ATİNA, 12/07(BYE)--- Tirajı günde 27.710 olan To Vima gazetesinin 11 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Yorgos Romeos imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
"Türkiye bugün kendi ayakları üstünde yürüyebiliyor ve dış finansmana ihtiyacı yok" diyen YDP lideri Antonis Samaras, ülkesini IMF bağımlılığından kurtarma kararı alan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "şanına" sahip olmak istiyor.
Gerçekten Türkiye kendi ayakları üstünde yürüyebiliyor. Bu yılın ilk üç ayında GSMH yüzde 11,4 artış kaydetti. Türkiye, Çin'in arkasında ikinci sırayı aldı. Bunun nedeni de Türkiye'nin "her şeyi" yabancı yatırımcılara vermiş olmasıdır. Artık ülkenin sanayi üretiminin en büyük bölümü Rusya ve Orta Doğu'nun büyük pazarlarını değerlendiren bu yabancı yatırımcıların elinde bulunuyor.
Ancak Türkiye IMF'den nasıl çıktı ve bundan kimler faydalandı? Memorandumu yeniden müzakere edeceğini söyleyen Sayın Samaras Türkiye vakasını incelemiştir diye düşünüyorum. Okuyucularımız için Türkiye'nin on yıllık IMF deneyimine kısaca değineceğiz.
Türkiye, IMF ile 1998 yılında anlaşma imzaladı. 2008 yılına kadar süren on yılda IMF, 46 milyar dolarla Türkiye'nin en büyük kredi sağlayıcısıydı. Anlaşmayla, ekonominin tüm boyutlarını gözlemleyen, kontrol eden bir IMF grubu Ankara'ya yerleşti. O dönem Ecevit hükümeti Dünya Bankası'nın üst düzey yetkililerinden biri olan Kemal Derviş'i göreve çağırdı ve kendisine ekonominin mutlak kontrolünü verdi. Siyasi etkileşimlerden bağımsız ve yolsuzluk gruplarından uzak olan Türk teknokrat maaşların dondurulmasıyla sıkı bir harcama kısıtlama programı uyguladı, devleti ve banka sistemini modernleştirdi ve böylece yabancı yatırımcıların yolunu açtı. Sadece özelleştirmelerle devlete 20 milyar dolar, yani IMF kredisinin yarısı kadar gelir kazandırdı.
Derviş, siyasi maliyeti düşünmüyordu. Hükümetler ona destek verdiler, partiler ve sendikalar memorandumla siyasi oyunlar oynamıyorlardı. Önlemler de çok sertti, belki de "Yunanistan memorandumunun" öngördüğü önlemlerden daha sert. Tabi Türkiye'de de zarara uğrayanlar gönüllü muvafakat vermediler. Tahammül vardı çünkü herkes IMF'ye başvurmanın tek yol olduğunu kabul etmişti.
Türk ekonomisinin gösterişli kalkınması maaşlıların sırtında yaşandı. 71 milyon vatandaşın neredeyse 13 milyonu fakirlik sınırı altında yaşıyorlar. İşsizliğin artışı da büyüktü. Gelirler 2002 yılından bu yana aynı. Yüzde 4 oranındaki ilk artış önümüzdeki yılbaşında verilecek. Bu artışla asgari ücret 256 avroya varacak. Ve simya: 4 kişilik bir ailenin beslenme sorunu sınırı 2006 yılında aylık 323 avro iken bu sınır 2007 yılında aylık 120 avroya indirildi.
Tabi ki IMF "okulundan" geçen ülkelerin deneyimlerinden ders almalıyız. Ancak her ülke kendi siyasi, ekonomik ve toplumsal özelliklerine sahiptir. "IMF'ye girmiş olan ülkelerin tümü sonunda batmıştır" söylemi ne kadar yanlışsa, ana muhalefet partisinin, memorandumun yeniden müzakere edilebilir olduğunu iddia etmesi de bir o kadar popülist ve saf bir söylemdir. Eğer Sayın Samaras, bugünkü hükümetin 4 yıllık görevini bitirmesinden sonraki dönemden ve şayet Sayın Papandreu'nun yerine geçeceği dönemden söz ediyorsa o zaman başka. Ancak şimdi bile yeniden müzakere yapılabileceğini düşünüyorsa o zaman girişimde bulunsun. Kimse onu engellemiyor. Başarılı olursa o zaman yaptığı şey çok büyük olacak. Sadece iki seyahat gerekiyor, biri Amerika'ya biri de Brüksel'e...