NEW YORK, 12/07(BYE)--- The New York Times gazetesinin 9 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Roger Cohen imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan New York çıkışlı yorumun çevirisi şöyledir:
Türkiye'nin son dönemde hava sahasını İsrail'in askeri uçaklarına kapatması kararı ile ilgili alın size ilgi çekici bir bilgi; İsrail 6 Eylül 2007 yılında Suriye'nin gizli nükleer reaktörüne saldırı düzenlediğinde bombardıman uçakları Türk hava sahasını kullanmıştı.
Baskın sonrasındaki gelişmelerle çok yakından ilgilenen ABD'li eski bir yetkili bana, Türk yetkililerin konuyu İsrail'e açtıklarını, meseleyi tartışmak üzere davette bulunduklarını ve en sonunda da konunun peşini bıraktıklarını söyledi.
O dönemler farklıydı, henüz Türkiye-İsrail ilişkileri halihazırdaki kötü döneme girmemişti.
Kötü döneme girmek, 31 Mayıs’ta Gazze yardım gemisinde bulunan dokuz Türk eylemcinin (biri aynı zamanda ABD vatandaşı) öldürülmesiyle İsrail tarafından sağlandı. Hava sahasından men edilmek bu durumun en ivedi reaksiyonuydu. Ancak bundan çok daha önce de İslami eğilimli partinin başkanı Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan fitili ateşlemişti. Erdoğan yaklaşık 1400 Filistinli ve 13 İsraillinin ölümüne neden olan İsrail'in 2008-2009 yılındaki Gazze saldırısına çok öfkelenmişti.
Batının ricacısıymış gibi geri çevirilen Erdoğan, -Avrupa Birliğinin bazı siyasileri "Hristiyan Kulübü" görüşleri nedeniyle bundan sorumludur.- Türkiye'yi İran ve Suriye'de güçlü çıkarları bulunan bölgesel bir güç olarak yeniden şekillendirdi.
Doğuya yönelim, Avrupa bocalarken Türk ekonomisinin parlamasına yardımcı oldu. Tarihi tersine çevirecek romansı bir rol Erdoğan'ı cezbetti: Arap sokaklarının Türk kahramanı. İsrail ve Türkiye arasındaki askeri ticaret (2007 itibarıyla 1.8 milyar dolar), ABD'nin Türk-İsrail ilşkilerinde yaptığı manevi babalık ve Türkiye'nin, her ne kadar dışarıya el uzatsa da, Batı kampında kalma kararlılığı gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda Ankara ve Kudüs arasındaki işbirliğine son verilmesini beklemiyorum. Ancak İsrail'in gerçekten endişe edecek nedenleri var.
İsrail, 2007 yılında Suriye'nin Kuzey Kore tasarımı (nükleer) tesislerini ortadan kaldırma yoluna giderken Türkiye hava sahasını kullanabiliyordu çünkü bölgedeki en yakın Müslüman dostu ile askeri ilişkilerin karşılıklı göz kırpıp, baş sallayarak anlaşacak bir niteliği vardı. Bu artık tarih oldu.
O günden bu yana İsrail'in faaliyetleri -stratejik anlayıştan yoksun taktiksel atıp tutmaları- onu eskisinden daha da fazla soyutladı. Şimdi İsrail'e karşı dünya genelinde daha önce anımsayamadığım kadar büyük bir muhalefet var.
11 Eylül sonrasında travma geçiren ABD hatalar yaptı. Sıklıkla sağduyudan uzak kalarak dikkatsizce davrandı. İsrail de bir bakıma ABD'nin bir uzantısı. İlişkide neyin yurt içi ve neyin uluslararası olduğu konusundaki çizgi belli değil. Bu yüzden, İsrail'in de geçen on yıl içinde savaş yanlısı tarafta bulunarak yaptığı yanlış şaşırtıcı sayılmaz.
