“Bir Mütekabiliyet Hikayesi Yunanistan ve Türkiye’de Cemaat Vakıfları”
Raporu Hazırlayanlar: Dilek Kurban ve Konstantinos Tsitselikis
Yunanistan ve Türkiye’nin sırasıyla Müslüman ve Gayrimüslim azınlıklarına dair en sık kullandıkları sözcük büyük olasılıkla ‘mütekabiliyet’tir. Yarım yüzyıldan fazla bir süredir, iki ülkede başa gelen hemen her yönetim, siyasi eğilimlerinden ve ideolojik tabanlarından bağımsız olarak, Müslim ve Gayrimüslim cemaatlerinin azınlık haklarını kısıtlayan yasa, politika ve uygulamalarını meşrulaştırmak için kadim ‘mütekabiliyet savı’na sığınmışlardır. Her iki devlet de on yıllar boyunca uyguladıkları politikalarını, 1923 Lozan Antlaşması’nın 45. Maddesinin mütekabiliyete yasal zemin oluşturduğunu iddia eden teoriye dayanarak meşrulaştırmıştır. Teoriye göre bu hüküm, Yunanistan ve Türkiye’nin azınlıkların korunmasına yönelik Lozan’dan kaynaklanan yükümlülüklerini, karşı tarafın bu yükümlülüklere riayet etmesi koşuluna bağlamasını öngörmektedir. Sırasıyla Müslüman ve Gayrimüslim azınlıkların koruması için Yunanistan ve Türkiye’ye paralel yükümlülükler getiren apaçık bir hükmü kasıtlı olarak çarpıtan her iki devlet, on yıllar boyunca kendi vatandaşlarını rehin tutmuş, karşı tarafı dış politikada mağlup etmek adına onları birbiriyle karşı karşıya getirmiştir. Yunanistan ve Türkiye, mütekabiliyet ilkesinin insan hakları sözleşmelerine uygulanamayacağını ve devletlerin kendi vatandaşlarının temel haklarını başka devletlerin politikalarına endeksleyemeyeceğini savunan uluslararası hukukçuların ve kurumların itirazlarını görmezden gelerek kendi ulusal kamuoylarını manipüle etmiş, onları azınlıkların ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmelerinin meşruiyetine büyük ölçüde inandırmıştır.
Bu rapor, mütekabiliyet politikalarının Yunanistan ve Türkiye’deki Müslim ve Gayrimüslim azınlıkların gündelik yaşamları açısından doğurduğu sonuçları, özellikle bu azınlıklara ait olan cemaat vakıflarına etkileri açısından incelemektedir. Özel olarak Yunanistan ve Türkiye’deki Müslim ve Gayrimüslim cemaat vakıflarının mülkiyet ve öz-yönetim meselelerine odaklanan rapor, konuyu tarihsel bağlamına oturtmakta ve Lozan’dan bugüne ‘cemaat vakıfları sorunu’nun evrimini ortaya koymaktadır. Rapor, Yunanistan ve Türkiye devletlerinin kendi azınlık vakıflarına ilişkin yasa, politika ve uygulamaları arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymakta, bugüne değin gerçekleşen ilerlemeleri eleştirel bir gözle değerlendirmektedir. Rapor ayrıca Türkiye ve Yunanistan hükümetlerine sorunun çözümüne yönelik siyasa önerilerinde bulunmaktadır. Bu konferansta İngilizce taslağını bulacağınız rapor, Temmuz 2010’da Türkçe, İngilizce ve Yunanca olarak yayımlanacaktır.
”Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar: 2010 Türkiye’sinde Ayrımcılık Meselesine Yeniden Bakmak”
Raporu Hazırlayan: Dilek Cindoğlu
Bu araştırmanın temel sorunsalı, 2010 Türkiye’sinde uzman meslek sahibi başörtülü kadınların iş piyasalarına girerken ve iş piyasalarında var olurken yaşadıkları süreçleri sosyolojik bir çerçeveden anlamak üzerine kurulmuştur.
