LONDRA, 06/08(BYE)--- The Guardian gazetesinin internet sitesinde 3 Ağustos 2010 tarihinde James Mackay imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
--İki Kesimin Birbirini Sadece "Türk" veya "Rum" Olarak Nitelemesi, Kıbrıs'ı, Artan Göçle Mücadele Etmekte Zorlanırken Kurban Durumuna Düşürdü--
Geçen hafta Lefkoşa'da aşırı milliyetçi gençlik grubu ELAM (Rum Halk Cephesi) protestocuları, gösteriyi izleyen iki Asyalıya saldırdı. Ayrıca Nijeryalı bir erkek dövüldü ve hareket eden bir aracın önüne itildi.
Bu olay, yabancı işçilere ve öğrencilere yönelik son sıralardaki şiddet olaylarından biri, bu olaylardan en fazla ses getireni ise 15 yaşında Afrika asıllı bir Kıbrıslı kıza, neredeyse 40 sınıf arkadaşı saldırırken öğretmenlerin seyirci kalmasıydı. Bu yılın başlarında, Larnaka'daki Filistin Toplum Merkezi yağmalanmıştı. Ayrıca KISA adlı ırkçılık karşıtı örgütün merkezinin duvarlarına düzenli olarak gamalı haçlar çiziliyor.
Bu, genelde halkın şefkat yoksunluğundan dolayı sıradan bir olay. Öğretmenler sendikası, kız öğrenciye saldıranların cezalandırılmasını engelledi ve Kıbrıs polisi, şiddet içeren ırkçı saldırıların tutanağını tutmak konusunda bile o kadar isteksiz ki artık birçok siyah göçmen polise başvurmayı bırakmış durumda. Televizyonlardaki canlı telefon bağlantıları ve radyo programlarında ileri sürülen fikirleri dinleyince toplumun büyük bir kesiminin, yabancıların buraya hiç gelmemesi gerektiğini ve başlarına gelenleri hak ettiklerini düşündüğü ortaya çıkıyor.
Çok sayıda Kıbrıslının da 60'lı ve 70'li yıllarda daha iyi bir hayat sürdürebilmek için yurt dışına göç ettiği göz önüne alındığında, bu ironik bir durum. Aslında bazı tahminlere göre göç eden Kıbrıslı sayısı, Ada'da kalan Kıbrıslı sayısından daha fazla. Denis Macshane'in de geçen hafta altını çizdiği gibi, Londra'daki Kıbrıslı seçmen sayısı o kadar fazla ki bunlar, David Cameron'ın Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma arzusunun önünde önemli bir engel oluşturabilir.
Elbette Kıbrıs, artan göçle mücadelede zorlanantek ülke değil. Afrika ve Asya'ya coğrafi yakınlığı ayrıca Yeşil Hat'tan kolayca geçilebilmesi nedeniyle Kıbrıs, hem yasal hem de kaçak olarak Avrupa'da en çok göç alan ülke.
Ancak Kıbrıslıların, ilticacılara, mali nedenlerle gelen göçmenlere ve basite indirgenirse aslında beyaz olmayan her insana karşı tavırlarında, görülmemiş bir duyarsızlık hâkim. Bu duyarsızlık, ülkenin düşük suç ve işsizlik oranları, komşularına kıyasla kişi başına düşen yüksek GSYİH ve Ada'nın tarih boyunca yabancılara (1915'teki Ermeni soykırımı mültecileri gibi) kapısını açmış olması gibi ögeler göz önüne alındığında daha da dikkati çekiyor.
Kendi etnik grubunun dışındaki insanlara karşı bu duyarsızlığın asıl kaynağı Kıbrıs sorunu ve şu an masadaki hiçbir çözüm, bunun üstesinden gelebilecek türde değil. Bu sorunun kökenini, ister Türkiye'nin 1974'te Ada'yı istila etmesinde, ister cunta tarafından desteklenen Kıbrıslı Rumların aynı yıl yaptıkları darbede, ister Türkiye'nin 1964'te Ada'yı bombalamasında, ister Kıbrıslı Rumların 1963'te Anayasayı yok etme girişiminde veya en basitinden İngilizlerin sömürgeci "parçala ve yönet" stratejisinde arayalım. Kıbrıslıların etnik çizgiler doğrultusunda bölünmesi, anımsayabildiğimiz dönemlerin çok daha öncesine dayanıyor. Lefkoşa'nın ortasından geçen Yeşil Hat'taki kum torbaları ve dikenli tel, bu bölünmenin en güçlü simgeleri.
1974'ten beri, Kıbrıs konusunda yapılan uluslararası görüşmelerde, sadece "iki toplumlu çözümler" ele alınıyor. İki taraf da Rum kesimi ve Türk kesiminde ayrı yönetimler ve ayrıca iki taraftan eşit sayıda temsilcinin yer alacağı bir ortak meclis fikirlerini resmen benimsediklerini belirttiler. Gittikçe daha çok konuşulur hâle gelen başka bir olası çözüm ise Ada'nın daimi bir şekilde iki ayrı devlete bölünmesi. Dış taraflar –BM, AB, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye– başka olasılıkların tartışılmasına izin vermiyor.
Bu tür ulusal görüşmelere sadece iki etnik grubun dâhil olması, kazanmanın sadece diğer tarafın kaybetmesiyle mümkün olabileceği düşüncesini teşvik ediyor. İki taraf da acayip abartılı ifadeler kullanarak kendilerini bu sorunun tek kurbanlarıymış gibi göstermeye çalışıyorlar.
Bütün kurbanlık kompleksleri gibi Kıbrıslı kurbanlık kompleksi de yeni çok kültürlü olmuş bir ülkenin farklılık anlayışına pek yer bırakmıyor. 1950'lerde azınlıkları izin verilen iki gruptan birinde resmen gösterme ihtiyacıyla yüz yüze gelen Kıbrıslı makamlar, çoğunluğu Müslüman olan Çingenelerin "Türk", Katolik Marunilerin de "Rum" olmasıyla konuyu dinî açıdan çözmeye karar verdiler. Peki, bugün sayıları gittikçe artan Budist, Hindu ve Yahudi nüfusuyla nasıl baş edebilirler? Bunların torunları, niçin "Rum" veya "Türk" olmaya zorlanmalı?
Bugünlerde Ada üzerindeki en büyük adaletsizliklerin Ada'nın yerlisi olmayanlara yapıldığını kabul etmeleri için herhangi bir dış baskı olmazsa Kıbrıslılar, kendilerini haklı gören bir mağduriyet pozu vermeye devam edecekler.