LONDRA, 03/07(BYE)--- The Times gazetesinin 2 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Martin Fletcher ve Suna Erdem ortak imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan mülakatın tam metin çevirisi şöyledir:
--Cumhurbaşkanı Gül, Martin Fletcher ve Suna Erdem'e Batı'nın, Güçlü Müslüman Müttefikine Güvenebileceği Konusunda Teminat Verdi--
İslam dünyası ile daha yakın ilişkiler kurmak uğruna Batı'ya sırtını döndüğü şeklindeki iddiaları reddeden Türkiye, AB üyeliğinin ülkenin dış politika hedeflerinin başında geldiği konusunda ısrarlı.
Ülkenin radikal Orta Doğu rejimleriyle giderek yakınlaşan ilişkileri nedeniyle Avrupa ve Amerika'da oluşan korkuyu yatıştırmayı amaçlayan etkili mülakat sırasında Abdullah Gül "Türkiye ile ilgili endişeler yersiz." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin "kaybedildiği" şeklindeki yorumları "kabul edilemez" olarak tanımlayıp reddeden Gül, Türkiye'nin, Arap dünyasının çok ötesine uzanan yeni bağlar oluşturduğunu vurguladı ve "Türkiye'nin diğer coğrafi bölgelerdeki çıkarlarını, Batı'dan kopması, Batı'ya sırtını dönmesi veya Batı'ya karşı bir alternatif arayışı olarak yorumlamanın çok yanlış olduğu kanısındayım. Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin genellikle otoriter rejimlerin hâkim olduğu bir bölgede Batı değerlerini teşvik ettiğini savunan Gül, ABD ve Avrupa'nın, ülkesinin Orta Doğu ile bağlantılarını geliştirmesini memnuniyetle karşılaması gerektiğini ifade etti. Gül bazı Batılı politikacıların Türkiye hakkındaki çağ dışı görüşlerini eleştirdi ve ülkesinin "bir sessiz devrimden" geçtiğini vurguladı. Demokrasi, insan hakları ve serbest pazar kurallarını benimsemiş büyük bir ekonomik güç olan Türkiye'nin bölgede bir "ilham kaynağı" hâline geldiğini belirten Gül, "Bunun teslim edilmemesi çok acı." şeklinde hayıflandı.
Stratejik açıdan hayati önem taşıyan Türkiye, 72 milyon nüfusuyla Avrupa'nın Asya ile sınırını oluşturuyor. NATO'nun ikinci en büyük ordusuna sahip ve ABD için Afganistan ve Irak savaşlarında bir ikmal merkez işlevi görüyor. Ancak bu ülke son aylarda Batı başkentlerinde şaşkınlık yarattı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat'ı coşkuyla karşılayıp haksız bir şekilde kazandığı seçim zaferi nedeniyle kutlamanın yanında, İran'ın nükleer programını durdurmaya çalışan BM yaptırımları için de ret oyu kullandı.
Ülke ayrıca, ABD ve AB'nin terörist örgütler listesinde yer alan Hamas'ı destekliyor. Gül, "Gazze'deki Filistin halkının seçimine saygı gösteriyoruz." diyor. AB karşı çıkmasaydı insanlığa karşı suç işlemekten aranan Sudan Cumhurbaşkanı El Beşir'i bir İslam konferansında ağırlayacaktı. 1998 yılında savaşın eşiğinden döndüğü Suriye'ye ise dikkatli bir şekilde kur yapıyor.
Bu arada Türkiye, eskiden bölgedeki en yakın müttefiki olan ve askerî donanımının önemli bir bölümünü sağlayan İsrail'i, Gazze'yi istilası ve son sıralarda Gazze'ye giden bir deniz filosuna saldıran İsrail komandolarının dokuz Türk sivili öldürmeleri nedeniyle kınıyor. Türkiye resmî bir özür ve tazminat talep ederken, bu hafta bakanlar düzeyinde gerçekleşen bir gizli görüşme dışında, iki ülke arasındaki ilişkiler donmuş durumda. Gül, Türkiye'nin her zaman İsrail'in dostu olduğunu vurguluyor ancak "Eğer bir devletin silahlı kuvvetleri vatandaşlarınızı uluslararası sularda öldürseydi sizin tepkiniz ne olurdu?" sorusunu yöneltiyor.
Özellikle Amerika'dan, bariz memnuniyetsizlik işaretleri ve iktidardaki AK Partinin nasıl İslami köklerine geri döndüğü şeklinde homurdanmalar geliyor. Geçen haftaki G20 zirvesinde ABD Başkanı Obama ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşme oldukça soğuk geçti. ABD yönetiminin önde gelen Avrupa diplomatı Philip Gordon, "Türkiye'nin NATO, Avrupa ve ABD'ye olan bağlılığının devam ettiği düşüncesindeyiz ancak bunu göstermesi gerekiyor" dedi.
New York Times gazetesi köşe yazarlarından Thomas Friedman ise şaşkınlığını şöyle dile getirdi: "Türkiye'nin İslamcı hükûmeti AB yerine Arap Birliğine girmeye odaklanmış gözüküyor; hayır, yanlış oldu, Hamas-Hizbullah-İran İsrail'e karşı direniş cephesine girmeye."