Başörtüsü yasağı, 1980’lerden bu yana hem yüksek öğrenimde, hem de çalışma hayatında başörtülü kadınların hayatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu çalışma, diğer bazı az sayıda araştırmanın yolundan giderek kesişimsellikler (intersectionality) yaklaşımı ve (grounded theory) temellendirilmiş kuram metodolojisi ile 2010 Türkiye’sinde yaşayan uzman meslek sahibi başörtülü kadının iş piyasalarında yaşadıkları deneyimlere odaklanmaktadır ve başörtüsü yasağının yarattığı etkileri bir bütünsellik içinde anlamak üzerine kurulmuştur.
Kesişimsellikler yaklaşımı, toplumsal katmanlar arasındaki farklı sosyal durumların kesişimlerini dikkate almayı ve bize toptancı sosyal analizlerden çekinmeyi öneren yeni akım sosyolojik bir yaklaşımdır. Metodoloji olarak ise, ancak “grounded theory” temellendirilmiş teori yaklaşımı ile incelendiğinde, durumun tamamına ilişkin bütüncül bir analiz yapmak mümkün olabileceği düşünülmüş ve dolayısıyla bu raporun örgüsü temellendirilmiş teori yaklaşımı ile alan çalışmasından ortaya çıkmıştır.
Bu çalışmanın alan araştırması, Aralık 2009-Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara, İstanbul ve Konya şehir merkezlerinde gerçekleştirilmiştir. Alan araştırması, STKlar ve enformel ilişkiler yolu ile ulaşılmış kadın ve erkek kanaat önderleriyle, başörtülü meslek sahibi evli, bekar, çalışan ve çalışmayan kadınlarla ve de başörtülü meslek sahibi kadınlarla evli erkeklerle yüz yüze yapılmış mülakatlardan (11 adet), grup mülakatlarından (5 adet) ve odak grup (10 adet) çalışmalarından oluşmuştur. Bu çerçevede, toplam 78 kadın ve 25 erkekle görüşülmüştür.
Bu çalışmada, başörtülü kadınların istihdam sürecinde yaşadıkları tek engelin, kamuya ait işyerlerinde çalışmalarının önündeki engel olmadığı ortaya çıkmıştır. Özel şirketlerde de başörtülü kadınların “görünür” durumda olmalarının, (1) işe alınmalarında, (2) ücret politikalarında, (3) çalışırken ve (4) terfilerde engelleyici bir faktör olduğu, çalışmanın bulguları arasındadır. Öte yandan, kamusal alan ile özel alan da birbiri ile çok yakın etkileşim içindedir. Kısaca, uzman meslek sahibi başörtülü kadınların iş piyasalarında var olmalarını engelleyen, zorlaştıran, hem iş piyasalarından, hem de ev içindeki geleneksel rollerden ve erkek egemen aile anlayışından gelen farklı baskılar ve beklentiler söz konusudur.
Bu çalışmanın en temel bulgusu, kamudaki yasağın, özel sektörü de etkilediğidir. Uzman mesleklerin yapısından ötürü, çalışma koşulları, mavi yakalı ve pembe yakalı işlere kıyasla çok farklıdır. Uzman mesleklerde çalışanların, belli bir mekân ve belirli sayıda kişi ve kurumla değil, iş süreci içinde farklı kişi ve kurumlarla ilişki içinde çalışması gerekmektedir. Dolayısıyla kamudaki yasak, özel sektörü de etkilemektedir. Örneğin, bir başörtülü gazeteci kadın, siyaset haberleri yapmak istiyorsa, başörtüsü nedeni ile girebileceği ortamlar sınırlıdır. Ya da kendi eczanesinin sahibi olan bir kadın eczacı, kamu ile iş yapacaksa, görüşmelere başörtüsü ile gitmek gene bir sorun olacaktır. Ya da bir düşünce kuruluşunda çalışan başörtülü sosyologun, toplantılara gitmek yerine kurumda kalması tercih edilebilmektedir. Bu durumu, yasağın “yayılma etkisi” (spill over effect) diye tanımlamak mümkündür.
