İSLAMABAD, 12/03(BYE)---
Türkiye'ye ilk olarak genç bir öğrenci olarak gittim, oraya daha sonra eski arkadaşlarımla görüşmek ve bu büyüleyici ülkeyi keşfetmek için birçok kez daha gittim. Bu ülke turistler için çok şey vadederken, benim bu ülkeye ilgim bir turistin kısa bir süre kaldığı bir yeri tanıma arzusundan çok daha derinlere gidiyor. Yıllar içinde Türk siyasetinin iniş ve çıkışlarını takip ettim ve Türkiye'nin kaydettiği devasa ekonomik ilerlemeyi görmekten mutlu oldum. 1963'te harp okulunun kumandanı tarafından yapılan bir darbe teşebbüsünü çok iyi hatırlıyorum. Hükûmet birlikleri harp okulu öğrencilerinin ayaklanmasını acımasızca bastırırken, hükûmetin ilan ettiği sokağa çıkma yasağına rağmen bir arkadaşım ve ben öğrenci yurdundan kaçtık. Birisi, benden aşağı yukarı 12 fit uzakta vuruldu.
Bu arka plana karşın, Türk Silahlı Kuvvetleri ile hükûmet arasındaki şimdiki gerilim uzak geçmişten izler taşıyor. Kemalist Devrimin Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin yönünü değiştirmesinden ve yüzlerce yıl İslam Halifeliğinin yurdu olan Türkiye'yi Cumhuriyet olarak ilan etmesinden bu yana ordu, Mustafa Kemal Paşa'nın laik Batılı vizyonunun gardiyanı olarak görülüyor.
Bu dünya görüşü Türk Anayasasında kutsanıyor ve bunu değiştirmeye teşebbüs bir suç haline getiriliyor. Anayasanın bu maddesine dayanılarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Anayasa Mahkemesi tarafından neredeyse iktidardan indiriliyordu. Ilımlı bir İslami parti olan AK Parti üst üste iki seçimi ezici çoğunlukla kazanarak laik seçkinleri afallattı.
Partinin başarısı, muhafazakâr orta sınıfın kazandığı üstünlüğü gösteriyor. Ekonominin sürekli gelişmesi güç dengesinin değişmesine yol açtı, Batılılaşmış İstanbul seçkinleri şimdi olup biteni izlerken, onların dindar Anadolulu kuzenleri siyasetin zirvelerini ele geçiriyorlar.
Ordunun hassasiyetlerinin farkında olmasına rağmen Erdoğan, hükûmeti istikrarsızlığa sürükleme girişimleriyle sürekli uğraşmak zorunda kaldığı için şimdiki çatışmaya sürüklendi. "Derin Devlet" denilen şeyin karanlık üyeleri, Türkiye'nin İslamlaştırılması girişimi olarak gördükleri şeye karşı mücadele başlattılar. Gazeteciler, politikacılar ve iş adamları bu kampanyaya katıldılar.
Aslında ordu, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olarak seçilmesine, eşi başörtüsü taktığı için karşı olduğunu açıkça dile getirdi. Türk kanunlarına göre başörtüsü takan bir kadının resmî etkinliklere katılması yasaktır. Bu provokasyonlar göz önüne alındığında hükûmetin 2003 yılında planlanan bir darbenin dışarıya sızmış ayrıntılarını kullanarak neden karşı saldırıya geçtiğini anlamak kolaydır. Aralarında generallerin de bulunduğu çok sayıda emekli ve muvazzaf subay tutuklanırken soruşturma çok çarpıcı ayrıntıları da gün yüzüne çıkartmaya devam ediyor. Bu darbe planı Ergenekon olarak bilinen daha önceki bir darbe planını takip ediyor. Ergenekon planına yönelik açılan soruşturmada da onlarca subay yargılanıyor.
Bu olaylar Türkiye'nin siyasi arenasında iki büyük fay hattı olduğunu gösteriyor. Bunlardan birisi şehirli, okumuş seçkinlerle muhafazakâr, fakat her geçen gün zenginleşen ve küçük kentlerde ve büyük şehirlerin yeni gelişen banliyölerinde yaşayan orta sınıf arasında giderek büyüyen uçurumdur. Laik Türkler onlarca yıldır ordunun desteğiyle iktidarı elinde tuttular ve şimdi değişen siyasi realiteyi kabul etmekte zorlanıyorlar.
Türkiye'ye giden turistler İstanbul'u ve Ege'nin kıyısındaki şehirleri görüp gelirler, fakat Anadolu'ya pek gitmezler. Yakın gelecekte burası siyasi gücün toplanacağı yer olacak ve bu da askerî bir darbenin yapılması gibi uzak bir ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Skandallarla ve kötü yönetim suçlamalarıyla yara almış olmasına rağmen AK Partinin ekonomiyi düzeltme konusunda çok başarılı olduğu da bir gerçektir.
