BYE - Tirajı günde 125 bin 228 olan Neue Zürcher Zeitung'un 31 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Cyrill Stieger imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi şöyledir:
Yedi yıl önce, Ankara'daki meclis, Amerikan birliklerinin Irak'a girmesi için Türk topraklarını açmayı reddetmişti. Türkiye, böylece Kuzey Irak'ta Saddam Hüseyin'e karşı savaşta ikinci bir cephenin açılmasını önlemiş oldu. Başbakan Erdoğan'ın İslamcı-muhafazakâr hükûmetinin seçim zaferinden bir yıl sonra gerçekleşen ve Amerikalılar için acı olan karar, Türk dış siyasetinde bir dönüm noktası sayılıyor. Kökleri siyasi İslam'da olan Ankara'daki yeni hükûmet, sonraki yıllarda Arap ve Müslüman ülkeleriyle giderek daha yakın ilişkiler içerisinde oldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 20'li yıllarda bu ülkelere sırtını dönmüştü. İsrailli askerlerin Gazze yardım gemisine saldırmasının ardından İsrail ile soğuyan ilişkiler ve Tahran'da İslami rejime karşı siyasi yakınlık, on yıllardır Batı'nın yakın bir müttefiki olan NATO üyesi Türkiye'nin, güvenilmez bir ortak hâline geldiği korkusunu güçlendirdi.
Öncelikle tespit edilmesi gereken, Ankara'nın son yıllarda sadece İslami devletlerle değil, aynı zamanda Rusya, Yunanistan ve Balkanların batısıyla da ilişkilerini geliştirdiğidir. Dış siyasette bölgesel boyutun yeniden keşfedilmesi, Erdoğan'ın bir buluşu değil. Bu, Turgut Özal'ın yönetimi döneminde (1983-1993) başladı. Batı-Doğu mücadelesinin sonu güvenlik siyaseti zincirini çözdü.
Hiç şüphe yok ki bugünkü Türkiye'de İslam, dinsel olanın yukarıdan zorlanarak yasaklamasının ardından, kamu alanında yeniden daha fazla yer alıyor. Din daha fazla önem kazandı ancak bireyin özgürlüğünü kısıtlayabilecek dinsel kanunlar halka yasalar yoluyla zorla uygulanmadı. Yani Müslüman yönelimli Anadolu orta sınıfının bazı temsilcilerinin kendilerini Kahire ya da Şam'da, Paris ve Londra'da olduğundan daha iyi hissettiği doğru olabilir. Ancak İslam dünyasına giderek artan yönelim, Erdoğan birçok Arap devletinin sokaklarında, Filistinli din kardeşlerini savunduğu için kahraman hâline gelse bile ve bazen dış siyasetteki denge Batı'nın aleyhine bozulma tehlikesinde olsa bile Batı'dan kopma anlamına gelmiyor.
Türk elitleri için Avrupa her zaman, devlet ve toplumun modernleşmesi için bir modeldi. Bu, Osmanlılar için 19. Yüzyıl'da olduğu kadar Atatürk için de Birinci Dünya Savaşı'nın ardından geçerliydi. Bir deyiş, "Kökenimiz Asya'da, geleceğimiz Avrupa'da yatıyor" şeklinde. Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul'daki sultan tüm Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da egemen hâldeyken Avrupalı güçlerle ilişki içerisindeydi. Bugünkü Türkiye'de de Avrupa ve Avrupalı değerler kullanılıyor. Müslüman toplumun bazı kesimlerinde görülen Batı ve Amerika karşıtı savunma reflekslerine rağmen. Türkiye'nin tam da Batı dünyasına bağlılığı ülkenin Orta Doğu'daki çekiciliğini artırıyor. Popülist olan Erdoğan aynı zaman da bir pragmatist ve bunu biliyor. Tersinden bakıldığında bölgesel bir güç hâline gelecek bir Türkiye Batı için daha fazla önem kazanacaktır. Dış siyasetteki yeni yönelimin itici gücü, uzun süre önce yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik nostaljik duygular ya da ortak kültürel ve dinsel kimlikler değil. Bazı AB üye ülkelerinin reddedici tutumundan duyulan hayal kırıklığı da değil. Siyasi ve özellikle de ekonomik çıkarlar.
