NEW YORK, 19/08(BYE)--- The Wall Street Journal gazetesinin 18 Ağustos 2010 tarihli sayısında, Ayaan Hırsi Ali imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun özet çevirisi şöyledir:
"Sıfır Noktası"na yapılması önerilen cami, ABD'li misyonerlerin bu yıl başlarında Fas'tan sınır dışı edilmesi, İsviçre'deki minare yasağı ve son dönemde Fransa'da kabul edilen peçe yasağı gibi ihtilafların arasında ne gibi bir benzerlik var? Bu dört olayın her biri Batı medyasında dinî hoşgörü meselesiymiş gibi dile getirildi. Ancak aslı bu değildi. Bunların hepsi esas olarak Harvard'lı siyaset bilimci Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" olarak adlandırdığı, bilhassa İslam ile Batı arasındaki çatışmanın belirtileriydi.
Huntington'un modeli özellikle de komünizmin çöküşünden sonra pek de popüler değildi. Revaçta olan görüş, Francis Fukuyama'nın tüm devletlerin bir daha birbirleriyle savaşmayacaklarını ve liberal-kapitalist demokrasiden oluşan tek bir çatı altında toplanacağını öne sürdüğü 1989 tarihli "Tarihin Sonu" adlı makalesinde yer alıyordu. Bu, yeni muhafazakârların rakipsiz Amerikan hegemonyasındaki "tek kutuplu" pembe senaryolarına denk geliyor. Her ikisinde de biz "Tek Dünya" yönünde ilerliyorduk.
Başkan Obama da kendince "Tek Dünya" düzeninden yana. Kahire'de 2009 yılında yaptığı konuşmada Amerika ve İslam dünyası arasında yeni bir anlayış dönemi başlaması çağrısında bulundu. Bu, " karşılıklı saygıya, Amerika ve İslam'ın birbirleriyle zıt olmadığı ve rekabete gerek bulunmadığı gerçeğine dayanan, birbirini tamamlayan, adalet ve gelişim, hoşgörü ve bütün insanların saygınlığı gibi ortak ilkeleri paylaşan" bir dünya olacaktı. Başkan ılımlı Müslümanların dost olmak için bu daveti memnuniyetle kabul etmesini umuyordu. Aşırılık yanlısı azınlıklar -El Kaide gibi aktörler- ise insansız hava araçlarıyla ayıklanabilecekti.
Tabii ki her şey plana uygun gitmedi. Bu yaklaşımın beyhudeliği ve Huntington modelinin üstünlüğü, Türkiye'nin son dönemlerdeki tutumuyla çok iyi görülebiliyor.
"Tek Dünya " görüşüne göre, Türkiye ılımlı İslam'ın aşırılıkçılık denizindeki bir adası. Her yeni gelen ABD Başkanı bu varsayımla, Türkiye'nin AB'ye üyeliğini teşvik etti. Ancak Türkiye'nin Batı'nın İslam dünyasındaki ılımlı dostu olduğuna yönelik yanılsaması parçalandı.
Bir yıl önce Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İranlı Mahmut Ahmedinejad'ı, bariz bir şekilde hile ile yeniden seçildiği cumhurbaşkanlığı nedeniyle tebrik etti. Türkiye daha sonra Brezilya ile iş birliği yaparak ABD öncülüğünde İran'ın nükleer silah programını durdurmayı amaçlayan BM yaptırımlarını daha da sertleştirme girişimlerini sulandırmaya çalıştı. Türkiye en son olarak da İsrail'in Gazze ablukasını kırmak ve Hamas'a bir halkla ilişkiler zaferi kazandırmak için tasarlanan "yardım filosunu" destekledi.
Doğru, geriye Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa Kemal Atatürk'ün mirasına büyük saygı duyan laikler kalıyor. Ancak onların hükûmetteki önemli bakanlıklarda kontrolü yok ve ordu üzerindeki etkilerini de kaybediyorlar. Bugün İstanbul'da oldukça açık bir şekilde, sultanın Kuzey Afrika'dan Kafkaslar'a kadar uzanan bir bölgeye hükmettiği, geçmişteki günlerden, "Osmanlı alternatifinden" konuşuluyor.
Eğer Türkiye'ye Batı'ya yönelme konusunda artık güvenilmeyecekse, bunu İslam dünyasında kim yapabilir? Irak dışındaki tüm Arap devletleri, -ABD tarafından kurulan istikrarsız devletler- çeşitli despotlar tarafından yönetiliyor ve yerel nüfus içinde yeterli desteğe sahip tüm muhalif gruplar, Mısır'daki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı takımlar tarafından idare ediliyor.
Medeniyetler çatışması üzerine kurulu Huntingtoncu uluslararası ilişkiler modelinin en büyük avantajı, dünyayı ümit ettiği gibi değil olduğu gibi yansıtmasıdır. Bu bizi dostu düşmandan ayırmamızı sağlıyor. Ayrıca medeniyetler arasındaki iç çatışmaları bilhassa Araplar, Türkler ve Persler arasındaki İslam dünyasının liderliğine ilişkin tarihî mücadeleyi anlamamıza da yardımcı oluyor.
Ancak böl ve yönet bizim tek politikamız olamaz. Radikal İslam'ın gelişmesi ne oranda aktif propaganda kampanyalarının sonucudur bunu anlamamız gerekiyor. 2003 yılında hazırlanan CIA raporuna göre Suudiler, kendi aşırılık yanlısı İslam anlayışlarını yaymak için 30 yıl boyunca yılda iki milyar dolar yatırım yaptı. Batı'nın kendi medeniyetimizi tanıtmak için verdiği cevap ise kayda bile değmez.
Medeniyetimiz yok edilemez değildir: Aktif bir şekilde desteklenmeye ihtiyacı vardır. Bu belki de Huntington'un en önemli öngörüsüydü. Medeniyetler çatışmasını kazanmaya yönelik ilk adım, diğer tarafın bunu nasıl yaptığını anlamak ve kendimizi " Tek Dünya"yanılgısından kurtarmamızdır.