Türk toplumunun her iki kesimini de birleştiren tek şey Avrupa Birliği'nin üyesi olmak konusundaki derin arzudur. Brüksel'in Türkiye'nin üyelik başvurusu konusunda ayak sürümesinin yarattığı hayal kırıklığı her geçen yıl büyüdü. Türkler, kendi başvuruları beklemeye alınırken Doğu Avrupa'dan başka ülkelerin Birlik'e katılmak için kuyruğun ön sıralarına atlamasını öfkeyle izledi. Ne var ki, bu hükûmet AB'ye üye olma koşullarını büyük bir beceriyle ordunun gücünü azaltmak için kullandı. AB'nin insan haklarıyla ilgili hukuki düzenlemeleri uygulama ihtiyacı yararlı bir araç olarak hizmet etti.
Silahlı Kuvvetler için bu devam etmekte olan mücadele ayıltıcı bir deneyimdir. Yüksek rütbeli subayların herkesin gözü önünde tutuklanması kibirli ve güçlü bir kurum için görülmemiş bir aşağılamadır. Yalnızca birkaç yıl önce bu siyasi durum düşünülemezdi bile.
Türk Silahlı Kuvvetleri bütün yetişkin erkekler için askerlik hizmeti yapmasını zorunlu tutan, bu sistemi muhafaza eden dünyadaki yalnızca birkaç ordudan birisidir. Yani Türk ordusu her vatandaşın hizmet ettiği milli bir kurumdur. Fakat çoğunluk Atatürk'ün laiklik ideallerinden uzaklaştıkça generaller ve "derin devlet" ılımlı olandan her geçen gün daha da tecrit edilmiş bir hale gelecektir.
Bu da bizi ikinci büyük fay hattına getirir: Siyasi liderlerle ordunun komutanları arasında giderek büyüyen uçurum. Savunma ve dış politikanın ilgili olduğu her yerde patron muamelesi görmeye alışmış generaller kendilerini şimdi küçümsedikleri seçilmiş politikacıların memurları olarak buldular.
Bu konuda, 2003 yılında Irak'ın işgali sırasında Türk topraklarının Amerikalılar tarafından kullanılması talebinin reddedilmesi olayı örnek olarak gösterilebilir. NATO üyeliği ve ABD ile sıkı ittifak onlarca yıldır Türk savunma politikası için temel taştı ve hem Amerikalılar hem de Türk generalleri, Milli Meclis, işgalci güçlere kolaylık sağlanmasını reddettiği zaman donup kaldılar.
Özgüveni yüksek sivil hükûmetin neden olduğu bir başka büyük değişiklik de İsrail'den uzaklaşmaktır. Geleneksel olarak Türk ordusu İsrail ordusu ile çok yakın iş birliği içindedir, ortak tatbikatlar yaparlar ve İsrail pilotlarının Türk hava sahası içinde eğitim uçuşları yapmalarına izin verirler. Fakat bir süre önce Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisinin İsrail Dışişleri Bakanı tarafından aşağılanması, iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirdi. Bu eğilim Türk Başbakanının İsrail Cumhurbaşkanını İsrail'in geçen yıl Gazze'ye yönelik olarak yaptığı barbarca saldırılar yüzünden azarladığı zaman başlamıştı.
Şu açıktır ki, güç Ankara ve İstanbul'un laik seçkinlerinin elinden kayıp gitmiştir. Aynı zamanda yüksek rütbeli subaylar da ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissediyorlar. Her iki gelişme de modern ve demokratik bir devlet olarak Türkiye'nin geleceği için iyi bir şeydir. İstanbul'daki arkadaşlarım kendi hayat tarzlarının muhafazakâr güçlerin adım adım yayılmasıyla tehdit edildiğini hissedebilirler, fakat işte demokrasi budur.
Çocukluğunu Türkiye'de geçiren Müşerref oraya duyduğu hayranlığı defalarca dile getirmiştir. Hayatının daha sonraki dönemlerinde Türk ordusunun sorgusuz sualsiz gücü kuşkusuz onu Türkiye'yi Pakistan için bir rol modeli haline getirmeye sevk etti. Fakat şimdi bu ülkeyi bizimle çok daha fazla ilgili yapan şey, orduya, seçilmiş hükûmete bağlı, onun memuru olduğunu kabul ettirme tarzıdır. Bizim için hâlâ uzak bir hedef olmasına rağmen aslında ulaşmak için uğraşmamız gereken şey tam da budur.