Türkiye, Erdoğan'ın yedi yıllık hükûmeti döneminde, dikkate değer bir ekonomik yükseliş yaşadı. Tahran, Şam, Kahire, Kafkaslar, Rusya, Balkan pazarları Türk ürünleriyle dolu. Daha önceki Kemalist hükûmetler ülkeyi yıkımın eşiğine getirmişti. Bugün Yunanistan'ın bulunduğu nokta Türkiye'nin on yıl önce bulunduğu noktaydı: Ekonomik iflas... 1981 yılında AB üyeliği adayı olma ayrıcalığına rağmen. Bu, askerî diktatörlüğün ardından demokrasiye geçiş ödülüydü. AB üyeliği uzak bir hedef hâline gelen Türkiye konusunda, kimin kime daha çok ihtiyacı olduğu sorusu da sorulabilir. Türkiye'nin mi Avrupa Birliği'ne ihtiyacı var yoksa tam tersi mi geçerli?
Hükûmet döneminin özellikle ilk yıllarında Erdoğan, daha önceki siyaseti tersine çevirdi. İslam etkisindeki partisi, AB yolunda Avrupa yönelimli Kemalist hükûmetlerden daha fazla şey yaptı. Ülke değişti; tüm eksikliklere rağmen, daha açık, demokratik hâle geldi. Ancak daha fazla Müslüman hâle de geldi. Bu bir çelişki değil. Erdoğan, Turgut Özal'dan daha fazla bir biçimde, ekonomik gelişim ve demokratikleşmeyi engelleyen ve dar gelen Kemalizm'in ideolojik korsesini aştı. Orduya aşkın gücü kısmen azaltıldı. Dokunulmaz olan ve her türlü hukukun dışında bulunan komutanlar, sivil mahkemelerde hesap vermeye çağırıldıklarında, bu, ordunun gücünün azaltılması yolunda önemli bir adımdı.
Daha fazla demokratikleşme için ön şart, 1980 yılının ardından ordu tarafından dikte edilen anayasanın değiştirilmesidir. Bu anayasa, vatandaşı devletten değil, devlet gücünü vatandaştan koruyor. Devlet ve Anadolu'nun etnik ve dinsel çeşitliliğinin hakkını verecek bir biçimde millet kavramlarının yeniden tanımlanması, Kemalist homojen Türk milleti ilkesinin revizyonunu gerektiriyor. Bu devlet doktrini, Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yıkılmasının ardından bölgesel parçalanmadan duyulan korkunun ürünüydü. Artık o zamanlar geride kaldı. Ancak hâlâ Atatürk'ün bir deyişi geçerli: "Ne mutlu Türk'üm diyene!" Bir etnik azınlığa ait olduğu için bunu söylemek istemeyenler, hâlâ sadık bir vatandaş olsalar da zorluklarla karşılaşıyorlar.
Doğu'ya kayma tehlikesinden daha büyük bir risk, yeni bir otoriter idareye kayış tehlikesidir. Ordu ve yargı –demokratik olmasa da- karşı güç oluşturmasına rağmen, Erdoğan'ın gücü oldukça fazla. Partisinin kısa süre içerisinde tüm önemli siyasi mevkileri alması, Kemalist muhalefetin güçsüzlüğünde yatıyor. Erdoğan iktidara geldiğinde, demokrasinin hedefe varana kadar binilecek bir tren olduğunu ifade etmişti. Erdoğan, bu trenden erken inerse çoğunluğu Müslüman olan bir toplumun demokratik bir biçimde yönetilebileceğini ispatlama şansını kaçıracaktır.