buradaki insanların İzmir mitinglerinden duyduğunuz havayı anlaması nasıl mümkün olacak? bu miting havasını “Hayatın Kıvamı’ diye betimlemiştiniz. Muhafazakar toplumun Türkiye’nin toplamındaki kıvam arttırıcı rolünü ortadan kaldıran şey nedir?
Birincisi İzmir mitingleriyle ilgili içimde büyük bir dert var size söylemiş olayım. İzmir mitingleri diğer bayrak ve cumhuriyet mitinglerinden farklıydı. Fakat yanlış algılandığını düşünüyorum o yazıların. Okurların bir bölümü belli gösterge cümlelere bakıp beni bir tarafa ait kıldılar. Bu benim hiç hoşuma gitmedi. Bazı yazarlar orduyu, darbeyi sevdiğimi söylediler, bunları yazan genç arkadaşlar çok afedersiniz ama kısa pantolonuyla sokakta koştururken Genel Kurmay bana dava açıyordu. Herhangi bir muktedirle hiç başımın hoş olmadığı bir yazım hayatı geçirdim şimdiye kadar. Sanki bir muktedire daha yakınmışım gibi algılanmaktan son derece rahatsız oldum. Ben Kemalist değilim. Türkiye’de rejim değişiyor. Sovyetler’de nasıl rejim değişirken insanlar altta kaldıysa, rejim değiştirirken bazı insanlar altta kalıyor. Buna çok dışarıdan bir sosyolog gibi, bir yazar gibi bakmak lazım. Ben onu yapmaya çalışıyorum. Bu insanları(Kemalistleri)bir sistem üretti ve bu insanlar hakikaten korkuyorlar ve bu ülke için endişeleniyorlar. Korkuları yalnız bırakıldıkları için öfkeye ve ezberden konuşmaya dönüşüyor. İnanın ki karşı cepheden insanlar bu durumdan ne kadar ürküyorsa ben de o kadar tedirgin oluyorum. Ama bir yandan da burada bir insan hikayesi var ben de anneanneme kolay kolay faşist diyemem ki bir cumhuriyet öğretmeni. Bu lafların çok kolay kullanıldığını düşünüyorum. Tıpkı Kemalist tarafta da hain, liboş lafının çok kolay kullanıldığı gibi.
“HRANT ÖLDÜĞÜNDE CHP KARŞITI SLOGAN ATTIM”
Anneanneme çok kolay faşist diyemem derken Baykal için söyleyebilir misiniz yada ne söylersiniz? Seçim sonuçlarının ardından, Deniz Baykal’ın başkanlığını eleştirenlere, Deniz’le dalga geçenler denizde bir dalga olmayı becerebiliyor mu?diye sormuştunuz. Deniz Baykal’ın dalga boyu, denizin büyüklüğüne göre kısa kalıyorsa bunun nedeni korkuları mı?

Ben söyleyeyim, bir gazeteci olarak değil, bir gösterici olarak Hrant’ın öldüğü günün akşamında ben CHP karşıtı slogan da attım. Çünkü tavırları çok yanlıştı, yine olsa yine de yaparım. Kendilerini yanlış anlattıklarını düşünüyorum. Ne politikalar ne fikirler bu kadar korku üzerine bina edilmez. Yani bölüneceğiz, parçalanacağız, yanlış olacak korkusu üzerine bina edilemez. Bir de tabi içim acıyor SHP dönemini, CHP’nin eski dönemini düşününce, Kürtlerle ilgili olarak canım acıyor. Ahmet Türk’ün Baykal’a yaptığı bir çağrı vardı, çok kalpten bir çağrıydı,”Biz seninle Kasrı Kanço’da oturduk yıldızlara baktık, ben sana Diyarbakır cezaevini anlattım ve rakı içtik, neredesin?”diye. Bakın, çok enteresan bu kadar kabul görmemelerine rağmen CHP cephesinden, hala Kürtler için de” Bizim esas adresimiz burasıdır, niye bize böyle davranıyorsunuz?”gibi bir çağrı var ki söylenebilecek son söz budur bir siyasi partiye. Bunu görünce de içim acıyor. Yani Türkiye’de kendine sosyal demokrat diyen insanların düştüğü durumu görünce içim acıyor. Benim zorluğum burada işte, herkesi eleştiriyorum ama Deniz Baykal’ın, sosyal demokratların hiçbir siyasi geçmişi yokmuş gibi şimdi enterajans moda var. ‘Aha, o mu, o Kemalist, o deli’gibi bir tavır var, bunu da siyasi olgunluktan hiç payını almamış bir tavır olarak görüyorum. Bu bir analiz değildir, bu bir fikir değildir, dolayısıyla iki tarafta da fikir yoksunluğu var. Öyle bir siyasi tartışma sürüyor ki, siyasi tartışma demeye bin şahit ister. Bazen yurtdışına gidiyorum, Oxford’da, Beyrut’ta, Paris’te, insanlar bana –Türkiye’de ne oluyor diye sorduğunda anlatmakta çok zorluk çekiyorum çünkü batılı siyasi terminolojide şu anda burada ne olduğunu anlatmak o kadar zor ki. Bulunduğun kampa göre bir terminoloji geliştirebilirsin, o kolay ama hakikaten objektif, iki tarafa da aynı adalet duygusuyla bakan bir tercümesi mümkün değil bu olayların gibi geliyor bana..