Öte yandan uzman mesleklerde çalışan başörtülü kadınların, iş bulduklarında da, çalışma ortamlarında gene bu yasağın “yayılma etkisinden” dolayı, “görünmez” olmaları istenmektedir.
Bu araştırmanın birkaç düzeyde sonucundan söz edilebilir. Başörtülü kadınlar düzeyinde baktığımızda, başörtülü kadınlar (1) İş hayatında yaşadıkları ayırımcılıkların ve engellerin neredeyse tamamını “başörtüsü yasağı” üzerinden algılamakta ve iş piyasalarındaki ikincil konumlarını sorgulayıcı bir dil oluşturmakta zorlanmaktadırlar, (2) Başörtülü çalışan uzman meslek sahibi kadınlar bu süreçte kendilerini çok yalnız hissetmekte ve bireysel direniş stratejileri ile iş piyasalarında yaşamaya çalışmaktadır (3) Başörtülü gelecek nesillerin “rol modelleri”, kamusal alandan ve uzman mesleklerden caydırıldıkları için, gelecek nesillerin kamusal alana katılımını özendirecek örnek çalışan kadın modellerinin eksikliği geleneksel ev kadınlığı rolünün yeniden üretilmesine hizmet etmektedir. Öte yandan, okumak ve çalışmak isteyen genç başörtülü kız çocuğunun kamusal alanda kalma motivasyonun temeli sadece bastırılmışlığından dolayı hissettiği öfkeden kaynaklanmaktadır.
Bu araştırmanın sonuçlarının başörtüsüz meslek sahibi kadınlar düzeyinde de değerlendirilmesi mümkündür. Kamudaki yasağın, yayılma etkisi (“spill over effect”) ile, özel sektöre de yansıdığı durumda, başörtülü uzman meslek sahibi kadınların iş piyasalarına katılımları düşmektedir. İş piyasalarında çalışan kadın sayısı azaldıkça, kadınların çalışma koşulları konusunda katılımlarını destekleyecek önlemler alınmamakta. Bu durum, uzun dönemde, başı örtüsüz kadınların çalışma hayatına katılımını da olumsuz etkileyecektir.
Bu araştırma sonuçlarının, iş piyasalarının verimliliği düzeyinde de etkilerinden söz etmek mümkündür. Kadınların işgücü piyasalarına katılmadığı bir dünyada, kadın işgücünün yaratıcılığından, üretkenliğinden, duygusal zekasından yararlanılmamaktadır.
Öte yandan şu da açıktır ki, özel sektör bu yasakla başörtülü kadınları işgücü piyasalarının dışında tutarak, ya da görünmez pozisyonlarda düşük ücretlerle çalıştırarak, ücretleri kadınların aleyhine kontrol edebilmekteler. Ayrıca, kadın işgücünün olası sosyal talepleri – eşit işe eşit ücret, kreş, iş bölüşümü (half-time), doğum izni gibi – göz ardı edilmektedir. Bu tür sosyal haklar ancak kurumsal şirketlerde toplu pazarlıklarla gündeme gelebileceği için, başörtülü kadınlar da ancak küçük işletmelerde çalışabildikleri ya da kendi başlarına çalışmak durumunda kaldıkları için kadın oldukları için ihtiyaçları olan sosyal haklardan uzak kalmaktadırlar.
Türkiye’de kadın istihdamı ve kadınların iş gücüne ve istihdama katılımındaki azalma üzerine son 20 yıldır yapılan farklı çalışmalar konuya dikkat çekmiş olmakla birlikte, bu azalmayı açıklamakta zorlanmaktadırlar. Öte yandan başörtüsü üzerine farklı kuruluşlar ve akademisyenler tarafından tekrarlanan çalışmalar da, Türkiye’de kadınların başörtüsü örtmelerinde bir azalma gözlemlememektedirler. Bu çalışma, başörtüsü yasağının bu çerçevede düşünülmesi gerekliğini tartışmaya sunmaktadır.
Tuba Kalçık