İstanbul Boğazı'na bakan yazlık ikametgahında görüştüğümüz Gül, "algılanan durum ile gerçek arasında bir boşluk olduğunu ve bunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini" teslim ediyor. Gül Türkiye'yi, sadece bu yılın ilk çeyreğinde kaydettiği yüzde 11'lik büyüme oranıyla Avrupa'nın en hızlı ve hatta tek büyüyen ekonomisi ve kıtanın en istikrarlı mali sistemine sahip ülkesi olarak tanımlıyor. Ekonomik gelişmeye paralel olarak Ankara, giderek daha iddialı ve bağımsız, çatışmaya değil ilişkileri geliştirmeye ve ticarete odaklı bir dış politika izliyor. Gül, "biz eskiden diğer ülkelerin programlarını uyguluyorduk" diyor.
Ticari bağlarını geliştirdiği ve kullandığı doğal gazın üçte birini aldığı İran'ı bir örnek olarak gösteren Gül, Türkiye'nin İran'a karşı uygulanacak yaptırımların ülkeyi nükleer silah yapma hevesinden vazgeçireceğine inanmadığını ve bu yaptırımların Irak Savaşı gibi bir felaketle sonuçlanmasından endişe duyduğunu söylüyor. İran'ın komşusu olarak en çok kaybedecek taraf olmaya namzet Türkiye, Brezilya ile bir araya gelerek, İran ile uranyum takası konusunda bir güven artırıcı anlaşmaya varabilmek için ara buluculuk görevi üstlendi.
Gül şöyle konuşuyor: "Biz bu çabalarımızın takdir edileceğini düşünüyorduk. Ancak ABD ve Avrupalı müttefiklerinin her şeye karşın BM yaptırımları konusunda ısrarla bastırmaları, bizim için bir sürpriz oldu." Sonuçta Türkiye kendi anlaşmasını masada tutabilmek için yaptırımlara karşı ret oyu kullandı. Bu arada Gül, geçen yıl İran'da yapılan şaibeli seçimler konusunda yorum yapmayı, bunun bir iç mesele olduğunu ifade ederek reddetti.
Türkiye'nin kendi arka bahçesinde büyüyen etkinliği, birçok açıdan kendisine yaradı. Orta Doğu ile ticareti 1991'de 1,9 milyar dolar iken geçen yıl 23 milyar doları geçti. Sadece İran ile ticaret 2002'den beri yüzde 500'den fazla arttı, ortak sınırlarından da yılda 75 bin civarında kamyon geçiyor.
Türkiye'nin bölgedeki duruşu, özellikle Arap halklarının Erdoğan'a, İsrail'e kafa tuttuğu için methiyeler düzmelerinden sonra, daha da yükseldi. Türk televizyonu artık Orta Doğu'nun her yerinde izleniyor ve yumuşatılan vize kısıtlamaları sonucu Araplar Türkiye'ye akın ediyor. Milyonlarca Arap'ın Türkiye'nin başarısını kendi ülkeleriyle karşılaştırdığını söyleyen Gül, Ankara'nın Arap ülkeleri ile gelişen ilişkilerinin Batı'yı da memnun etmesi gerektiğini savunuyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "Batı'daki dostlarımızın Türkiye'nin dolaylı olarak tüm bu değerleri bölgemize yaymasını takdir etmeleri lazım."
Cumhurbaşkanının mesai arkadaşları da Türkiye'nin bu ilişkisinin, genelde Batı'ya düşman olan bir bölgede Ankara'ya bir ara bulucu ve elçi olarak hareket etme fırsatı sağladığını ve İran'ın bölgedeki etkisini dengelediğini savunuyorlar. Gül Türkiye'nin Suriye ile ilişkisinin Lübnan'da istikrarı sağlamaya yardım ettiğini belirtiyor. Diğer yetkililer de Türkiye'nin İsrail ile Suriye arasında ara buluculuk ve Irak'taki Sünniler ile Şiilerinin arasını düzeltmeye yönelik çabalarını örnek olarak gösteriyorlar. Türkiye ayrıca Tahran'daki İngiltere Büyükelçiliğinde çalışan İranlılar geçen yıl tutuklandıklarında da İran makamları nezdinde bir müdahalede bulunmuştu.
Türkiye'nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ise şöyle konuşuyor: "İran'da inşa ettiğimiz güven ve itimat, yalnızca Türkiye için değil, uluslararası toplum için de bir artı değer."
İstanbul Üniversitesinde ekonomi profesörü olan Mehmet Altan'a göre ise sorun, "komşularla sıfır sorun" olarak adlandırılan bu ilişkileri geliştirme politikasının serbest ticareti teşvik etmekle beraber Türkiye'nin yeni ortaklarının insan hakları ihlallerini görmezden gelmesi. Altan, "en azından bu ülkelerle insan hakları ve demokrasi konusunda ısrarcı olmadan ilişkileri geliştirmek, Türkiye'nin AB'ye girme şansını artırmayacaktır" diyor.
Türkiye'nin oynadığı kumar işte bu: Nahoş Orta Doğu yönetimleriyle ilişkiler eninde sonunda, kabul edilmeyi istediği Batı dünyasındakiler için bir uzaklaşma değil cazibe merkezi olacak.