“AKP VE O SİYASİ HAREKET TARAFINDAN ÜRETİLEN SİYASİ HINÇ İZLEMEYE DEĞER”
O denendi aslında… Oktay Ekşi, devleti AK Parti çerçevesindeki devlet olarak tanımlarken, siz “AK Parti devleti “diyelim diyordunuz. Bu herhangi bir parti için de doğa kanunu değil midir, AK Partiyi yaşat ki devlet yaşasın noktasına neden geldik sizce?
O noktada mıyız ondan emin değilim ben. Ama siyasi iktidarın bu kadar müdanasız olduğu, bu kadar karşılıksız olduğu için büyüyebildiği çok az zaman vardır ülkelerin durumlarında, ve bunlar olağandışı durumlardır, şu anda biz sıra dışı durumdan geçiyoruz. Öylesine bir hınç var ki o siyasi harekette, o hınç doymak bilmiyor ve bana bu çok izlenmeye değer bir şey gibi geliyor, her şeyi ele geçirmek ve her şeyi kendi bünyesine dahil etmek isteyen bir hınç bu. Hükümete yakın yayın organlarında çok daha iyi ifadesini bulan bir hınçtan, hınç da değil iştahtan bahsediyorum. Türkiye tarihine dönüp baktığımda bu kadar hıncı yaratacak bir haksızlık yaşadılar mı bunu çok göremiyorum. Eğer hıncı yaratacak bir zülüm olduysa ki solculara olmuştur, bunu herkes biliyor fakat o tarafta hala mazlumluk var. AKP ve o siyasi hareket tarafından üretilen siyasi hınç ve neredeyse emperyalist bir bakış açısıyla ele geçirmeye yönelik oluşturulun bu siyasal üslup hangi acıdan kaynaklanıyor onu çok merak ediyorum. Ve ben Türkiye’de yakın siyasi tarihin bir şehir efsanesi gibi yeniden üretildiğini düşünüyorum. Ama bu şehir efsanesi belirsizliğinde ve o köksüzlükte bir şey. Geçen gün bir taksi şoförüyle konuşuyorum, Sivas katliamından laf açıldı, dedi ki, ‘Siz Başbağlar’ı biliyor musunuz?”Başbağların Sivas olaylarıyla hiç ilgisi yok ama o siyasi hareket içinde tarih yeniden üretiliyor. Şöyle dedi adam:”Atatürk gelene kadar biz Kuran’ı anlıyorduk, şimdi anlamıyoruz” Hayır biz Kuranı Kerimi hiç anlamadık. O kadar Arapça bilmedi bu ülke ama böyle bir tarih yazılıyor. Öbür tarafta da Kemalist tarafta da eksik bir tarih yazılıyor. İki tarafta da böyle bir Türkiye tarihini yalan yanlış üretme hali var ve hınç bundan kaynaklı gibi geliyor bana.
“ILIMLI İSLAMCILARA GÖRE KENDİMİ DAHA İSLAMCI HİSSEDİYORUM”
Bu yalan yanlış tarih sizin yalan yanlış kavramlar üretmenize de neden oluyor muydu çünkü ılımlı İslam sözünden ne kadar kaçınsanız da davetlisi olduğunuz Oxford Union’da, Tayyip Erdoğan’dan sonra ikinci konuşmacı olarak bulunduğunuz sırada, konferans konusu olarak karşınıza çıktı. Ilımlı İslam’ın size bu kadar yakın durmak istemesi nedendi?
