ANKARA, 09/07(BYE)--- Malta'da İngilizce yayımlanan The Times gazetesinin 9 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Shlomo Avineri imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan metnin özet çevirisi şöyledir:
Ahmet Davutoğlu, dışişleri bakanı olmadan birkaç ay önce, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın baş danışmanı olarak, Arap ve İsrailliler dahil olmak üzere bir grup Orta Doğulu akademisyen ve politika uzmanı ile görüştü. Akademik geçmişi ve çok geniş bilgi birikimiyle AK Partinin liderliği altında Türkiye'nin politikalarının yeni yönlerini geniş bir tuval üzerine resmetmeyi başardı.
O zamana kadar, temelde Almanya ve Fransa'nın müşterek baskısı yüzünden Türkiye'nin AB yolunun biraz kaba bir şekilde kapatıldığı netleşmişti. Ancak Davuoğlu'nun buna İslamcı bir öfkeyle tepki göstermesini bekleyenler derin bir hayal kırıklığına uğradı.
Açık bir şekilde ifade edilen şey, siyasetçilerden nadiren duyulan dengeli, mantıklı ve sofistike bir açıklamaydı. Bu açıklama, dikkatle düşünülmüş, dürüst ve nefes kesiciydi. Bu açıklama ayrıca, Kemal Atatürk tarafından tasarlanan ve Türk diplomasisini on yıllar boyunca 1920 model yekpare milliyetçiliğin zorba zeminine iten geleneksel dış politika deli gömleğinden net bir ayrılış idi.
Türkiye'nin jeopolitik durumunun daima ülkenin dış politikasını belirleyeceğini ifade eden Davutoğlu, geleneksel bir yaklaşımla başladı.
Sürpriz daha sonra geldi: Geleneksel Kemalist bakış açısının tek ve bölünmez Türk ulusu anlayışının aksine, modern Türkiye yaratıldığından beri herkesin bildiği şeye göndermede bulundu: Türkiye, Azerbaycan'dakinden daha fazla Azeri'ye, Arnavutluk'ta yaşayandan daha fazla Arnavut kökenli insana, Bosna'da yaşayandan daha fazla Boşnak kökenli insana ve Irak Kürdistanı'ndakinden daha fazla Kürt'e sahip.
Davutoğlu, bu gerçekliğin, Türkiye'nin yakın çevresindeki şiddet ve istikrarsızlığın ülkeye yayılma tehdidi gösterdiği ve bölgesel dış çatışmaların kolayca Türkiye içinde de yıkıcı olabileceği anlamına geldiğini iddia etti. Bu yüzden, Türk dış politikasının temel ve değişmez ilkesi: "komşularımızla ve yakın çevremizde sıfır sorun."
Davutoğlu bunun, Türkiye'nin Ermenistan ile bir uzlaşma sağlamaya çalışmasının nedeni olduğu açıklamasında bulundu. Bu ayrıca, Türkiye'nin kuzey Irak'taki Kürt bölgesel yönetimiyle ilgili politikasını, Türkiye'nin Bosna ve Kosova ile ilişkisini, Suriye ile yakınlaşmasını ve Suriye ile İsrail arasında ara buluculuk girişimini haklı gösterdi.
Davutoğlu, Türkiye'nin ne Suriye ne de İsrail tarafında olduğunu iddia etti. Türkiye sadece bölgesel istikrara yeni bir tuğla eklemek için İsrail ile Suriye arasında bir uzlaşma sağlamaya çalışıyor. Sadece jeopolitik konumu değil, ancak çok etnikli yapısı (Davutoğlu bu terminolojiyi kullanmadı ancak ima çok açıktı) dikkate alındığında, bütün bu adımlar, AK Parti hükûmeti tarafından Türkiye'nin çıkarına olduğu için atılıyor.
Türkiye'nin şimdiye kadar yaptıklarının büyük bir çoğunluğu "sıfır sorun" politikasını izlemesi olgusuyla açıklanabilir.
Türkiye'nin, İran'ın nükleer programı hakkında yaşanan gerginlikleri yatıştırma politikası oldukça anlaşılabilir bir şey. Ancak İran-Brezilya-Türkiye ortak girişimi, söz konusu politikanın ötesine geçiyor.
Erdoğan bilmelidir ki İran'ı savunmak için bu yolda ilerleyerek AB ve ABD ile arasındaki uçurumu daha da genişletmektedir. Güvenlik Konseyinde İran'a yönelik yeni yaptırımlara karşı çıkmak, Türkiye'yi AB ve ABD'den uzaklaştırmaktadır. Bu, "sıfır sorun" politikası ile örtüşmemektedir.