Obama döneminde kullanılmayan terörle mücadele ifadesi, İsrailli liderlerin Filistin'in ulusal mücadelesini -büyük kısmının bağlı olmamasına rağmen- terör kampı ile bağlantılandırmasını sağlayan slogan oldu. Bunun konuyu çarpıtan korkunç bir bakış açısı olduğu kanıtlandı.
Sonunda bazı İsraillilerin izlenen bu yolun -terör üreten Gazze konserve kutusu, Goldstone'un Gazze raporuna hakaret dolu ve karalayıcı bir tepki gösterilmesi, orantısız güç kullanımına anlamsızca başvurulması, "Filistinli muhatap olmadığı" yönünde durmadan tekrarlanan şikayetlerde bulunulması, varlığı sürekli tehlikedeymiş gibi gösterilen, yanlı sloganlar atılması gibi- çıkmaz yol olduğunun farkına vardığını görüyorum. İsrail bundan daha iyisini yapabilir.
İsrail'in Hamas konserve kutusunu en azından biraz açmakla ödüllendirilmesi başka nasıl yorumlanabilir ki? Ve özellikle Richard Goldstone'un raporunda yazdığı olası savaş suçları nedeniyle, İsrail'in bazı asker ve subayları Gazze'deki eylemlerinden ötürü suçlaması? Batı Şeria'daki Filistin Başbakanı Salam Fayyad'ın İsrail'in karşılaşabileceği en son ve en iyi muhatap olabileceğinin farkına varılması ve fazlasıyla abartılan İran tehdidine ilişkin gürültünün azalması uzun zamandır bu değişimi savundum. Bunları görmekten memnunum. Bu durumun ne kadar süreceği konusunda bir fikrim yok: Binyamin Netanyahu'nun sağcı hükümeti şüphe duymama neden oluyor. Bu hafta Netanyahu ile yapılan kasım ayı öncesi aşk festivaline rağmen, çoğu şey Obama'nın güçlü durmaya hazır olup olmadığına bağlı.
Orta Doğu'da istikrarsızlık devam edecek. Bahsini ettiğim eski üst düzey yetkilinin bilgilerinden ilgi çekici bir tanesi de İran gürültüsü. Bush yönetimi İsrail'in 2007 yılındaki saldırısına karşı çıktı. Çünkü, Suriyelilerin karşılık vereceği ve bunun daha geniş kapsamlı bir Orta Doğu savaşını fitilleyeceği konusunda endişeleri vardı. Bush yönetimi aynı zamanda, güç kullanma tehdidi ile desteklenen diplomasinin Suriye'deki reaktörün işlevsel hale gelmesini engelleyeceğine de inanıyordu. Başkan Bush, "Ben hallederim." demişti.
O dönemde İsrail Başbakanı olan Ehud Olmert, ABD'nin harekete geçmemesi nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. Olmert ise, "Şimdi herşey bizim elimizde" dedi. İsrail reaktörü bombalamaya başladığında, ne ABD'den yeşil ışık yakmasını istedi ne de ABD yeşil ışık yaktı.
Sonrasında meydana gelen gelişmeler de el çabukluğuyla kontrol altına alındı. İsrail haberi yokmuş gibi yaptı. ABD istihbaratı birkaç ay boyunca oldukça sıkı tutuldu. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın köşeye sıkışmış hissetmemesi sağlandı. Sanki reaktör bir gecede, birden bire ortadan kayboldu.
Natanz'daki tesisler de bir gecede ortadan kaybolur mu? Bazıları "nereden geldiği belli olmayan" bir saldırı konusunda düşünüyor. Bence bunlar tehlikeli düşünceler. İran, Suriye değil. Obama ve Netanyahu'nun açıklamasında şöyle denildi: "Başkan, Başbakana İsrail'in herhangi bir tehdide ya da olası tehdit birliğine karşı her zaman kendini savunacak dirayeti olması gerektiğinin farkında olduğunu ve İsrail'in kendi güvenlik ihtiyaçlarını belirleyebileceğini söyledi."