Ilımlı İslam meselesini biraz daha farklı görüyorum artık. İslami kesim şaşıracak bu söylediklerime ama islami hareket içinde anti emperyalist, anti kapitalist öğeler olduğunu ve bunu ortadan kaldırmak için ılımlı İslam gibi bir projenin desteklendiği düşünüyorum. Beyrut’ta Hizbullah ile ilgili araştırma yapma şansım olduğu için radikal islamla ılımlı İslam arasındaki farka bakıyorum. Daha önce Türkiye sınırlarıyla tecrit edilmiş bir yerden bakıyordum ama şimdi dünyadan bakınca, ılımlı İslamcılara göre daha İslamcı hissediyorum kendimi. AKP meselesine Orta Doğudan bakınca başka şeyler görüyor insan. Belki Türkiye için başka bir yeri var, bu ülke için başka hayaller kuran insanlar daha batılı insanlar için bir gerileme ifade ediyor olabilir ama Orta Doğu’dan bakınca çok ileri bir şey, demokratik sistemle demokratik yollarla iş başı yapmış bir siyasal parti, çok güçlü bir siyasal parti, çok güçlü bir ülkenin siyasal partisi. Oradan bakınca islam’ı, çok totaliter ve otoriter sistemin aleti haline gelmiş ülkelere göre de daha ileride olabilir, ki ben büyük orada Orta Doğu’lu bir ülke olduğunu düşünüyorum Türkiye’nin.
“ERGENKONUN YARARI: HUKUK VE CEZA SİSTEMİ TANINDI”
“Ne Anlatayım Ben Sana”adlı kitabınızda F tipi cezaevlerini, açlık grevlerini, ölüm oruçlarını anlatırken, Mehmet Ali Birand’ın, “Öyle insani hikayeler anlatıyor ki, okuduktan sonra artık insanın susası gelmiyor.” Bu kitabın okuyucusu regresyon denklemini bozdu mu?
“Ne Anlatayım Ben Sana”da anlatmak istediğim şuydu: Bu tür kitaplar sen, ben, bizimi olan tarafından okunur. Zaten ‘örgütlü’kesimi ‘örgütlemiş’olursunuz. Benim derdim her zaman şu oldu, hiç okumayana okutmak, hiç bilmeyene söylemek, dolayısıyla çok yumuşak bir yöntem seçtim. Hiç bilmeyen üniversitede bir kız çocuğuna mektuplar gibi yazdım kitabı. Ki bugün yaşayan bir insane bu ülkede son 10-15 yılda neler yaşandığını görsün diye. Ergenekon ile bir şey söyleyeyim size, ergenekonda haksız yere içeride tutulan insanlar var ama tuhaf bir şekilde ergenekon sürecinin şöyle bir yararı olduğunu düşünüyorum, Türkiye’de elit kesimin ve orta sınıfın Türkiye’deki hukuk-ceza sistemini tanımasına neden oldu ve şimdi hukuksuzlar, Türkiye’de hukuk yok mu dediklerinde bazen acı acı gülesim geliyor. Ve bu ülkede ölüm oruçları oldu, cezaevi koşulları, hukuksuzluk yüzünden aç kalarak kendilerini öldürdüler, sırf seslerini duyurmak için, ellerinde başka bir şey olmadığı için, o zaman neredeydiniz? Herkes için hukuk diyen insanlar o zaman neredeydiler? Ve ellerinde bir sürü medya olanakları vardı. Hayata dönüş operasyonu, teröristler cezaevini yaktı diyen insanlar şimdi AKP’nin zulmüne uğrayınca- Ay, hukuk yok mu? derlerse, bu hakikaten şımarıklık olur.
“ERGENEKON MESELESİ BİRAZ SÖNÜMLENDİ GAZI KAÇTI GİBİ GELİYOR”
Siz bu olaya bir de şöyle parmak bastınız….‘Ergenekon’a ilk taşı Ergenekon olmayan atsın!’şeklinde bir başlık attınız. Sizce atan olmuş mudur, bu taşlar yerini bulmuş mudur, bu oluşum kendi dersini almış mıdır?
O oluşum sönümlendi gibi geliyor bana. O oluşumu da kendi dalgası olarak görüp o dalgayı sürerek yükselmeye çalışan bir siyasal hareket var ama ergenekon meselesi biraz sönümlendi gazı kaçtı gibi geliyor ve hiçbir zamanda tam olarak amacına ulaşacağını düşünmüyorum. Eğer ki amacı söyledikleri gibi Türkiye’den darbenin üzerini, darbecilerin üzerini çizmekse. Şimdi her türlü siyasal körlükte olan insanların bile söyleyebileceği bir şey var; “Madem bu kadar darbelere karşısınız, niçin Kenan Evren yargılanmıyor?” Fakat bunu söylediğimiz zaman da ergenekon sürecini, darbe karşıtlığını bu kadar destekleyen insanlar birden bunu modası geçmiş bir şey olarak adlediyorlar. Bu müthiş bir tutarsızlıktır ve Kenan Evren’den bahsetmek önemli değil artık diye bir fikir yaymaya çalışıyorlar ve ben bunun yeni bir susturma yöntemi olduğunu düşünüyorum, kendimde maruz kaldığım için söylüyorum, bakıyorum yazılanlara çizilenlere…hepsi de aynı şeyi söylüyor.
“HRANT, ‘ALÇAK’GÖNÜLLÜ OLDUĞUNU ZANNEDEN İNSANLARDAN ÇOK ÇEKTİ.”
Kenan Evren aklıma şu soruyu getirdi…Bir sosyal iletişim organizasyonunda yaptığınız röportajda Pele yani Bay Nascimento’nun “bana aşkım diyebilirsin” gibi şaşkınlık uyandıran sözüyle karşılaşmıştınız. Büyüklüğünü, büyük olduğunun farkında olmamasından çıkarttığınız bir lider var mı?
Hrant. İnsanlar büyüklüğe fazla büyük kıymet veriyorlar. Ve buna gerçekten kıymet veremiyorsanız öyleymiş gibi davranamıyorsunuz ve o zaman büyük ve küçük diye ayırt edebileceğiniz insanlar bile sizi küçük zannediyor. Hrant bundan çok çekti. Onu fazla heyecanlı bulanlar şimdi çıkıp Hrant için konuşuyorlar. Dönüp de kendine bakmayan, ‘Allahım ben ne büyüğüm’ diye bakmayan insanlara, insanlar da küçükmüş gibi davranıyor. Derler ya, alçak gönüllü olma, öyle zannederler diye. Hrant, ‘alçak’gönüllü olduğunu zanneden insanlardan çok çekti.
“MEDYADA YILDIZLAŞMANIZ İÇİN FETHULLAH GÜLEN’İN MEDYASIYLA İYİ GEÇİNMENİZ LAZIM”
Sizde benzer ithamlara maruz kaldınız…Zaman Gazetesi sizin Aralık 2007’deki yazı dizinize ilişkin haberinde, “Kuzu postu giymiş kurtlar” başlığı atarken, siz, bunun Zaman gazetesinin hakkınızdaki “resmi görüşü” haline geldiğini yazdınız. Resmi görüşler ile kendi görüşleri aynı şeyi söylemez miydi sizce?
Nahid Sırrı Örik’in ‘Kıskanmak’diye bir kitabı vardır, orada çok sevdiğim bir laf vardır, “Yıldızı halk yaratmaz, yıldızı İstanbul yaratır’der. Türkiye’de köşe yazarlığı sizin ne kadar okunduğunuzla tabi ki ilgili ama esas yıldız olmak istiyorsanız, İstanbul’dan bazı insanlarla iyi geçinmeniz lazım. Ben de bazı insanlarla iyi geçinmiyorum ve geçinmeyeceğim çünkü kaybedecek bir şeyim olduğunu düşünmüyorum. İyi geçinirsem daha çok şey kaybedeceğimi düşünüyorum kendimden. Bunlar gelir geçer, insan kendine kalır. Ben sonunu düşünerek bile değil, yıldızlaşmam için iyi geçinmem gereken insanlarla iyi geçinmek istemiyorum, evet yıldızlaşmanız için Fethullah Gülen’in medyasıyla iyi geçinmeniz lazım, ben de geçinmiyorum, onlar da bir görüşü o söylüyor, o söylüyor, o söylüyor derken bir de bakıyorsunuz hakkınızda bir fikir oluşmuş. Cumhuriyet mitingleriyle ilgili yazdığım yazıdan sonra Ece Temelkuran darbeci, darbe sever dediler. İnsaf yahu! Diyesim geliyor.
“BEN DE KORKARIM AMA KORKMAMA RAĞMEN YAPARIM”
İnsaf Yahu’dan başka ne diyorsunuz?mesela Tercüman’ı, ‘İşte çirkin kadın’, Vakit’i, ‘Ateist Yazar’ diye bağırtan şey neydi, kaza yaptığınız arabadan çıkana kadar hatanın kimde olduğu bilgisi sabit değil midir?

Çok sabit, bende çok sabit, Tercüman, Vakit o dönemde çok çirkin şeyler yaptılar, neredeyse posterimi verdiler, “gidin bu kadına ne yapacaksınız yapın” der gibi. Ben o dönemde Oxford’daydım üstelik. Oya Baydar, Pınar Selek başta olmak üzere bu ülkede kafası çalışan ne kadar kadın varsa benim için kampanya düzenlediler ve bu konu bitirildi. O zaman da şunu anladım, örgütlenmek nasıl bir şey ve ses çıkartınca nasıl korkaklar korkuyorlar! Çok çirkin bir şey yapıyorlar, kadınlarla özellikle yapıyorlar. Daha kolay korkutabileceklerini düşünüp daha rahat saldırıyorlar…Ben de korkarım ama korkmama rağmen yaparım. Benim korkutamazlar diyemem o çok gerçek dışı bir şey, beni korkuturlar ama ben yine de devam ederim.
“ARTIK ESKİSİNE GÖRE DAHA AZ DUYGUSALIM”
Özeleştiri konusunda hiç cevap alamayacağım o zaman sizden…Bir yazınızda kişiliğinizin bir bölümünü aldırmaktan söz ediyordunuz. Aceleciliğinizi, haksızlığa dayanamayışınızı, nezaketinizi, söz söyleme yeteneğinizi…Özeleştiride en çok hangi konuya takılıyorsunuz?
Onu hep diyorum. Özeleştiriye girer mi bilmiyorum ama duygusallık. Hep öyle büyütüldük, duygusal olmak iyi bir şeydir diye ama o kadar iyi bir şey değil. Kendi kişiliğimde onu değiştirdim, eskisine göre daha az duygusalım. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi göreceğiz ama ikincisi yavaş iş yapanlara dayanamam. Aysel Gürel’in şahane bir şarkısıdır, “acelen ne bekle firuze” çok bana ait olduğunu düşündüğüm bir parçadır ve o şarkıyı dinleyince de bu yüzden çok hüzünlenirim. Bu kadar acele ettim ve ne kadar yoruldum gibi hissederim hep.
“ERMENİ MESELESİ BU ÜLKENİN KURULUŞ TAŞLARINDAN BİR TANESİDİR”
Evet hayat her gün yavaş yavaş doğuyor ama biz hızlı gidiyoruz. Kendi adınıza yaptığınız eleştiriyi ülke için yapsak …. Bir röportajınızda Kürtlerin öfkesini arkadaş öfkesi, Ermenilerinkini ise kardeşlik öfkesi olarak gördüğünüzü söylemiştiniz. Bizim öfkemizin yada unutamadıklarımızın monogamisi nedir?
Kürt meselesi bile bu kadar derinden sarsmaz bir ülkenin muhayyinesini. Ben bunun nedenini çok merak ettiğim için de Ağrının Derinliği’ni yazdım. Ermeni meselesi bu ülkenin kuruluş taşlarından bir tanesidir. Ermeni meselesinin belli bir biçimde anlatımı….Onu oradan çekerseniz bir duvar çok fena çatlar. O öfkede o taşın oradan çekilmesi ve o duvarın çatlayacağı korkusuyla ilgili. Halbuki o duvar çatlayınca biraz gün ışığı görecekler.
“SONUNDA EVSİZ BİR İNSAN OLDUĞUMA KARAR VERDİM”
"Ağrının Derinliği" nde, “Dünyada hálá kendilerini evsiz hisseden insanlar olduğunu anlatmak için yola çıktınız, evle evsizlik arasındaki bocalamalardan sonra evinizi içinizde taşımayı öğrendiğinizi yazdınız…Sizdeki ağrının yeri ve derinliği evsizlikle mi sınırlı?
Yol benim evim oldu uzun zamandır ve onun ağrısı da başka bir ağrı. Ben profesyonel bir otel müşterisiyimdir mesela. Bir gün bu konuda kitap yazmayı düşünüyorum. Benim baba tarafımın kökleri yörüktür, oradan gelen genetik bir şey olduğunu da düşünüyorum, ancak yürürken düşünebilirim, arabada gidince mutlu olurum, mutlaka hareket halinde olmam gerekir. Ev benim için çok problemli bir konu, Türkiye’de bir kadın olarak sizden bir ev kurmanız bekleniyor, bu kadar denemiş olmama rağmen yıllar içinde bu da beceremediklerim de bir tanesi, sonunda benim evsiz bir insan olduğuma karar verdim, bu çok ağır bir söz, bana çok ağır ve ağrılı gelen bir söz. Ama hakikaten insan, beceremediklerine göre de hayatını biçimlendiriyor.
Belki de özürlü kabul ediyorsunuz kendinizi bu açıdan ve bu özrünüzle yaşamayı öğreniyorsunuz.
Benim sol ayağım diye bir film vardır ya, sakat olmasından bir hayat çıkartıyor, benim yazım da galiba o evsizlikten besleniyor.
“ARAPÇA NASIL DİNİ İÇEREN, DİN TARAFINDAN İÇERLENMİŞ BİR DİLSE KÜRTÇE DE POLİTİKA TARAFINDAN İÇERLENMİŞ BİR DİLDİR.”
Otellerin dilini çok iyi anladığımızı söyledik de Kürt dilini sormak istedim… “Dil yarası” başlıklı yazınız Türkçe’nin 1980 darbesiyle, Kürtçe’nin de savaşla yaralandığını anlatıyordu. Peki bu yaralı dilin ders olarak okutulmasını, ana dile dönmesini uçuklu dudakları öpmek olarak mı görmek lazım?
Biz Kürt açılımı yaparken Batı’da, Kürtler de kendi açılımını yapıyorlar. Biz bu açılım lafını duymaya başlamadan çok önce yapılıyor, Kürtler bu meseleyi her gün düşünüyorlar ve her Kürt düşünüyor. Arapça nasıl dini içeren, din tarafından içerlenmiş bir dilse Kürtçe de politika tarafından içerlenmiş bir dildir. Onlar da bir sivil dil nasıl üretiriz’in peşindeler. Biz Türkleri açılım yapmamız için beklemediler, her gün bu meselenin üzerinde düşünüyorlar, dolayısıyla o kadar da uçuklu dudakları öpmek olduğunu düşünmüyorum, çok disiplinli olmak zorunda kalmış ve hep en iyisi olmak zorunda kalmış bir halktan bahsediyoruz. Bütün ezilmiş halkların bireyleri öyledir, hep daha iyi olmak zorundadırlar, tıpkı kadınların erkeklerden daha çok çalışmak zorunda olması gibi. Dolayısıyla hayır, o uçuklu dudakları öpmek değil öpe öpe acısını geçirmek gibi olduğunu düşünüyorum.
Dilini irdeledik ama Türk ve Kürtlüğün bir de filmi var..Neydi o? Kardeşiniz İnan Temelkuran’ın, “Made in Europe” adında yaptığı film. Türk ve Kürt erkeğinin iç dünyasının anlatıldığı bu film, aile içi de bazı kavramların ütopyaların varlığına dikkat çekiyor. Erkek modelinin Kürt ve Türk kalıplarına dökülmesinin sizde oluşan kanaati neydi?
Ağrı’nın Derinliği’nin başında yazdım ya, Türk ve Kürt erkeklerini kapsayan bir şey, bir masada bir kadın ve birkaç erkek oturuyorsa ve erkeklerden biri kadına bir şey söyleyecekse, erkeğin yüzüne bakarak söyler. Bu müthiş bir gizli savaştır aslında. O savaşı barışa dönüştürmedikçe bu memleketin kadın-erkek meselesi hallolmaz. Bunu sadece eğitimsiz erkeklerde görmezsiniz, eğitimli erkeklerde de bu yaşanır, bir kadının gözünün içine bakabilmesi gerekiyor bir erkeğin, bu halkın cinsellikle kadın erkek meselesiyle ilgili sorunu çözebilmesi için.
“BU KADAR DUYGU İÇİN TAKAATİM YOK”
Peki sizdeki erkekliğe ait konuşalım…denize bakmanın bile sizi iyi etmediği bir gerçekten söz ediyorsunuz, “ Beni tedavi eden bir tek dağlar, kayalıklar. Tuhaf bir güven hissi, anlaşılmaz bir huzur.”diyorsunuz. Bu katı hayallerin sonu taş kalpliliğe varır mı?

Taş kalpliliğe değil ama artık daha az gencim. Eskiden bir çok ağladığım şeye şimdi ağlamıyorum, bazen ürküyorum da kendimden, giderek daha az duygum var diye. Fakat öbür türlüsü sürdürülebilir bir şey olmaz ve yazı yazamazsınız. Genç arkadaşlar oluyor bazı meselelerde tıpkı ben onların yaşında nasıl öfkeleniyorsam, ağlıyorsam öyle tepki veriyorlar. Onlara bakıyorum ve artık bu kadar duygu için takatimin olmadığını düşünüyorum.
“CUMHURİYET REJİMİ KADINI BAŞKA TÜRLÜ KAPATTI, CİNSİYETSİZLEŞTİREREK”
Ondan dolayı mıdır ki başörtülü genç kızlar için empati yaparken zorlanıyorsunuz ve haklarında “Kapanıyorsunuz” dedik biz, oysa onlar sokağa çıkıp hayata açılıyorlardı örtüleriyle” diyorsunuz? Sizi hayata açan örtü ne?
Bu da hakkımdaki yanlış kanaatlerden bir tanesi, bu kanaatin nereden oluştuğuna bana yazımlarımdan bir tanesinden göstersinler. Gerçekten ben çok merak ediyorum. Çünkü Nihal(Bengisu Karaca)ile geçen gün mesajlaşıyorduk aklıma o geldi, neden beni böyle zannediyorlar çok merak ediyorum. Ben baş örtüsünün derinine bakıyorum ve onlara son derece içten ve samimi sorular soruyorum. Karşımdaki insan içten ve samimi ise buna hiç alınmıyor. Diyorum ki insanlık tarihinde kadın saçıyla ilgili derdi olmuş rejimlere bakıyorum ve bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorum, arkadaşım sen ne düşünüyorsun, bu konu hakkında? Bu soru saldırı sorusu değildir. Dine saygı, bir takım değerlere saygı…Saygı demek bu konuda hiç konuşmayacağız demek değil. Bu konuda soru sormayı saldırı olarak algılayan insanların cevabı yoktur herhalde diye düşünüyorum. Ne Nihal’e, ne Fatma Barbarosoğlu’na, ne Ayşe Böhürler’e ne Siber Erarslan’a bu soruları sorduğumda hiç biri de alınganlık göstermiyor hep si de gülerek cevap veriyor. Ama hakkımda birisi böyle bir kanaat oluşturdu, ondan sonra tuttu bu kanaat, ve yürüdü gitti, yok böyle bir şey. Ve benim kalben çok iyi geçindiğim başörtülü insanlar var ve başörtülü insanlarla benim bir problemim yok, görmüyorum bile onun başörtüsünü. Ha şuna karşıyım, medyada başörtülü kadınların bir gösteri malzemesi olarak kullanılmasına karşıyım ama Nihal buna en az benim kadar karşıdır, ve kendisinin üzerinden karşıdır. Çünkü kapanmak…Bazen ben de kapanmak istiyorum, görünmek istemiyorum, en derininden anlıyorum kapanma duygusunu ama kapanan bir insanı sen göstererek ‘açmaya’çalışırsan pornografik, müstehcen bir edim olur. Ve ben bu edim karşısında Nihal’le, Sibel’le aynı cephede dururum, o zaman benden başörtülüsünü bulamazsın….Şunu 10 kere yazdım belki ama hakkımda başörtü karşıtı diye bir kanaat var, “Cumhuriyet rejimi kadını başka türlü kapattı, cinsiyetsizleştirerek” O da bir kapatma biçimiydi, baş örtüyle değil ama cinsiyetsizleştiren döbyeslerle, boğazlarına kadar kapanan gömlek düğmeleriyle, biz kadın gibi olmamalıyız, nefer olmalıyız falan gibi şeylerle, sosyalizm (bu ülkedeki sosyalist görüş)kadınları başka türlü kapattı. Dolayısıyla bütün bu kapanma biçimlerini ben birbirinden çok farklı görmüyorum. Bu kapatanlarla ne kadar derdim varsa öbür kapatanlarla o kadar derdim var. Derdim değil, sorularım var, dert onlara ait çünkü. Kadın üzerinde düşünülecek politik bir durumdur. Ve ben kapalısıyla da, açığıyla da aynı politik durum içinde konuşabilirim. Ben bütün sorularımı cevap almak için sorarım, cevabını bildiğin soruyu sormayı da karşı tarafa çok büyük hakaret sayarım çünkü bu karşıdakini gerizekalı yerine koymaktır. Hakkımda bu kanaati oluşturan insanları görmek istiyorum, nerede yazmışım bunu?
“HRANT’IN BENİM ÜZERİNDEKİ ELİDİR HERHALDE BU KİTABIN GÖRDÜĞÜ İLGİ”
Hakkınızda kanaati direk oluşturacak ifadeleriniz de var, 1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı durumlardan ötürü bir “özür” merasiminiz olmuştu. Şimdi imzalanan Ermeni protokolü gündemde. Bu anlaşma ne kadar tarihi, ne kadar hayati?
Çok hayati ve çok tarihi ama ben işin diplomasi tarafıyla ilgilenen bir gazeteci değilim, ben işin haklar ve halkların kalbi tarafıyla ilgilenen kısmındayım. İnsanların birbirlerini affetmesi, hikayelerini, acılarını ortaklaştırmaları o kadar kolay bir süreç değil ama elbette bu sürecin simgesel şeylerle başlaması gerekiyor, futbol maçı, protokoller gibi..Bu diplomatik hareketler bile ne kadar çok öfke yaratıyor ve sadece MHP’lilerde değil, bu konuda ne düşüneceğini tam bilemeyen insanlarda bile bir korku, tedirginlik var. Bu tedirginliğin iki tarafta da azalması için daha çok kalpten konuşmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı da o yüzden yazdım zaten. Bu kitap Türkiye’nin kalbinden, Ermenilerin kalbine yazılmış bir mektup. Ve ne mutlu bana ki Ermenilerle Türkler aynı şekilde sevdiler kitabı. Sadece Ermeni meselesiyle ilgili düşünmüş, bu konuda fikir sahibi insanlar değil, bu konudan nefret eden, adını bile duymak istemeyen insanlar da okudular. Bu da Hrant’ın elidir herhalde benim üzerimdeki.
“KİMSE BANA AL CAPONE İLE BAĞLANTILI BİR İMADA BULUNAMAZ”
‘Ben de Al Capone’un adamı oluyorum’ derken amacınız Aydın Doğan’a destek vermek miydi, yoksa bu ifadenin aşan maksadına mıydı itirazınız?

Aşan bir maksat olduğunu düşünmüyorum, bu ifadenin maksadının kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu laflar öyle akla geldiği gibi söylenen laflar değil, bir iletişim mimarisinin sonucu, yanlışlıkla söylenmiş olduğu kanaatinde değilim. Aydın Doğan başka bir şey, gazeteciler başka bir şey, orada çalışanlar başka bir şey. O yazı basit bir ekmek paramızla oynuyorsunuz yazısı değildi. Bu lafın ne demek olduğunu Başbakan’a açıklayan bir laftı. Bir hakarettir bu ve o hakaretin anlamı nedir onu anlattım. Hiç kimseye bile bile veya bilmeyerek adaletsizlik, haksızlık, kötülük yapmadım. Bunu söylemek çok zordur hayatta. Dolayısıyla kimse bana Al Capone ile bağlantılı bir imada bulunamaz. “Al Capone’un adamı olmayan ilk taşı atsın o zaman” dedim.
“MİLLİYET’İ SANTRALDEN ARADIM İŞ İSTEMEK İÇİN”
Kötülük yapmadınız ama hata yaptığınız düşünülmüş olabilir özellikle CNN Türk’ten gönderilmeniz mevzusunda…Düzce depremini tv’de sunarken yaptığınız ’ölü matematiği’ konuşması bunlardan biriydi belki de. Milliyet ile bağınızı hangi matematikle açıklayabilirsiniz?
O yüzden çıkmadım ben CNN Türk’ten. Çiğdem Anat o dönem bir sürü insan attı, ben de onlardan biriydim. Milliyetle bağımı şöyle açıklayayım, Yenibinyıl’da yazıyordum ben, ve Yenibinyıl kapanmak üzereydi, evimde oturuyordum ve para kazanmam gerekiyordu, çok zor durumdaydım ve gazetenin üzerinde Radikal ve Milliyet duruyordu. Radikal’de Perihan Mağden yazıyor, onların kadın yazarı var, ben şu Milliyet’i bir arayım dedim ve bayağı santralden arayıp, Mehmet Yılmaz ile görüştüm. Mehmet Yılmaz derhal telefona çıktı ve ‘çok tuhaf çok tuhaf’dedi. Anlamadım ben, - Şimdi ben sizi arayacaktım dedi, tuhaf olan şu, birbirimizi hiç tanımıyoruz. Çok sonra…Çok güzel bir hikayedir bu aslında, tanıştığım bir kadın beni ısrarla tavsiye etmiş ve beni köşe yazılarımdan değil, “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır”adlı ilk kitabımdan tanıyor. Sonra o kadın (okursa bu röportajı çok güzel olur) öğrendim ki, 12 Eylül’de işkence gören kadınlardan bir tanesi, dünyanın en akıllı kadınlarından bir tanesi ve niyeyse beni bulmuş bu hayatta. Kadını da tanımazdım, yıllar sonra 12 Eylül ile ilgili yazı yazdığımda ‘Akıttığın kadar kanın aksın’yazısını yazdığımda bana uzun bir mektup yazdı ve dedi ki, “o kadın benim, seni Mehmet Yılmaz’a söyleyen kadın”..Ve bugün anladım ki doğru yapmışım, aradan 8 yıl geçtikten sonra anladım, adını söylemeyeceğim çok sevdiğim bir insan o dedi ki, “Helal olsun helal ettim hakkımı”